• Çarşamba, Eylül 20, 2017

Suriye, Hititler ve Türk uygarlık tarihi… (15)

ozer
Dr. Özer Bostanoğlu
Ocak09/ 2017

Emperyalizm, kırkbaşlı bir ejderha olarak, boğulmasına boğulacaktır, ama, nasıl, hangi mücadele yöntemleriyle ve ne kadarlık bir zaman sürecinde? Soru, budur ve doğaldır ki, yanıtlanması, neredeyse gelişimi 200 yıllık bir geçmişe dayanan ve iki büyük dünya savaşı felâketi yaşanmasına sebep olan bir insanlık ve sömürgecilik görüngüsünü konu aldığından, kolay değildir…
Bunun çetrefilli ve meşakkatli bir sorunlar ve olaylar dizisi içerdiğine, biz Türkler, ülkemizin sadece son yılda yaşadıklarına
bakarak bile, yakından ve acılı bir şekilde tanığız! Bu yazı dizisinde de, neredeyse her bölüm başında, ele aldığımız Mezopotamya coğrafyasının kanlı geçmişindensüzülüp geldiği izlenimi veren (!) bir takım olayların dökümünü yapmak zorunda kaldık?! Ve, Allah’a şükür (!), kanlı katliam olaylarını bulmakta ve özetlemekte, hiç eksiklik ve zorluk yaşamadık?!

Bu kez de notlarımıza içereceğimiz uğursuz olay/lar, hiç de az değildir… İlki, 10 Aralık 2016 gecesi, bir (Beşiktaş – Bursaspor) maç(ı) sonrasında, İstanbul – Beşiktaş’taki Vodafone Arena yakınındaki ve Maçka Demokrasi Parkı’nda, (PKK – TAK tarafından) gerçekleştirilen iki ayrı ve eş-zamanlı bombalı intihar saldırısıdır! Bu saldırılarda, toplam 37 emniyet görevlisi ile 8 sivil (ve 2 de saldırgan) hayatını kaybetmiş, 166 kişi ise yaralanmıştır! (Bkz.: http://www.ntv.com.tr/turkiye/ istanbul-besiktasta-vodafonearena- yakininda-iki-bombali saldiri%2chsgWcdz2R0C0X564FE8 aKg)

İkincisinde, 17 Aralık 2016 günü, çarşı iznine çıkan Kayseri Komando Tugay Komutanlığı askerlerinin bindiği halk otobüsüne (PKK tarafından) yapılan bombalı araç saldırısında, 13 asker şehit olmuş, 48 asker de yaralanmıştır… (Anon., ‘Türkiye, Kayseri’deki Alçak Saldırıyla Sarsıldı’, Milliyet, 18.12.2016, s. 16.)
Üçüncüsünde, 19 Aralık 2016 günü, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, (ABD Büyükelçiliği’nin hemen karşısındaki) Çankaya Belediyesi’ne ait Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen bir resim sergisini açış konuşması yaparken, Ankara Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı, (sonradan FETÖ’cü olduğu anlaşılan) polis memuru M. M. Altıntaş tarafından, sırtından vurularak, öldürülmüştür! Suikast olayının, 20 Aralık 2016’da, Moskova’da yapılacak olan Halep ve Suriye’deki kanlı gelişmeleri ele alacak olan Rusya, Türkiye ve İran arasındaki (ABD’yi içermeyen, üç komşu ülkeli!) görüşmeler öncesine denk gelmesi, doğallıkla, dikkâti çekmiştir! (Anon., ‘Rus Büyükelçi’ye Ankara’da Suikast’, Milliyet, 20.12.2016, s. 14.)reina-saldiri
Ve, bu seferki döküme son olarak dâhil edeceğimiz dördüncü meş’um olay, 01.01.2017 yılbaşı gününün ilk saatlerinde yaşanan ‘Reina saldırısı’dır… Türkiye’nin en ünlü gece kulübü olarak bilinen İstanbul – Ortaköy’deki Reina Kulüp baskını, Kasım 2016’da, ailesiyle birlikte, Kırgızistan’dan Konya’ya yerleşmeye ve iş aramaya (!) gelen (ve büyük olasılıkla da) bir IŞİD ‘uyuyan’ üyesi olan (‘Orta Asyalı’) terörist tarafından gerçekleştirilmiştir. Silâhını tutuş ve bir dakikalık bir sürede, (sürekli şarjör değiştirmeli! olarak) 100’ün üstünde kişiye mermi yağdırışından, profesyonel bir katil olduğu anlaşılan bu ‘serici katil’,
(yerli ve çoğu Arap, yabancı uyruklu) 39 kişiyi öldürmüş, 65 kişiyi de yaralamıştır! Savaş alanı deneyimine sahip, Kalaşnikof tüfekli ve ABD’nin, Suriye ve Irak’taki işgâl özel kuvvetlerince kullanıldığı bilinen (!) ‘Flashbang’ diye adlandırılan özel flaş bombası da kullanan terörist, bu satırların yazıldığı âna dek, o gece 25.000 polisin görevlendirildiği İstanbul’da, izini kaybettirmiş ve henüz yakalanamamıştır?! (Bkz.: Arif Balkan ve diğerleri, ‘Gece Kulübünü Kana Buladılar’, Milliyet, 02.01.2017, s. 12.)
Bu bir korkunç seri oluşturan PKK – TAK, FETÖ, IŞİD (ya da kimi Türk basınındaki adıyla DAEŞ) saldırıları, bellidir ki, tek merkezden, yâni ABD’den (dolayısıyla da NATO’dan) yönlendirilip, yönetilmektedir! Suriye, Irak, Mezopotamya topraklarında yürütülmekte olan (Türk) ‘Fırat Kalkanı Harekâtı’yla da, doğrudan ilişkilidir. Bu harekâtla, Türk ordusunun özel kuvvetleri ve Türkiye tarafından eğitilmiş bulunan ‘Özgür Suriye Ordusu’ mensupları, Türkiye tarafından tehlike olarak tanımlanan unsurların uzaklaştırılıp, yok edilmesi, sınır ve bölgedeki yerli halkın güvenliğinin sağlanması ve olası (Türkiye’ye doğru) göçlerin engellenmesi amacıyla toplam 5 bin km²’lik bir alanda, alan güvenliği ve temizliğini hedeflemektedirler. Bölge,
IŞİD, (PKK) YPG ve Suriye Ordusu güçlerinden tamamen temizlenerek, bir ‘Güvenli Bölge’ oluşumuna gidilecektir. Bu planlama, ABD yetkililerinin tamamıyla karşı çıktıkları bir girişimdir!
Harekâtın bir diğer ve önemli amacı ise, Suriye’nin kuzeyinde, PYD’nin ele geçirdiği yerleşimlerde kurduğu kantonları birleştirerek, otonom bir Kürt yerleşme kuşağı ve koridoru meydana getirmesine, engel olmaktır! Bu kantonlaşma
ve Kürt koridoru oluşturma mücadelesinin, ABD’nin, 1990’larda Kuzey Irak’ta oluşturduğu ‘Irak Kürdistan’ı’
ya da ‘Barzanistan’ oluşturma gayretlerinin Suriye’deki devamı olduğu, açıktır… Böylelikle Türkiye’nin güneyi,
tamamen Kürt devletçikleri görüntüsü altında, ‘2. İsrail’ de denilen yapılanmaya hazırlanmak istenmektedir!
Harekât neticesinde, Türkiye’nin güneyindeki Suriye topraklarında üslenmiş olan IŞİD katil sürüsü, sınırdan 40 km. kadar içerilere sürülmüş olup, sınıra çekilen güvenlik duvarıyla da, terörist grupların, tünel, vesâir yolları da kullanarak, Türk topraklarına, adam, yiyecek ve ilâç ikmâli amaçlı geçişleri önlenmiş bulunmaktadır. IŞİD, yâni arka planda ABD, bu nedenledir ki, üyelerine, Reina saldırısında olduğu gibi, kalleş ‘uyuyan hücre’ eylemleri yapmalarını emretmektedir! Ayrıca da, El Bab’ta, 30 Aralık 2016 günü, örgütün Rakka’daki önemli isimlerinden olan Ebu Hasan Tunusi ve örgüt emiri Ebu Ensari de öldürülünce, IŞİD, uyuyan hücrelerinin hepsine âcil eylem talimatı göndermiştir! Ne var ki, Türk ordu güçleri, harekâtın, El Bab, Menbic ve
Rakka’ya doğru genişletilmesinde kararlılık göstermektedirler… (Bkz.: Serpil Çevikcan, ‘Uyuyan Hücre Eylemi ve Beştepe’deki
Kararlılık’, Milliyet, 04.01.2017, s. 14.)
Bu anlatılanlar, maalesef, 21. yüzyıl başlarında, Türkiye’nin içinde yer aldığı Ortadoğu /Mezopotamya coğrafyasının paylaşılması projesi olan ‘2. Sevr Projesi’nin, kanla yazılan sürecinin halkalarıdır! Ve yineleyelim, aynen 20. yüzyıl başlarındaki ‘Şark Meselesi’ adı altında, zamanın emperyalist devletleri İngiltere, Fransa, Rusya, Avusturya-Macaristan ve dahi Almanya tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılması amacına yönelik olarak tezgâhlandığı üzere, bu kerre de hedefi Türkiye ve Türk milleti olan bir uğursuz ve çok-milletli ve de çok-emperyalistli bir projedir!
Sorunun çetrefilliğinin sebepleri arasında, doğallıkla, olayları kotaran, planlayan ve ‘üst-akıl’ denilen emperyalist merkezlerin sayısının çokluğu, başta gelmektedir. ABD, küreselleş(tir)me söylemi ve politikası altında geliştirdiği BOP çerçevesinde, tüm Kuzey Afrika’yı, Ortadoğu’yu ve de (Afganistan, Pakistan’a dayanacak şekilde) Orta Asya’yı yeniden tasarımlayıp, (‘yarı’)
sömürgeleştirme planları yapmaktadır… Hedefinde, çoğunluğu itibariyle bu bölgedeki topraklar altında yattığı bilinen dünya petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimini eline geçirmek vardır! (Doğallıkla, ABD’nin sözü edilen coğrafyadaki yeniden şekillendirme etkinliklerinde yardımına başvurduğu bir etken aktör-devlet, İsrail olmaktadır… Ama, her neden ve nasılsa, İsrail, Ortadoğu sahnesindeki esas rol ve cesametini, gizli tutabilmektedir?!) ABD’nin (İngiltere ve İsrailli) aklına karşı,
Almanyalı AB ve Rusya, karşıakılları temsil etmektedirler…
Bilinmektedir ki, petrol, 20. yüzyılın sonunda, dünya enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 39’unu oluşturmuştur; kömür ise, ikinci temel enerji kaynağı olarak, yüzde 24’ünü… Küresel enerji tüketiminin kalan yüzde 37’si, doğalgaz (%22), nükleer enerji (%6), su gücü ve odun, tezek gibi geleneksel yakıtlar arasında bölüşülmüştür. Yapılan uzman kestirimlerine göre, 2020 yılında dünya çapında tüketilmesi beklenen 612 katrilyon BTUs (İngiliz termal birimleri ile) enerjisinin 225 katratı ya da yüzde 35’i, petrolden sağlanacaktır! Gaz ve petrol birlikte, 2020 dünya tüketiminin üçte ikisini oluşturacaklar; kömür yüzde 22’sini, diğer kaynaklar ise, yüzde 12’sini karşılayacaklardır… Diğer enerji kaynakları gibi petrol de, elektrik üretmek ve endüstri ve tarım için enerji sağlamak için kullanılır… Yanı sıra, petrol, tek başına, tüm dünyanın ulaştırma dizgesinin ihtiyacını karşılamaktadır… 1996’da dünya petrol tüketiminin yüzde 43’ünü masseden ulaştırma etkinliklerine, 2020’de, tüm petrol kaynağının yüzde 52’si ayrılacaktır! (Bkz.: Michael T. Klare, Küresel Çatışmanın Yeni Alanları: Kaynak Savaşları, (Çev.: Özge İnciler), İstanbul: Devin Yayıncılık, Ocak 2005, ss. 58-59.)
ABD gibi neredeyse tamamen otomobile dayalı bir yerleşme ve fizikî gelişme dizgesi kurmuş bir metropol ülkenin, hattâ onun ölçüsünde olmasa da, demiryolu / tramvay gibi kentsel kamu ulaştırmacılığı varlığı yanı sıra, yine de hatırı sayılır bir ölçüde tüm kapitalist Batı uygarlığının otomobile ve petrole bağımlılığı düşünülürse, BOP gibi emperyalist projelerin neden kökenlendiği ve körüklendiği, daha kolay anlaşılabilir! (Şu ünlü ‘the American way of life’ [Amerikan usûlü yaşam], büyük ölçüde, aralarında muazzam mesafeler bulunabilen eyaletleri ve yerleşmeleri birbirine bağlayan dev otobanlar üzerinde koşuşturup duran, otomobilli bir yaşam demektir!).
Küresel petrol miktarının neredeyse üçte ikisine sahip olan Basra Körfezi bölgesi, bu nedenle, dünyadaki büyük ve sömürgeleştirmeye meraklı ülkelerin iştahasını kabartmaktadır! Basra Körfezi bölgesi, beş esas ve birkaç ikincil üretici ülkeden oluşmaktadır. Bunlardan Suudî Arabistan, birinci konumda olup, çıkarılan rezervlerden tahminen 263,5 milyar varille (bbl), dünya toplam petrol miktarının yaklaşık yüzde 25’ini temsil etmektedir. Bu ‘çöl krallığı’, tek başına, 1999’daki dünya günlük toplam üretiminin yüzde 12’sine karşılık gelen 8,6 milyon varillik üretimi gerçekleştiriyordu… (Bu miktar, Kuzey Amerika, Güney Amerika, Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nin çıkardığı toplam petrolden daha fazla bir miktardır!) Sıradaki diğer (muazzam bir rezerve sahip) dört devlet, şunlardır: Irak (rezerv olarak, 112,5 bbl), Birleşik Arap Emirlikleri (97,8 bbl), Kuveyt (96,5 bbl) ve İran (89,7 bbl)… Ayrıca da, Bahreyn, Umman, Katar ve Yemen gibi, ikincil üreticiler vardır. Hep birlikte bu dokuz ülke, 1999 ölçümlerine göre, günde 21,3 milyon varil ya da toplam üretimin yüzde 30’unu üretmişlerdir. 673 milyar
varil çıkarılmış petrol rezervi ve henüz bilinmeyen kaynaklarla, Körfez ülkeleri, daha yıllar boyu, kesintisiz olarak petrol üretimi
yapabilecektir… ABD, örneğin, yılda yaklaşık 2,8 milyar varil petrol üretmekte olup, 2000 yılında 28,6 milyar varil olduğu
tahmin edilmiş bulunan rezervleri, aynı üretim temposunda sürdürülseydi, 2010 yılında tükenmiş bulunacaktı?! (Bkz.: Klare, a.g.y., ss. 80-82.) Kendi rezervlerini saklı tutup, Körfez ve dahi Hazar, Kafkas ve Orta Asya kaynaklarına sarkmak, ABD gibi
dünya hegemonluğu iddiasındaki emperyalist bir ülkeye daha câzip gelmektedir, kuşkusuz…
ABD’nin bahsedilen topraklardaki petrol rezervlerine doğru işgâl harekâtlarına girişmesinin bir sebebi de, 2. Dünya Savaşı’nı çıkartarak, dünya hegemonyasına gitme teşebbüsünde daha önce bulunmuş olan Alman Führer’i Hitler’in deneyimlerini iyi etüd
etmiş olmaklığı gelmektedir… Hatırlanacak olursa, Hitler, savaşı kazanmasının, petrol kaynaklarına erişmesiyle olanaklı olacağını kestiriyordu… Ve bunun için, yolu üzerindeki Romanya petrol kaynaklarının yetmeyeceğinin hesabını yapmış bulunuyordu… Hitler, Girit’ten sonra, Kıbrıs’ı, sonra da Süveyş Kanalı’nı ele geçirmek isteğindeydi. Ne var ki, Türklerin yardımı olmaksızın, Ortadoğu’ya girmesi olanaklı değildi. Türkler (daha doğrusu Cumhurbaşkanı İnönü), eğer savaşa ikna edilebilseydiler, Türk orduları, Batum ve Bakü’yü işgâle yönlendirileceklerdi. Bu nedenledir ki, Hüseyin Nihal Atsız’ın başını çektiği (Orta Asya’dakiler dâhil) tüm Türkleri aynı bayrak altında toplama ülküsü anlamına gelen ‘Turancılık’ hareketi, Hitler
tarafından, hararetle desteklendi! Turancılar, Alman ordusu tarafından ‘İşgâl Edilen Doğu (Baltık ülkeleri ve Sovyetler Birliği bölgeleri) Toprakları İçin Alman [İmparatorluk] Bakanlığı’ adı verilerek, Nazi yönetiminin baş-ideoloğu olan Alfred Rosenberg’in yönetiminde, Doğu topraklarındaki nüfusu ‘Almanlaştırma’ ve Yahudileri imha etme operasyonlarını yürütmekle görevli ‘Doğu
Bakanlığı’ ile de yakın temas hâlinde oldular! (Hitler ve arkadaşlarının tasarıları gerçekleşseydi, Slavlar, Tatarlar (yâni Türkler!) ve Çingenelerle diğer ‘Oryantal görünüşlüler’ (geri kalan Türkler), Yahudilerin muamelelerine mâruz bırakılabileceklerdi!) Nazi
tasarımına göre, Türkler savaşa girselerdi, ne Ruslar, Ortadoğu’ya inebilecekler, ne de İsrail devleti, kurulabilecekti?! Almanların, bu sırada, Basra ve Musul’u da işgâl planı hazırlanmıştı? Ne var ki, Türklerin savaşa girmemesi, Hitler Almanya’sının bütün bu dünya egemenliği planlarını boşa çıkardı! (Bkz.: Yaman Törüner, ‘Dünya Savaşı’nı Türkiye
Yüzünden Kaybetti’, Milliyet, 02.01.2017, s. 8.)
İşte bu sûretle, 1940’lı yıllardaki dünya savaşı boyunca, büyük ölçüde Türkler yüzünden Almanların eline geçmeyen Ortadoğu ve Mezopotamya, bugünlerde, yeniden ve bu sefer, ABD tarafından ele geçirilmek istenmektedir?! Mezopotamya, anlaşılacağı üzere, yine kana susamıştır!
(Sürecek…)


Bu yazı 102 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER