• Cumartesi, Haziran 23, 2018

Suriye, Hititler ve Türk Uygarlık Tarihi…(23)

ozer-bostanoglu
Dr. Özer Bostanoğlu
Mayıs18/ 2018

Osmanlı’yı hedefe oturtmuş olan İngiliz üst-aklının, Halid’e kurdurduğu ‘Kürt(çü) Nakşibendilik’ ile, Osmanlı-Türk toplumunu tam ortasından ikiye ayırdığı, bir tarihsel gerçeklik olarak ortadadır… Ve bu toplumsallığı-bölme amaçlı saatli bomba, o zamandan bu yana, tik-taklama sesleriyle, alttan alta çalışmasına devam etmektedir! Bombanın, etnik (Türk-Kürt), mezhepsel (Sünnî-Alevî ve/ya da Ehlisünnet-Ehlibeyt; Hanefi-Şafii), dilsel (Türkçe-Farsça [onun bir kolu olarak da, Kürtçe]) yön ve yanlarıyla işlev görmesi, içinde bulunulan zamanın isterlerine göre, üst-aklı kullanan (dış ve iç) çevrelerce, âyarlanabilmektedir…
Genel olarak BOP çerçevesinde, Irak’ın (Sünnî, Şia ve Kürt diye) üç bölgeye ayrılması olgusundaki kullanışlılığı, ABD ve Batılı diğer müttefiklerince de kanıtlandığı üzere ve son olarak, 2011 yılından beridir yaşana gelen Suriye olaylarının çıkış sürecinde, ‘Şam’daki Emevi Camisi’nde namaz kılmaya ahdeden (!) (2012 yılındaki AKP’li Başbakan R. Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu gibi) kendi siyasetçilerimizdeki saplantının da gösterdiği gibi, mezhep tutkusu, bombanın çok önemli bir yapısal bileşenidir! (Ne yazık ki, [‘Sputniknews’ün 15.04.2018 tarihli haberine göre] o Şam Emevi Camisi’nin imamı, son olarak Batman’a kaçarak, orada, Davutoğlu’nun da hazır bulunduğu bir ortamda, ezanını okumuştur?! Talihin böyle tecellisi, düşman başına?!)
İslam dininde, mezhepler, ‘fıkhî’ ve ‘itikadî’ olarak, iki koldan incelenebilmektedir. Fıkhî mezhepler; İslam dinindeki ibadet, evlilik, boşanma, ticaret, miras ve amel gibi konulardaki değişik görüşlerin dizgeselleşmiş şekline göre ayrışmaktadırlar. Belli başlı dört Sünnî (fıkhî) mezhep, şunlardır: Hanefi (kurucusu: İmamı Âzam Ebu Hanîfe), Maliki (kurucusu: İmam Malik bin Enes), Şafii (kurucusu: İmam-ı Şafii) ve Hanbeli mezhebi (kurucusu: Ahmet bin Hanbel)… İtikadî mezhepler ise, iman ve inançla ilgili konuların dizgeselleşmesi sonucunda olgunlaşmışlardır… Bellibaşlıları şunlardır: 1-Ehl-i Sünnet: Hz. Muhammed’in yolundan tâviz vermeyenlerdir (Mâtüridiyye ve Eş’ariyye); 2-Ehl-i Bid’a: Hz. Muhammed’in getirdiklerini, kendilerine göre yorumlayanlardır (Cebriye, Mu’tezile, Mürcie, Haricîlik, Şia [Hz. Ali dışındaki üç halifeye soğukturlar] ve [İngilizlerin İslam ümmetini bölmek için kurdurduğu] Vahhabilik); 3-Ehl-i Delalet: Hz. Muhammed’in yolundan sapanlardır (Durzîlik ve Bahaîlik gibi)…
Son devrin en önemli Türk din bilginlerinden olan (rahmetli) Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk hoca, Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanîfe’yi ele aldığı yapıtında, İslam dininin, Hz. Peygamber’in M.S. 632 tarihindeki vefatından sonra, Emeviler ve sonraki Abbasiler döneminde, ‘Arapçı yozlaştırma’ya uğradığını ileri sürer… Ve der ki: ‘İslam’ın yozlaştırılmasına karşı (özellikle Arapçı yozlaştırmaya karşı) mücadelenin fikir öncüsü İmamı Âzam Ebu Hanife, eylem öncüsü ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.’ Şunları da sözlerine ekler: ‘İslam, Hz. Peygamber’den hemen sonraki Arap müdahalesiyle yozlaştırıldı. Bu yozlaşmanın hemen ardından ilk arındırma, İmamı Âzam eliyle oldu. İlk dönemde yani oluşum ve yerleşme döneminde Hz. Peygamber’e karşı çıkan zihniyetlerle, arındırma dönemi olan ikinci dönemde İmamı Âzam’a karşı çıkan zihniyetler aynıdır. Müslüman dünya, ‘Üçüncü Arındırma Dönemi’ni Mustafa Kemal Atatürk’le yaşadı. (..) (..) İslam ümmeti bu üç dönemin üç öncüsüne de nankörlük etmiştir: Bu nankörlük, Hz. Peygamber’e, onun Ehlibeytini katletme şeklinde; İmamı Âzam’a, din dışı ilan etme, işkence ve öldürme şeklinde; Atatürk’e ise mirasını ve kendini din dışı ilan etme şeklinde uygulandı.’ (Bkz.: Yaşar Nuri Öztürk, Arapçılığa Karşı Akılcılığın Öncüsü: İmamı Âzam Ebu Hanîfe (Altıncı Baskı), İstanbul: Yeni Boyut, 2009, ss. 9-18.)
İmamı Âzam’ı, Atina putperestlerinin içirdiği zehirle öldürtülen Sokrates’e benzeten Öztürk, Ebu Hanîfe’nin de Arap-Abbasi saltanatının başındaki zorbaların içirdiği zehirle öldürtüldüğünü ifade eder… Mîladî 699 yılında, Irak’ın ünlü kentlerinden Kûfe’de, Müslüman Mevâli (yâni, Arap olmayan!) bir ailenin içine doğmuş olan İmamı Âzam, Mîladî 767 yılında, Abbasi halifesi Mansûr (ki, Abbasilerle Ali soyu arasına ilk fitneyi sokan kişi olarak bilinir!) tarafından, zehirlenerek, şehit edilmiştir… İmamı Âzam’ın doğduğu Kûfe şehri, tarihsel olarak (muhtelif milletler, kavimler ve eğilimlerin var olduğu, eski medeniyetler yatağı) bir ‘nifak ve şıkak bölgesi’ olarak ünlenmiş olan Irak’ın, Basra ile birlikte, iki önemli şehrinden birisidir… Ve Kûfe, ‘fıkıh ihtilaflarının teknesi’ olarak mâruftur! Ve Irak’tadır ki, Peygamber evladından gelen 12 İmam’ın altısı, kılıç veya zehirle, bu ‘ihanet bölgesi’nde katledilmiştir! İmamı Âzam’ın, İran ya da Türk asıllı olduğu tartışması yapılmaktaysa da, dedesinin yaşadığı kent olarak gösterilen Belh, Nesa, Tirmiz ve Enbar isimlerine bakıldığında, ‘Türk asıllı olduğuna hükmedebiliriz!’ denebilir… Bilinen bir başka husus, İmamı Âzam’ın fikirlerini ve mezhebini Türk illerine yayan öğrencileri, hep Horasan ve Belh civarından olmuştur! (Bkz.: Öztürk, a.g.y., ss. 40-47.)
