• Cuma, Nisan 20, 2018

Suriye, Hititler ve Türk Uygarlık Tarihi…(22)

ozer-bostanoglu
Dr. Özer Bostanoğlu
Nisan14/ 2018

Çok derin düşünür ve romancılarımızdan (rahmetli) Attilâ İlhan, ‘Türksolu’ dergisinde (Mart 2003 tarihli; 25., 26. sayılarında) yayımlanan makale dizisinde, değinilen bu ‘kaos’un, 98 yıl önce Osmanlı’nın imzalamak zorunda kaldığı ‘Sevr’den kaynaklanan bir türevden ya da yan-üründen başka bir şey olmadığını, çarpıcı şekilde ifâde etmiştir…
Osmanlı devletinin son yıllarında, (Kasım 1913-Şubat 1916 tarihleri arasında, 26 ay boyunca) ABD Büyükelçisi olarak görev yapan bir Alman Yahudisi vardır: Eski bir emlâk komisyoncusu olan (!) Henry Morgenthau… New York’ta yürüttüğü emlâkçılık işi deneyimini, Osmanlı topraklarının doğu bölgesini Ermenilere tahsis etme (!) işinde kullanmaya kalkışan Morgenthau, arazi parsellemesini, değişik bir zihinsel siyaset yöntemiyle gerçekleştirmiştir: Siyasi ve düzmece propaganda ile! Türkçe karşılığı ‘yaymaca’ olan propaganda, kamu aklını denetleyecek bir araç olarak, I. Dünya Savaşı’nda ilk kez kullanılmıştır. (Bkz.: Türkkaya Ataöv, Mavi Kitaba Yanıt (4. Baskı), İstanbul: İleri Yayınları, 2006, s. 8.) Morgenthau, siyasî anıları görünümü altında, Osmanlı Ermenilerinin, Türklerin İttihatçı liderleri tarafından nasıl (soy) kırıma uğratıldığını (!), elbette düzmece bilgi-belgeyle, 1918 yılında New York’ta basılan (“Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü”) kitabıyla, gelişmiş, uygar Batılı dünyaya (gûya) nakletmiştir?!
Bu kara propaganda kitabı, günümüzde dahi, pek çok mahfil ve devlet tarafından kullanılmaktadır?! Gerçekdışı olay ve kişilerin tanıklığını yapan kitap, ‘artık çoktan hak ettiği üzere rafa kaldırılacağı yerde, Türkleri hâlâ geçmişin pişmanlık duymayan soykırım suçluları arasında gösteren yayınların önde geleni olmaya devam ediyor!’ durumdadır… Morgenthau’nun kitabında Türkler ile ilgili sayıp, döktüğü pek çok karakter özelliği, hâlen dahi Türkleri karalama etkinliklerinde kullanılan ‘oryantalist’ söylemin malzemesi olmayı sürdürmektedir… Örneğin: “Katil”, “psikolojik olarak ilkel”, “kana susamış”, “korkak”, “sokak kabadayısı”, “alfabesi olmayan”, “şiir ya da kitap yazmaktan aciz”, “sanatsal olarak hiçbir şey üretemeyen” ve “bilakis üretileni yok eden”, “şehir kuramayan” ve “kurulu olanları yok eden medeniyet düşmanları”, ve diğerleri… (Bkz.: Prof. Dr. Haluk Selvi’nin makalesi: http://turksandarmenians.marmara.edu.tr/tr/abd-buyukelcisi-henry-morgenthau-oykusu-ve-gercekler/ ; erişim tarihi: 26.03.2018.)
Attilâ İlhan’ın aktarışına göre, Morgenthau, (Lozan Antlaşması’ndan önce) 20.01.1923 tarihli ‘New York Times’ gazetesinde de, şöyle yazmıştı:
‘400 yıldır Türkleri Avrupa’dan kovmak için çaba harcayan Avrupalılar için Lozan çok acı bir ders olmuştur. Türklerin Avrupa’dan kovulması şöyle dursun, Avrupalıların Türkiye’den kovulacağı anlaşılmaktadır. Türkiye’de bugüne dek soykırımlar bilinçli olarak yapılmıştır. Türklerin amacı toprakları üzerinde yaşayan azınlıkları ortadan kaldırmaktır. İngiltere, geçtiğimiz sonbaharda Türklerin Avrupa’ya geçmelerine engel olarak dünyaya büyük bir iyilik yapmıştır. Türkleri yola getirmenin tek yolu onlara karşı silaha başvurmaktır. Çünkü bu millet yalnız ve yalnız zorbalıktan anlamaktadır.’ (Bkz.: Attilâ İlhan, İntibâh Başladı, İstanbul: İleri Yayınları, Ekim 2005, ss. 124-125.)
Morgenthau’nun Türkler aleyhine olan kara propaganda çalışmaları, doğallıkla, I. Dünya Savaşı’nı, Almanlara ve Türklere karşı sürdürmekte olan İngiltere tarafından da hararetle destekleniyordu. İngiltere, bu savaşın propaganda cephesini, adını (1914’ten itibaren) içinde çalıştığı binadan alarak, ‘Wellington House’ olarak anılan Propaganda Bakanlığı ile yürütmüştü! Bu Bakanlık’ın başdanışmanı, tarihçi Arnold J. Toynbee idi… Toynbee ile birlikte, Israel Cohen, Türkiye karşıtı kitapları yazan tarihçilerdir. Amerikalı tarihçi Justin McCarthy’nin (‘Wellington House and the Turks’ kitabındaki) saptamalarına göre, bu (yalancı!) tarihçiler, şu kitapları kaleme almışlardı:
• Israel Cohen: Türklerin Yahudilere Yaptığı Kötü Muamele.
• Israel Cohen: Almanya, Türkiye ve Ermenistan; Ermenilere Yapılan Vahşetin Belgelerinden Seçmeler.
• Arnold J. Toynbee: Ermeni Katliamı, Bir Milletin Katledilmesi (Londra, 1915).
• Arnold J. Toynbee: Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere Yapılan Muamele (Mavi Kitap).
• Arnold J. Toynbee: Türkiye, Geçmiş ve Gelecek.
• Arnold J. Toynbee: Türklerin Cani Tiranlığı (Londra, 1917).
• Edward Cook: Britanya ve Türkiye.
• A. P. Hocabian: Ermenistan ve Savaş.
• Esther Mugerditchian: Türklerin Tuzakları.
• Temiz Savaşan Türk: Sahte Bir İddia.
(Bkz.: Gökçe Fırat (makalesi), http://www.turksolu.com.tr/100-yil-oncesinden-bir-ornek-yandas-medya-nasil-yaratilir/ ; erişim tarihi: 26.03.2018; ayrıca bkz.: Onur Öymen, Bir Propaganda Silahı Olarak Basın, İstanbul: Remzi Kitabevi, Nisan 2014, ss. 118-127.)
Türklerin, ‘medeniyetsiz ve dahi medeniyet düşmanı barbar sürüleri’ olarak, Orta Asya’dan kalkıp gelerek, (1071 Malazgirt Zaferi ile) ‘Anadolu’yu işgâl edip, sahiplendikleri’ iddiası, yeni bir iddia değildir?! Batı merkezli tarihçilerin, şimdiye değin kullandıkları başlıca silâhlardan birisi, insanlığa katkısı olan ‘tüm antik uygarlıklara sahip çıkmak’ olmuştur… Tarihçi Sinan Meydan’a göre, Batı, asırlık kıyım ve katliamlarının suçluluğundan, ‘Irkların Eşitsizliği’ kuramıyla kurtulmaya çalışmış, ancak, inandırıcı olamamıştır… Kanlı sömürgeciliğini sürdürebilmek için, tarih, arkeoloji ve antropoloji bilimlerinden daha fazla yararlanmayı amaçlamıştır. Yeni Batı amacı şudur: Darvin’in “Bazı ırklar henüz evrimini tamamlamamıştır!” tezinden daha iyi yararlanmak için, dünya tarihindeki tüm ileri uygarlıkları coğrafik düzlemde belirleyip, arkeolojik kazılarla ortaya çıkarmak ve bunları bir şekilde sahiplenerek, kendi geçmişinin bir parçası yapmak! Bu sûretle de, dünyada evrimini tamamlamış en ileri ırkların (Âri ırklar), ‘Batı ırkları’ olduğunu, arkeoloji, antropoloji ve de tarih bilimleriyle kanıtlamış olmak?! Batılı arkeologlar, 19. yüzyılda Ön Asya’da, yâni Mezopotamya’da, yâni Osmanlı-Türk topraklarında giriştikleri arkeolojik kazılarla, Mısır, Sümer, Hitit, Yunan, Roma uygarlık kalıntılarını ortaya çıkartıp, bulduklarının çoğunu da çalarak (!) ya da cahil ve gafil Osmanlı yöneticilerini kandırarak, rüşvet vererek, sırtlayıp, memleketlerine götürmüşlerdir! Anılan uygarlık kalıntıları ortaya çıkarıldığında, Batı’nın sömürgeci emellerine âlet olmayan Conder, Sayce, Clark, Taylor, Lenonmont, Hommel ve (‘Irkların Tarihi’ kitabının yazarı) Sayas Pittard gibi ‘dürüst, komplekssiz ve gerçek bilim insanları’, bu Antik uygarlıkların “Türk kökenli” olduklarını, açıkça söylemişlerdir! Ne var ki, çok geçmeden, ‘(Batılı) emperyalizmin güdümündeki bilim insanları’ devreye girmişler ve “Türk kökenli” olduğu bildirilen antik uygarlıklar, birdenbire, ne olduğu, nereden geldiği belirsiz bir “Hint-Avrupalı” (dilli) millet kimliği kazanmışlardır?! (Bkz.: Sinan Meydan, Atatürk ve Türklerin Saklı Tarihi, İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2010, ss. 156-160.)
‘Hint-Avrupalı’ dilinin ilk mucidi ise; 1783 yılında, yargıç olarak Hindistan’a gönderilmiş olan Sir William Jones isimli bir İngiliz amatör meraklıdır… Jones, birkaç yüzyıldır ölü olan ve Brahman rahipler tarafından ezberlenip, aktarılan Veda dinsel metinlerinden yararlanmak sûreti ile öğrendiği Sanskritçe dilinin, Avrupalı dillerle olan benzer sözcük haznesinden yola çıkarak, Sanskritçe, Yunanca, Latin, Gotik, Keltik ve Farsça’nın, aynı kökenden gelmiş olduklarını, Kalküta’daki bir toplantıda kayda geçirtir! O olur; Hint-Avrupa dili doğmuş olur?! (Bkz.: Bill Bryson, Mother Tongue: The English Language, London: Penguin Books, 1991, s. 20.) Böylece Batı emperyalizmi, Doğu ve Türk uygarlıklarına ve onların tarihine sahip çıkmak için önemli bir maymuncuğu, imâl etmiş olur?! Hint-Avrupacılar’a göre, öncesinde, Aryen ırk ya da Hint-Avrupalılar, Kafkaslar’la Hindistan arasında ortaya çıkıp, Anadolu üstünden Yunanistan’a, oradan da Avrupa’ya varmışlar ve tüm medeniyeti böylece yaymışlardır?! Bunlar, Hellenizmle birlikte var olur ve giderek, (o uygar, ileri!) Batıcılığa dönüşürler! (Bkz.: Gökçe Fırat, Türk Yurdu Anadolu, İstanbul: İleri Yayınları, Ocak 2011, ss. 16-17.) Sonrasında da, Haçlı seferleri ile, akın olur, katliam olur, talan olur, Doğu’nun, Anadolu’nun ve Türk’ün üstüne çullanırlar!!
Batı ülkelerindeki antik uygarlık merakı, giderek, salgın boyutlarına erişir?! Hattâ, Osmanlı topraklarından çalınan arkeolojik eserler için ‘birkaç parça kap-kacak?!’ ifâdesini kullandığı bilinen Sultan II. Abdülhamit’in umursamazlığından dolayı öylesine artar ki, artık antik uygarlık peşinde, ‘Doğu seferleri’ düzenlenmeye başlar?! Örneğin, Fransa İmparatoru Napolyon, Mısır’a yaptığı sefer ile, ‘Mısır’dan modern Batı’ya uzanan dünyevî bir uygarlık soyağacını bulgulama’ amacını gütmüştü?! Atatürk’ün ‘Türk Tarih Tezi’nin asıl amaçlarından birisi de, Batı’nın bu tarih çarpıtmasının, giderek tarih yağmacılığının önünü kesmek idi! Atatürk, Türk Kurtuluş Savaşı ile Batı emperyalizmine karşı kazanmış olduğu askerî zaferi, Türk tarihi ve Türk dili çalışmalarıyla da, kültürel cepheden tamamlamak ve taçlandırmak istemiştir. O, Batı’nın tüm dünyada kabul gören çarpık tarih tezlerini reddediyordu! Batı merkezli tarih anlayışını yıkmak istiyordu! Atatürk, bu mücadelesiyle, aynı zamanda, Batı’nın Doğu’yu sömürme yöntemlerinden başlıcası olan ‘Oryantalizm’i de yıkmaya çalışmıştı! Anımsanacağı üzere, oryantalizm; bir taraftan Batı sömürgeciliğini yasallaştırma, öte yandan da Batı’nın, Doğu’yu, çıkarları doğrultusunda yönlendirip, evrimleştirmesidir! Denmektedir ki, Batı’da, Doğu’nun abluka ve istilası için, 1800-1950 yılları arasında, tam 60 bin plan hazırlanır?! I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında, Anadolu’nun (1916 tarihli ve Mezopotamya paylaşımlı ‘Sykes-Picot’tan başlayıp, 1920’de tüm Anadolu’yu paylaştıran ‘Sevr’e varacak şekilde!) üleşimi planı, İngiltere, Fransa (ve dahi Rusya!) arasındaki gizli ve ortak bir projeye dayanmaktadır?! (Meydan, a.g.y., ss. 163-167.)
Türk’ün, Atatürk önderliğinde verdiği kutsal İstiklâl Savaşı’yla, Batı emperyalizminin önüne uzattığı Sevr’i parçalayıp, Lozan’ı kabul ettirmesi olgusunu, Batılı uluslar, hazmedememişlerdir… Nasıl olur da, Türk’ü, ‘işte şimdi, tam yakaladık? Onu, sonsuza dek, Anadolu’dan süreceğiz?!’ derken, ellerinden kaçırmış olduklarını, bir türlü anlayıp, rıza gösterememişlerdir?! Onun içindir ki, Cumhuriyet’in bir Türk ulus-devleti olarak kurulmasını izleyerek, Batı eliyle, tarih kürsülerinde, dil laboratuvarlarında yapay bir ‘Kürt milleti imâl ediliyordu’?! Batı’nın bir yüzyıl önce Anadolu’daki Ermenileri kullanarak yaptığı ‘Türkiye’yi içten oyma’ faaliyetinde, Ermeni nüfus artık kalmadığından, oyuncu değişikliği yapmak gerekiyordu? Bundan böyle Ermenilerin yerini, Kürtler alacaklardı! Daha doğrusu, Ermeniler ile Kürtler, Rusya’nın açmış olduğu ‘Kürt Araştırmaları Merkezi’ gibi yapay-ulus-üretim laboratuarlarında, birlikte çalışacaklardı! Türkiye Cumhuriyeti’ne karşıtlık ve hainlik üretmek üzere?!
Kürtlere tarih yaratma çabası, Kürtlere bir dil yaratma çalışması koşutunda yürütülmüştür… Ne var ki, Kürtçe diye bir dil yoktur; Kürtçe denilen ‘dil’, İran(lı) dili olan ‘Farsça’nın bir lehçesi’dir! Batı, bunu hemen, ‘Hint-Avrupa’ kökenli olarak yüceltir! Zaten, Kürtçenin dil olarak keşfini, İtalyan Katolik papazı P. Maurizio Garzoni’nin, bugünkü Türkiye-Irak sınırının 17 km. kadar ilerisinde bulunan (Musul’un 100 km. kuzeyindeki) Amedia’da (İmadiye), 18 yıl boyunca, Kurmançca hakkında bilgi toplayıp, bunu 1787 yılında, Roma’da ‘Kürt Dili Grameri ve Sözlüğü’ başlığıyla kitap olarak neşretmesine borçluyuz?! Bu tarih, aynı zamanda, ‘Kürtçülüğün milâdı’ olarak da kabul edilir… (Bkz.: Ali Rıza Özdemir, Zazalar, Kürtler, Alevîler (2. Basım), Ankara: Altınpost Yayınları, Şubat 2016, s. 98.) Demek ki, ‘Hint-Avrupalılık’ ile ‘Kürtçe ve Kürtçülük’ siyasetlerinin Batı emperyalizminin hizmetine konması, hemen aynı tarihlere rastlamaktadır… (Aralarında sadece 4 yıl vardır!!) Batı, sömürgecilik ve ‘Şark Meselesi’ni, yâni ‘Türk’ü Anadolu’dan ve insanlık tarihi’nden silme’ siyasetini, planlı, eşgüdümlü ve rafine bir şekilde sürdürmektedir!
Görevliler, misyonerler, Rusya güdümündeki Ermeniler öyle çalışırlar ki, Kürtlerin tarihini, 2.500 yıla; Kürt halkının Kuzey Mezopotamya’nın (yâni çağdaş ‘Kürdistan’ın) ‘özgün yerli halkı’ olarak oluşumunu ise, 1.500 yıl önceye dek uzatırlar?! Bu sûretle, Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Azerbaycan’ı, mutasavver ‘Büyük Ermenistan’ sınırları içine koyma fırsatını, elden kaçırmak istemezler?! Burada işlev gören Ermeni’deki asıl niyet, hep birlikte Türk’ü, Türkiye’yi yıkmaya çalışırken, Kürt’e vatan bulmak değil, fakat onu, Ermeni vatanı olarak gördüğü bölgeden uzak tutmaktır! (Bkz.: Fırat, Türk Yurdu Anadolu (..), a.g.y., ss. 155-161.) Tarih, emperyalizmin büyük beynini oluşturan büyük devletler yanı sıra, tiyatroda rol kapmış küçük taşeron-oyuncuların, etnik ve dinsel toplulukların, kendi içlerindeki menfaat kapışmalarından da beslenip, şekillenmektedir!
Osmanlı’yı içeriden, etnik ve dinsel azınlıkları, ‘millet’leri kullanarak bölünmeye götürme ve sonunda da yıkma politikası, ‘Kürt Nakşibendiliği’ni İngilizler eliyle oluşturup, yaygınlaştırma siyasetinden de yararlanmıştır. Bu oluşumun başını çekmiş olan Şeyh Halid (Mevlana Halid-i Bağdadi), 1776 yılında, Osmanlı toprağı olan Irak’ın kuzeyindeki Süleymaniye’nin Karadağ kasabasında doğmuş bir (Caf aşiretli) Kürt’tür! Osmanlı’nın resmî mezhebi, Hanefilik-Maturidilik’tir; Şeyh Halid’inki ise, Şafii-Eşari’dir… Hacca gidip, Arap Vahhabilerle, sonra da Hindistan’a gidip, o sırada oradaki sömürgeci İngilizlerle temas hâlindeki Hindistan Müceddidileri ile tanışıp, sevişen (!) Halid, ‘Nakşibendi icâzeti’ni (ve misyonunu!) alarak, 1811’de memleketine döner… 1820 yılında da, (İngiliz sömürgeciliğinin Asya’daki temsilcisi olan) ‘Doğu Hindistan Şirketi’nin temsilcisi (istihbaratçı) diplomat Claudius James Rich adlı şahıs, Halid’le temasa geçer! Halid, bu temastan da destek alarak (!), kendi adıyla anılacak tarikat olan ‘Halidilik’i, yâni ‘Kürt(çü) Nakşibendiliği’ni kurar! 1822 yılında karargâhını Şam’a nakleden Halid’in esas hedefi ise, Anadolu Türkleri ve doğallıkla, Osmanlı payitahtı İstanbul idi! Halid, İstanbul’a gönderdiği halifeleri vasıtasıyla, Osmanlı uleması (medrese ve yargı mahfillerinde) örgütlenir ve de Yeniçeri-Bektaşi düşmanlığı ile, İmparatorluk sınırları içerisinde, etkileri günümüze dek sarkacak olan ‘ilericilik – gericilik’ tartışmasını başlatır! Böylece, devlet ve toplum, tam da ortadan ikiye bölünmüştür?! (Bkz.: Kaya Ataberk, FETÖ’den Sonra: Pusudaki Cemaatler, İstanbul: İleri Yayınları, Kasım 2017, ss. 43-45.)
İngiliz üst-aklı, Hindistan’dan sonra, Osmanlı’yı hedefe oturtmuştur!
Hani ne demişler:
‘Akıl, akıl; var biraz da sen bize takıl?!’ mı?!


Bu yazı 28 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER