• Cuma, Şubat 23, 2018

Tarihin izinde birkaç not

metehan
metehan özkün
Ekim10/ 2016

Milli Mücadele’den günümüze kadar olan zaman zarfına baktığımızda, farklı kesimlerden nüfuz eden Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlarını görmekteyiz. Hiçbir mantık çerçevesine dahil olamayan “Düşmanlık” derecesine varan bu yaklaşımların, savunmaları da zamanın koşul ve çıkarlarına göre değişmektedir. Bu, karşı ve şuursuz hareketin çıkarları saymakla bitmez ve menfaatleri uğruna özenle dikilmiş bezenmiş yalan kılıfları vardır. Yalanlarla ördükleri bu kılıfları öyle güzel allayıp pullarlar ki, hangi çıkara giydirsen “cuk” diye oluverir. Dikkat ederseniz, devamlı saldırı pozisyonunda ve birbirlerinin kulaklarına üfledikleri aslı astarı olmayan ezber cümlelerle karşımıza çıkarlar. Düşledikleri ise, hurafeleri bilgi diye sayan, sorgulamayan, biat eden, ilim-irfan ve milli şuurdan yoksun bir toplum yapısı. Bunlar emperyalizm ve uşaklarıyla ortak hareket ederler çünkü birbirlerinden tarih boyu beslenmişlerdir. Düşünen, sorgulayan ve üreten toplumu tehdit olarak görürler. Kadınlar, değişmez hedefleridir! Çünkü kadın, öğreticidir, uygulatıcıdır ve en önemlisi erkeklerden daha fazla mücadelecidir. Onun eğitilmesini devlet yönetiminde ve sosyal toplum içerisinde söz sahibi olmasını istemezler. Gördükleri en yüksek mevkii; evin mutfağıdır!
Neden Cumhuriyet’e ve Atatürk’e düşmanlar?
Kadın mı!? O da ne!?
Ayrıntıya girmeden kısa kısa örneklerle açıklamaya çalışacağım. Yukarıda “kadın” olgusundan bahsetmişken oradan başlayalım. Kadınların neredeyse “yok” sayılıp “tehlike” olarak görüldüğü ülkemizde Atatürk, Cumhuriyet ile birlikte kadınlara siyasi, sosyal ve ekonomik haklar tanımış, Onların toplumun her kesiminde söz sahibi olmalarını sağlamıştır. 4 Nisan 1926’da Medeni Kanun’la; evliliklere resmiyet getirilip çok eşlilik kaldırıldı. Şer’i hukukta boşanmalar tek taraflı olarak kocaya tanınmışken Medeni Kanun’la boşanmalarda erkeğe tanınan tüm haklar kadına da tanındı. Ayrılık durumunda, kadın ve çocuğun haklarını güvence altına alacak haklar getirildi. Miras hukukunda eşitlik sağlandı. Süreç, kadınlara tanınan siyasi haklarla devam etti. 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerinde ve hemen arkasına 5 Aralık 1934’te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı artık kadınlarındı. Türk kadını hak ettiği mertebeye gelirken dünyanın diğer kıtalarında birçok ülkede kadınlar bu haklardan mahrumdu. Bu hurafecilerin en ünlü ezberlerinden biri de Atatürk’ün “Batı taklitçisi” olduğudur. Bu yüzden yazmadan geçemeyeceğim; o taklit edildiği zannedilen Batı’da; Fransa ve Belçika’da 1944, İtalya’da kadınlar 1948 yılında seçimlere girebilmiş, İsviçre’de kadınlar 2 Şubat 1971 yılına kadar haklarını alamamıştı!
Büyük Atatürk devrimleriyle, kadına kanuni, sosyal ve ekonomik haklar tanıyıp, toplumda duruşuyla, iş gücüne katkısıyla, aktif, eşit ve söz sahibi bir birey olmasını sağlarken günümüzde O’nu acımasızca eleştirip karşı rejimi savunan kadınların hangi gafletin içinde olduğunu anlamak mümkün değil!
Bir diğer kılıfları ise, dedelerinin mezar taşlarını okuyamamaları. Evet; cidden büyük bir problem! Ve arkasına ekledikleri cümle “Harf Devrimi ile halkın bir gecede cahil kaldığı!” Okur-yazar oranının erkeklerde %7, kadınlarda %0,4 olan bir toplumun yeni alfabe ile tek gecede cahil kalmasından bahsediyorlar!.. Şimdi bunun neresinden tutsak elimizde kalır. Öncelikle şu ezberi düzeltmek gerekir; Harf Devrimi ile Latin Alfabesi’ne değil Yeni Türk Alfabesi’ne geçildi. Latin Alfabesi ile kendi alfabemizi karşılaştırırsanız aradaki farkları rahatça görebilirsiniz. Bakınız diğer devrimlerde olduğu gibi bu da bilimsel bir devrimdir! Atatürk’ün bir komisyon oluşturup bilimsel çalışma yaptırdığı ve kendisinin de bizzat üzerinde çalıştığı bir devrim. Bunun hem tarihsel hem de foniatrik nedenleri vardır. 1 Kasım 1928’de yapılan Harf Devrimi ile 1935’e gelindiğinde %7 olan (kadınlar %0.4) okur-yazar oranının %23’e çıktığını görüyoruz. Yedi yıl da %16 gibi büyük bir oranla yükselen bu olgu, her yıl daha da artarak devam etmiştir.
Yani yüzyıllardır bu coğrafyada dedesinin mezar taşını okuyan erkek nüfusun %7 si ile kadın nüfusun %0,4’ü olan bir kesimdi. Ayrıca ilmi kitapları, gazeteleri, hatta kutsal kitabı bile okuyamamaktan yakınmayanların, mezar taşlarının okunamamasından dert yanması ve örnek göstermesi oldukça trajikomik.. Amaç bilgiye ulaşmak değil de, sadece muhalif olup, “şovmenlik” ve çığırtkanlık yapmak olunca, anlamlandıramamak son derece normal!
Çünkü kadını yok sayan emperyalizmin uşakları aynı zamanda halkın cahil kalmasını istiyordu. Bu yüzden halkın okur-yazar olması onların planlarına tersti. Yıllarca yalanlarına alet edip, halkı kandırmak ve menfaat sağlamak için kullandıkları kutsal kitap her kesim tarafından okunmaya başlanacaktı ve bu endişelenmeleri için yeterli bir sebepti. Ayrıca okur-yazarlık ilim demekti. İlim de, aydınlık! Bu da karanlık zihniyetin sonu olacaktı!
Şu bizim laikler…
Sanırım dünyada “laik” kelimesini anlam ve işlevsellik bakımından bir tanıma bağlayamayan tek ülkeyiz. Bizim yobazlar ve hainler inatçıdır! Anlamak istemezlerse, anladıklarında bile anlamamış gibi yapalar. Yeter ki muhalif olsunlar. “Kim yapmış? Atatürk mü? Olmaaaaazz!! Caiz değil!” Ya hu önce otur bir dinle. Dinlemek de caiz değil anlaşılan.. Allahtan oturmak caiz! En baştan başlıyorum laiklik karşıtı vatandaş oku bakalım. İlkokul çağındaki öğrencilere öğretilen tanımı; “Laiklik, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.” İşte bu kadar, çok basit değil mi? Gayet açık ve net! Uzun uzun etimolojik olarak da açıklamak istiyorum ama sana ağır gelecek biliyorum. Bak diyor ki, ben artık üniter bir devletim, parlamenter yönetim sistemim var. Hatta bir anayasaya sahibim ve bu anayasanın içinde laiklik ilkesi de var. Artık devlet, tüm dinler karşısında tarafsızdır. Bu ilke sana inanma, ibadet etme, inkar et, dini vecibeleri yerine getirme gibi şeyler demiyor. Herhangi bir dayatma da yapmıyor. Aksine inancının saflığını koruman ve özgürce ibadet edebilmen için garanti veriyor. Zaten inanç kul ile Allah arasında değil midir? O zaman başka bir olguyu bu manevi ilişkiye dahil etmeye ne gerek var? Bu mensup olunan dinin saflığına, işleyişine leke düşürmez mi? Bu yüzden; laisizm, dini inanç ve gereksinimlerinin, politik ve siyasal sistem içerisinde karşılıklı yozlaşmasına izin vermeyen bir akımdır. Bir de laikliğin bizim halkımız arasındaki tanımı var; “Dinsiz, ateist, din düşmanı, inançsız, sarhoş, ayyaş…” ve hakarete, iftiralara varan boyutlarıyla katlanarak giden bir tanım. Devamlı söylediğim asılsız ezberler, hurafeler…
Atatürk der ki;
“Kur’an’ın tercüme edilmesini emrettim… İlk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. (Hz.) Muhammed’in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim.” (Atatürk ve İnkılap, 30 Kasım 1929)
İslâm’a birçok sefer hizmet etmiş, 13 Ağustos 1923 tarihli Meclis konuşmasında kürsüden milletvekillerini şehitlerin ruhlarına Fatiha okumaya çağıran (Meclis tutanaklarında vekillerin hep beraber ayakta Fatiha okuduğu kayıtları geçmiştir) Atatürk’ü; tarihin ve günümüzün yobazları yerden yere vurup dinsizlikle ve dine karşı propaganda yapmakla itham etmiş, etmektedir. Fakat aynı zatlar 1950-60 arası yol yapmak için 54 camiyi yıkanları baş tacı edip, toz kondurmamışlardır (Bu şuursuzluk hâlâ devam etmektedir). Utanmadan “Camiileri ahır yaptılar!” iftirasında bulunanlar, 1953’te Saraçhane Mescidi (Mimar Ayas Mescidi), Karagöz Mescidi ile tarihi medreseler, çeşmeler ve mektepleri yıktıranları görmezden gelmişlerdir. Demek ki niyette bir çıkar var! İbadete başlamadan niyet edilir, ki o niyetin temizliğindedir asıl abdest. Ama sahte, menfaatçi, çıkarcı sadece görüntüde Müslüman olanlar alışkındır yüreğinin ve zihnin karasıyla secde etmeye! İşte laiklik, hem devleti kullanarak dini; hem de dini kullanarak devleti yapılabilecek her türlü sahtekârlık ve hainlikten korumaktır. Çünkü bu coğrafyada yüz yıllardır en etkili propaganda aracı “din” olmuştur. Millet, hurafelere, yalanlara inandırılmış temiz duygularıyla istemeden de olsa emperyalistlerin menfaatlerine hizmet etmiştir. Örneğin; İskilipli Atıf Hoca’nın Şapka Risalesi’nden dolayı asıldığını söylerler. Oysa İskilipli, Giresun İstiklal Mahkemesi’nde Şapka davasından beraat etmiştir. (Hatta mahkeme heyetiyle aynı gemide İstanbul’a dönmüştür) İskilipli Atıf Hoca’nın Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından “vatana ihanet” suçundan idam edildiğini söylemezler. Başını çektiği İslam Teali Cemiyeti’nin girişimiyle bir bildiri yazıldığını, Yunan uçaklarıyla Anadolu’ya dağıtıldığını, bu bildiride Atatürk için “Selanik dönmesi, yankesici, fitneci, hain, haydut, alçak, melun, cani, zalim, hırsız, canavar” tabirlerinin kullanıldığını ağızlarına almazlar. İskilipli Atıf Hoca ile yargılanıp idam edilen, Yunan işgaline karşı direnilmemesi için yaptığı çalışmalar kesin olarak belgelenen bir diğer isim ise İskilipli’nin işbirlikçisi Babaeski Müftüsü Ali Rıza’dır. İşte görüyorsunuz “din” olgusu ön planda olan iki kendini bilmezin hainliklerini. (Örneğin ayrıntısına İstiklal Mahkemeleri Tutanakları’ndan ulaşabilirsiniz.) Bu örnek, tarihte yüzlercesi olanlardan sadece bir tanesiydi. Ya günümüz? İşte en yakın tarihimizdeki örnek hain FETÖ! Din ve inanç ile alakası olmayan terörist topluluğu! İnsanları yıllarca maddi-manevi sömüren ve sömürdüğü insanları katletmeye teşebbüs eden kansızlar topluluğu! Tam da bu yüzden laik olunmalı. Bundan dolayı laiklik bu ülkede tam anlamıyla işlemeli. FETÖ ve benzeri tüm hainlerin devletin içine ve insanların inançlarına daha fazla nüfuz etmemeleri için.
Şeytan işi…
Şeytan, sağcı mıdır? Solcu mudur? Muhafazakâr mı? Yoksa komünist mi? Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarının sıkça kullandığı başka bir tabir “şeytan işi”! Çin mallarının fiyasko olduğu, Amerikan ürünlerinin el yaktığı şu dönemde şeytan işleri yok satıyor.. Acaba bu şeytan liberal mi? Onu bunu bilmem ama bu “şeytan işi” firmasının ortağı kesinlikle emperyalistler! Büyük hisseleri var..
Tarihsel sürece baktığımızda Cumhuriyet devrimlerinin hepsini şeytan işi olarak nitelendiren (burada vurguladıkları şeytan Atatürk’tür) hainler, bununla da kalmayıp toplum hareketlerini, fikirleri, yazıları eşyaları, araç-gereçleri de bu kategoriye sokmaktadırlar. Televizyon, radyo, müzik aletleri, şiirler, kitaplar, tablolar, heykeller ve dahası.. Saymakla bitmeyecek bir şeytan işi listesi… Bu listedekileri kullanmaktan da geri kalmazlar, o da ayrı bir konu. Bunların en büyük korkuları düşünce ve ifade özgürlüğüdür. Çünkü özgür düşünce, fikir üretir ve fikir üreten toplumlar çağdaşlık yolunda ilerlerler. Bu yüzden karanlık zihinler, kodesleri sever, sessiz, ışıksız.. Duymak istedikleri tek ses, kendi sesleri olsun isterler. Çok seslilik onlar için ürkütücü ve tehlikelidir. Çağın gerisinde hep aynı yerde kalmak işlerine daha çok gelir, hatta mümkünse geriye doğru yol almak onlar için vazgeçilmez bir tutkudur. Fikirleri ve işlevleriyle birçok sefer çelişen bu güruhun toplum içinde fitne çıkarmakta da üstüne yoktur. Bu fitneleri de şeytan işi olarak tanımladıkları araçları kullanarak yaparlar. Yazının başında da söylediğim gibi liste menfaat ve çıkarlara göre şekil değiştiriyor. Örneğin televizyon için; ülkede yayılmaya başladığı ilk yıllarda “caiz değil” damgasını vururlarken, günümüze baktığımızda kendilerinin televizyon ekranlarından inmediğini hatta kanal sahibi bile olduklarını görüyoruz. Heykelleri “put” olarak nitelendirenlerin, kendi elinin heykelini yaptırıp ülkenin dört bir tarafında yandaşlarına öptürüldüğünü bile gördük bu ülkede. Müzik onlara göre şeytan işiydi ama iş kendi ceplerine cukkaya gelince, konserler düzenleyip gelirini “hayır işlerinde!” kullanmak üzere cebe atarlar. Şeytan işi konser, geliş fiyatına sizlerle!!!
Fikirlere, düşüncelere, şiirlere, yazılara, şarkılara hep bir ambargo koyma peşinde oldular. Özgürlükler ne kadar bastırılırsa, dikta o kadar kuvvetlenir mantığıyla toplumu baskı altına aldılar. 1960’da, 1980’de bunun en acı örneklerini gördük, eğer 2016 da başarılı olsalardı mutlak daha fazlasını yapacaktı bu hainler! Özgürlük belli bir kesime mâl edilmez. Özgürlük herkes içindir.. Lakin hapishaneler yıllarca düşünen ve eline silah yerine kalem almayı tercih eden insanlarla doldu taştı, taşıyor da. Düzmece belgelerle, kumpaslarla bedenlerini hücrelere tıktılar ama fikirleri hep özgürdü.. Tahammül edemedikleri de buydu zaten.. AB, İnsan Hakları, şu bu falan filan.. Geçelim bunları. Toplum olarak ucu kendimize dokunmadığı sürece, başkalarının haksız yere zaptedilen özgürlüklerine ses çıkarmıyoruz! Korku algısı yaratıldı bilinç altımızda ve bu algıyı yok etmek için de herhangi bir uğraşımız yok maalesef. “Yazma, okuma, söyleme, gitme, gelme…” Herkesin dilinde bu sözcükler. Peki bu şekilde tarihimize ihanet etmiş olmuyor muyuz? Bu özgürlüğü, canlarıyla kanlarıyla bedel ödeyerek, emperyalistlerden söke söke alanlara hiç mi minnet borcumuz yok!?
Velhasıl işin özü ve şeytanın işi bu yobazlardır, bu güruhtur, bu hainlerdir! Şeytan kendileridir ve yaptıkları her iş emperyalist işbirlikçileriyle karanlık çıkarlar üzerine kurulmuştur. Tek emelleri Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş medeniyetler seviyesinin gerisinde kalması, Atatürk ve devrimlerinin bu coğrafya üzerinden silinmesi. Bunların yalanlarıyla ve hurafeleriyle nesillerimizin kirlenmesine izin verdiğimiz sürece de ülke kaçınılmaz bir karanlığa sürüklenecektir. Araştırarak, okuyarak, yazarak, konuşarak “asıl” olanı aktarmalıyız. Bıkmadan, usanmadan.. Umutsuzluğa düşmeden.. Erzurum Kongresi’nde tüm görevlerinden azledilmiş Mustafa Kemal’in bir pencere aralığında, bir parça ekmek ve bir parça helvayla geçirdiği soğuk gecedeki zafere olan inancıyla..
Son olarak…
Milli Mücadele yıllarından günümüze kadar geçen sürede Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları, emperyalist uşakları her geçen gün yalanlarına yalanlar ekleyerek, toplumu etki altına almaya çalışmıştır. Bu kinin nedeni açıkça ortadadır. Neden mi sevmezler? Çünkü Cumhuriyet; özgürlüktür, yeniden doğmaktır, aydınlıktır, çağdaşlıktır, medeniyettir, insanca yaşamadır, eşitliktir, karanlığın köhne zihniyetini yerin dibine sokmaktır, bağımsızlıktır, eğitimdir, bilgidir, ilim ve irfandır, ezilmemektir, dik durmaktır, emperyalizm ve uşaklarına geçit vermemektir, yarınların garantisidir, Anadolu’nun, Türk’ün zaferidir, köylüsüdür, halkıdır, taşı toprağıdır, Nene Hatun’dur, Kara Fatma’dır, Nezahat Onbaşı’dır, Hasan Tahsin’dir, Yörük Ali Efe’dir, Kubilay’dır. Nâzım Hikmet’tir Cumhuriyet bir şiir edasında, İstanbul’da gözleri kapalı bir Orhan Veli’dir, Attila İlhan’dır, Tarık Akan’dır Cumhuriyet…
Hepsinden ziyade “Cumhuriyet adam olmaktır!”
Ve Türkiye’dir Atatürk. Anadoludur! Her karışında milleti için kurtuluş ve aydınlanma mücadelesi verdiği. Ülkesinin üzerine güneş gibi doğup “imkânsızlığı” aciz bırakan ışıktır.. Yüz yıl sonrasını görmektir, vatanı sevmektir, bayrağı göndere çekmektir Atatürk. “Geldikleri gibi, giderler!” diyebilmektir. Sahip olduğu tüm değerler için ölüme meydan okumaktır. Mutlak surette çok daha fazlasıdır Mustafa Kemal, O’nu anlamak, anlatmak ve yaşamak gibi…
Sevgiler…


Bu yazı 102 kez okundu.

metehan özkün
SON EKLENENLER