Horasan, bilindiği gibi, ister Türkçe, ister Kürtçe veya Zazaca konuşsun, bütün Alevîlerin ortak hafızasında, ‘kutlu bir mekân’ olarak yaşayan bir bölgedir. Tunceli’deki yaygın bir inanışa göre, buradaki Alevî aşiretlerin büyük bölümü, İran’ın kuzeydoğusunda yer alan Horasan bölgesinden gelmiştir. Hangi dili konuşursa konuşsun, Alevîlerin özellikle yaşlıları, ‘Horasan’dan gelen Türkler oldukları’ ve ‘kılıç zoru ile değil gönüllü olarak İslam’ı kabul ettikleri’ hususlarında, adeta ağız birliği etmişlerdir! Bu iki bilgi, tarihî kaynaklarla da örtüşmektedir! (Bkz.: Ali Rıza Özdemir, Geçmişten Geleceğe Kürt Alevîliği, Ankara: Kripto, Şubat 2016, s. 93.) Bazı Kürtçü çevrelerin, ‘Horasan, köken!’ tezini, gûya Dersim olaylarından sonra katliamdan korkanlara (!) mal etmeleri işe yaramayınca, (Faik Bulut’un yaptığı gibi) ‘Horasan Kimin Yurdu?’ (İstanbul: Berfin Yayınları, 1998) gibi kitaplarla, tarihî gerçekleri tahrif ve ters yüz etmeye ve kafaları bulandırmaya çalışmaları, sonuçsuz kalmaya mahkûm çabalardır?! Çünkü, Türkler arasında tasavvuf hareketinin en kuvvetli, tarihî başlama ve yayılma merkezi, Horasan’dır! Ahmet Yesevi (ölümü 1155), Anadolu’yu mânevî nüfuzu altında tutan Veli olarak, Horasan doğumludur ve tarikatını da orada kurmuştur… Azerbaycan üzerinden gelen ‘Baba’ unvanlı dervişler, Şia etkisi altında kalmışlar ve bunlar, Sünnîliğin ve medresenin (henüz) nüfuz edemediği göçebe Türkmenler arasında ve köylük yerlerde etkili olmuşlardır… Bu dinsel akımlar, daha sonra Hacı Bektaş-ı Veli’yi bayrak-liderleştirmek sûretiyle, ‘Bektaşilik’ adı ve çatısı altında toplanmışlardır… Horasan’dan gelen dervişlere, ‘Horasan Erenleri’ denilmiştir! Bu derviş ve erenler, Orta Asya (Türkistan) ile Küçük Asya (Türkiye) arasında kültürel bir bağ oluşturmuşlar ve Ahmet Yesevi kültü(rü)nün de taşıyıcısı olmuşlardır! (Bkz.: Özdemir, Geçmişten Geleceğe (..), a.g.y., ss. 98-100.)
Ahmet Yesevi’nin ortaya çıktığı ortam, Prof. Dr. Tuncer Baykara’nın da belirttiği gibi, yarı-göçebeliğin ziraatçı özelliklerinin ağır bastığı bir çevredir. Burası, şehirle, Türklerin yaşadığı bir çevredir. Bu yönüyle Ahmet Yesevi, ziraatçı özelliği de olan Türkler için, örnek alınan ve gösterilen kişi olmuştur… Onlar, içinde yaşadıkları ülkenin imarı, üretimin artması için, bizzat kendileri çalışmışlar, üretmişlerdir! Arazilerin ıslah çalışmalarını yürütmüşler, arıklar açarak su getirmişler, sulama ile ziraat yaparak, daha çok ürün almışlardır… Olumlu etkisini, Anadolu sahasında da gördüğümüz üzere, bu gelenek, ‘kendi alın teriyle yaşamak’ ilkesini, yaşamak için temel kabul etmiştir! Bu geleneğe uyum sağlayan insanlar, başkalarının sırtından yaşamıyorlar; kendileri ekmeklerini adeta taştan çıkarıyorlardı! Bu nedenle Yesevi ve dervişleri, başkalarının sırtından yaşayan sömürücü asalak tiplere de bir tepki konumunda ve karşıtlığında olmuşlardır! (Bkz.: Tuncer Baykara, Türk Kültürü, İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, Ağustos 2003, s. 451.)
Horasan’dan gelen erenlerin Türk(ler) oldukları açıktır! Ancak, bunlardan kimilerinin, hattâ zaman zaman aşiretler hâlinde, ‘Kürtleştikleri’ de, başka ve yadsınamaz bir gerçekliktir?! Bu konuyu ilk araştıranların başında, Osmanlı-Türk milletinin, 19. yüzyıl sonlarında, İmparatorluk’un yıkılması aşamasından sonraki uluslaşma ve Türkleşme sürecinde fikrî ve toplumsal/kültürel önderlik yapan (büyük düşünür) Ziya Gökalp (merhum) gelmektedir… Gökalp’e (ve “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” [İstanbul: Kaynak Yay., 2009] kitabındaki açıklamalarına) göre: ‘Türkmenlere dair yaptığım tetkiklerden çıkan neticeye göre, birçok yerlerde Türkmen aşiretleri Kürtleşmiştir. (..) Türkler şehir medeniyetine daha kabiliyetli olduklarından, şehirler Türklük merkezi halini almakla beraber, oralara gelen Kürtleri de Türkleştirmektedir. Köylerde ve çadırlarda yaşayan Türkmenler ise, sahra medeniyetinde daha kuvvetli bulunan Kürtlüğe asimile olmaktadırlar.’ (Aktaran, bkz.: Ali Rıza Özdemir, Kayıp Türkler: Etnik Coğrafya Bakımından – Kürtleşen Türkmen Aşiretleri (2. Baskı), Ankara: Kripto, 2013, ss. 19-20.)
Doğan Avcıoğlu da, konuyu araştıranlar arasında yer alır. Şöyle koyar meseleyi (“Türklerin Tarihi – 5”, İstanbul, 1982 tarihli kitabında): ‘Yavuz Selim ile Kanuni Süleyman gibi kudretli Osmanlı padişahlarının Kızılbaşlık gerekçesiyle Türkmene karşı terör politikası izlemesi ve feodal Kürt beylerini Sünnî diye desteklemeleri, etnik yapıdaki Türkmen aleyhindeki gelişmeyi pekiştirir. Bu feodal beyliklerdeki birçok Türkmen öğe, Türkçeyi unutarak, özümlenir.’ (Aktaran, bkz.: Özdemir, Kayıp Türkler (..) a.g.y., s. 22.)
Türkmen aşiretlerin, göçler ve nüfus yoğunluğu ve şeyhlik / ağalık – feodal düzeni altında Kürtleşmesi olgusunun, toplumsal bir gerçeklik olarak tespiti, bizi, olgunun, coğrafik ve mekânsal boyutlarına da götürmektedir… Mekânı, ‘Türk kimliği’ ile tanımlayan Türkistan, Türkiye, Turcia, Turkomenia, Türkmaniyye gibi isimler, tarihin farklı dönemlerinde farklı yerler ve bölgeler için kullanılmışsa da, genel olarak Aral gölüne dökülen iki akarsu, Seyhun ile Ceyhun, İran ile Turan coğrafyasının doğal sınırı olmuşlardır. Çeşitli kaynaklarda Turan, Türkistan ya da Orta Asya diye tanımlaya geldiğimiz coğrafya, Türk kimliği ile kültürleşen ve siyasallaşan ilk mekânsal bölgedir… Bu isim, daha sonra Hun Türkleri ile, Doğu Avrupa’ya taşınacaktır! Kaynaklara göre, 12. yüzyıldan günümüze dek, Anadolu, kesintisiz olarak, bir ‘Türk yurdu’ olarak kaydedilmiştir! Doğu Anadolu, en azından 13. yüzyıldan beri, 1850’lere dek, kesinlikli ‘Türkmen ülkesi’ olarak anılmıştır! (Bkz.: Özdemir, Kayıp Türkler (..) a.g.y., ss. 151-153.) Türkomenia’nın ‘Kürdistan’a dönüşümündeki en etkili neden, ‘emperyalizm’in baskısıdır! Avrupa’nın “Şark Meselesi”ni devreye sokması olgusu, Batılı kaynaklardaki Kürdistan’ın, Güneydoğu Türkiye’ye sarkmasına ve taşmasına neden olmuştur?! (Biliyoruz ki, tarihsel olarak ‘Kürdistan’, bugün İran’da aynı isimle anılan eyalet ve yakın çevresinden ibaretti!) (Bkz.: Özdemir, Kayıp Türkler (..) a.g.y., s. 156.)
Bugün ise, 23 Nisan 2018 tarihinde, yâni sadece 2 gün önceki TBMM’nin ‘23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ dolayısıyla, özel gündemle toplanan TBMM Genel Kurul Toplantısı’nda söz alan HDP’li (Kürtçü) milletvekili Meral Danış Beştaş, şöyle konuşmaktan çekinmemiştir: ‘Biz Kürdüz, Kürt kökenli değiliz. Bizde Ermeniler, Süryaniler, feministler ve Türkler de var. Biz Türkiye partisiyiz!’ Beştaş’ın konuşması sırasında sarfettiği ‘Kürt illeri’ ifadesine karşılık verme gereğini duyan oturum ve TBMM Başkanı (AKP’li) İsmail Kahraman (bile), böyle bir şey olmadığını belirterek, şöyle konuşmuştur: ‘Türk coğrafyasında yalnızca Türkiye Cumhuriyeti hükûmeti var. Anayasa’ya üst düzeyde aykırıdır, beyanlarınız?!’ Beştaş, ifadesinde ısrarcı olarak, bu ifadeyi, ‘Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı iller’ için kullandığını, sözlerine eklemiştir?! (Bkz.: Anon., ‘Özel Oturumda Yüksek Gerilim’, Milliyet, 24.04.2018, s. 15.) Şaşırtıcı mı?! Pek tabiî ki, hayır?! Afganistan, Irak, Suriye üzerinden Türkiye’ye bir kez daha vurmak için yaklaşmakta olan ABD-AB-AVRASYA emperyalizmi, elbette ki, iki yüzyıldan beridir saldırdığı Anadolu – Türkiye coğrafyasında bulabildiği tüm ırksal, etnik, dinsel, mezhepsel ve siyasal topluluk ve/ya da etnik/toplumsal kartları, kullanmaya çalışacaktır?! Amaç, bellidir ve değişmemiştir: Anadolu topraklarını, Türk’ten temizlemek!! Yapabilecekler midir? Pek tabiî ki, HAYIR!! Ama, bir kez daha denemekten ve gereken dersi almaktan çekinmeyecekleri de açıktır! ‘Yenilen pehlivan, güreşe doymaz!’ der, bir güzel atalar sözümüz…
Sizi bilmem ama, bu satırların yazarı, hâlâ, takvim olarak, ‘Büyük Saatli Maarif Takvimi’ni kullanır! 24 Nisan 2018 günkü takvim yaprağında, ‘Günün Tarihi’ bölümünde şunlar yazılıydı: ‘(1-) 141 yıl önce bugün (24 Nisan 1877) Rusya, Eflak ve Boğdan’a girerek, Osmanlılara savaş açtı, böylece ‘93 Harbi’ olarak anılan Osmanlı-Rus savaşı başlamış oldu; (2-) 109 yıl önce bugün (24 Nisan 1909) çıkan kargaşalar üzerine İstanbul’a gelen Hareket Ordusu, 31 Mart Ayaklanması’nı bastırdı; (3-) 98 yıl önce bugün (24 Nisan 1920) Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi Reisliğine seçildi’… Ne çok ve önemli olaylar, değil mi?! Ama, bu da yetmez…
Yine bugün, bundan tam 103 yıl önce bugün, 24/25 Nisan 1915 Pazar sabahı, ‘Çanakkale / Gelibolu / Arıburnu Kara Savaşlarının Muzaffer Türk Kumandanı’ olan Mustafa Kemal, kendisine, Alman (5. Ordu Komutanı) Liman von Sanders Paşa’dan herhangi bir uyarı ve emir gelmemiş olmasına rağmen, (İngilizlerin yaklaşık 30.000 kişilik!) düşman kara çıkarmasını haber alır… Bireysel ve askerî inisiyatifini kullanarak, derhal Conkbayırı’na doğru harekete geçer… (Unutmayalım, bu sırada, Mustafa Kemal, sadece 34 yaşında bir yarbaydır!) 18 Mart 1915 tarihinde, 18 adet zırhlı gemiden oluşan ‘Birleşik Donanma’ ile Çanakkale’yi denizden ge-çe-me-miş olmanın asabiyetiyle, İngiliz Akdeniz Seferi Kuvvetler Başkomutanı General Sir Ian Hamilton (1853-1947), Gelibolu’ya yapacakları çıkarmadan ve kendinden o kadar emindir ki, şöyle konuşmaktan hiç çekinmez: “Türkler geri çekilmek için vakit bulamayacaklardır… Çanakkale geçilmezmiş! Göreceğiz bakalım, göreceğiz?!”
19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in, diğer iki alayı ordu yedeği olduğundan, 3 taburluk alayı ve bir dağ bataryasından müteşekkil Arıburnu’na saldırı gücü, yaklaşık 3000 subay ve askerden oluşmaktadır… (Yâni taarruza kalkan düşmanın, yalnızca onda biri kadardır!) Ama, ünlü, ‘57. Alay’dır, komuta edeceği bu güç! 57. Alay henüz yoldayken, düşmanın çokluğu, cephanesinin de tükenmesi karşısında saldırı ya da ricat konusunda tereddüde düşen öncü Türk askerini, süngü takarak yere yatıran Mustafa Kemal, düşmanını bu sûretle gafil avlar! Tam o sırada, Conkbayırı’na çıkmış bulunan 57. Alay’ın üç taburu, Çanakkale ve dolayısıyla dünya tarihini değiştiren o ünlü emri alır, ‘Türk’ komutanı Mustafa Kemal’den: “Size ben taarruz etmeyi emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum! Biz ölene kadar geçecek zaman içinde, yerimizi başka kuvvetler ve başka komutanlar alabilir!” (Bkz.: Turgut Özakman, Diriliş: Çanakkale 1915 (2. Basım), Ankara: Bilgi Yayınevi, Mart 2008, ss. 265-266, 614.) 57. Alay, kıran kırana çatışmalarda, mevcudunun üçte ikisini kaybeder, ama, omuzundaki ‘düşmanı sahile mıhlama’ görevini hakkıyla yerine getirir… Daha sonra, Galiçya, Sina ve Filistin cephelerinde de savaşan 57. Alay, en son olarak Megiddo Muharebesi’ne de katılmıştır! 57. Alay, ‘dünya üzerindeki en çok madalya sahibi olan alay’ olduğu için, “dünyanın en kahraman alayı” olarak tanınmaktadır! Conkbayırı’nda yitirdiğimiz kahramanların anısına, o günden beri Türk ordusunda 57. Alay bulunmamaktadır!!
Bu yılki Çanakkale Kara Savaşları Anma Toplantısı’na, her yıl olduğu gibi, sanki kendi topraklarındaymışçasına, Anzakların torunlarıyla, Yeni Zelanda Genel Valisi’yle, Avustralya İçişleri Bakanı’yla, Birleşik Krallık (İngiltere) Avrupa ve Amerika’dan Sorumlu Bakanı’yla ve Çanakkale savaşlarına katılan diğer ülkelerin temsilcileriyle katılan ve Türk topraklarını işgâle kalkışmalarının (ve her iki taraftan, yarı yarıya olmak üzere, yaklaşık yarım milyon insanın ölümüne sebep oluşlarının!) kanlı yıldönümünü kutlayan (!) emperyalist güçler, yine pişkinliklerini sürdürmektedirler?!
Birleşik Krallık (İngiltere) Avrupa ve Amerika’dan Sorumlu Bakanı’nın demecine bir bakar mısınız:
‘Savaşın korkunçluğu içinden çıkan iyilik, bize geçmişten ders almanın ve geleceğe bakmanın bugün hepimizin görevi olduğunu öğretiyor. Bu görüş, tüm insanlara “Yurtta Barış, Cihanda Barış!” ilkesini hedeflemelerini söyleyen Mustafa Kemal Atatürk’ün bu sözlerinden daha iyi anlatılamazdı…’ (Bkz.: Anon., ‘Yüce Kahramanlar, Huzurla Uyuyunuz!’, Milliyet, 25.04.2018, s. 15.)
Hani, tam yeri geldi; emperyalizmin kendi suçunu anması bile bir tuhaf ve acı oluyor?! ‘Geçmişten ders alıp, geleceğe bakmak!’, görev, işte buymuş?! Acı acı gülmeden, zor söyleyeceğim: ‘Şaka gibi, değil mi?!’
Ama, çok kötü, koyu kızıl kanlı ve ölümcül bir şaka?!!


Bu yazı 46 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER