• Cuma, Nisan 20, 2018

Türkiye’de “21. yüzyılda planlama”yı düşün(ebil)mek…

turkiyede-21-yuzyilda-planlamayi-dusunebilmek
Dr. Özer Bostanoğlu
Kasım23/ 2014

Geçtiğimiz 23-24 Ekim 2014 tarihlerinde, Tandoğan’daki Ankara Üni. Rektörlük Binası’nda, A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne bağlı Kamu Yönetimi Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin yönetiminde ve Prof. Dr. Bilsay Kuruç’un öncülüğünde olmak üzere, ilki 2011 yılında yapılmış olan ‘21. Yüzyıl İçin Planlama’ dizi aydınlanma toplantılarının dördüncüsü yapıldı. Bir şehir plancısı olarak, hele de ülke olarak, planlama kavramını en azından üç onyıldır unuttuğumuz bir siyasal, ekonomik ve toplumsal ortamda; planlama başlığı altında düzenlenmiş olan böylesi bir toplantıya kayıtsız kalmamız, tabiî ki, olamazdı… Biliyoruz ki, planlama olmaksızın, Türkiye olarak, her geçen gün kuralsızlaşan ve uluslararası tekelci şirketler egemenliğine geçen dünya ekonomisinde önümüzü görmemiz olanak dışıdır! Biliyoruz ki, planlama, Atatürk’ün ‘devletçilik’ ve ‘halkçılık’ ilkelerinin, ete-kemiğe bürünüp, toplum mülkiyetindeki doğal kaynakların akılcı korunum ve işletilmesinin, giderek sönümlenen üretim süreçlerini tetiklemenin, ulusal geliri en-çoklamanın ve gelir dağılımı eşitsizliklerini gidermenin, onsuz-olmaz aracıdır! Öyleyse, anılan toplantıya biraz kulak kabartmanın zamanıdır…

Prof. Kuruç, kısaca anımsatalım, 1935 doğumlu, İstanbul Erkek Lisesi (İEL) ve İ.Ü. İktisat Fakültesi mezuniyetinden sonra, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde akademik kariyerini sürdürmüş ve tamamlamış bir iktisatçımız ve de 1978-79’da, Devlet Planlama Teşkilâtı’nın Müsteşarlığı’nı da yapmış, çok değerli bir aydınımızdır… Plancı sorumluluğunu, tâ o zamandan beri yitirmemiş olacak ki, bugün hâlâ, 20. yüzyılda yaptığı plancılık görevini, ilerlemiş yaşına karşın sürdürmeye ve 21. yüzyıla aktarmaya çalışıyor?! Ve, planlama fikrinin ölmezliğini; ABD ve AB kökenli neo-liberal, Kürtçü-bölücü ve gerici/şeriatçı/Arapçı siyasetlerle, ne yazık ki, uyuşturulmuş ve büyük bir yıkım tuzağına çekilmiş bulunan günümüz Türk toplumuna, yaygınlaştırma etkinliği içinde bulunuyor?! Değerli büyüğüm (ve N. Erbakan, M. Yılmaz, A. Davutoğlu gibi, Başbakanlık da yapsalar, hiç de övünerek anamadığım İEL’lilerin yanında, aynı sıralardan mezun olup, Türkiye’nin önünü açanlar arasında yer alan) lisedaşıma, buradan, yüksek takdir ve şükran duygularımı iletmek, benim için önemli bir görevdir!

Prof. Kuruç, 9 ay önceki, 23-24 Ocak 2014 tarihlerinde yapılmış olan üçüncü kurultayda, ‘meselemiz, ülkenin 21. yüzyıla nasıl gireceği meselesi!’ diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyordu: “21. yüzyılın yolunu bilim gösterecektir. (..) bilimin 21. yüzyıla girmek diye bir meselesi yoksa, toplumun da böyle bir meselesi olamaz. Toplum sadece sürüklenmiş olur. Son otuz küsur yılda dünyayı bir moda ve kayıtsız şartsız bir inanç sistemi olarak, hattâ abartmaksızın, bir din gibi kaplayan bir şey var; küreselleşme. Bunun doğal bir oluşum değil, çok büyük çaplı bir imalat olduğu, galiba yaşanarak anlaşılmıştır. Ve bu imalat, çeşitli enstrümanları ve sözcüleriyle ve ürünleriyle hepimizi zamanla esir almıştır. Küreselleşmenin sözcüleri (..) yeni bir âlem vaat ettiler. Ama 2007-2008’de ağır krizlerle son bulan bu vaatlerin tercümesi, “biz sizi götürüyoruz, biz sizi geleceğe taşıyoruz” (oldu). (..) Türkiye, götürülmeyi kabul eden ülkelerin bir örneği oldu. Götürülen yerin ve zamanın, çağın ise 21. yüzyıl olmadığı, sadece çıplak gözle görülebilen siyaset alanında değil, başta bilim alanında ve bilimsellikteki gerilemelerle toplumun kurumlarındaki ve yapılarındaki ağır hasarla sanırım kolayca görülebiliyor.’ (B. Kuruç, ‘Kurultay açış Konuşması’, (içi.) 21. Yüzyıl İçin Planlama: III. Kurultay – 23-24 Ocak 2014 (Der.: Dr. Serdar Şahinkaya), Ankara: A.Ü. Yayını, 2014, ss. 11-12.)

Evet, tam da böyle olmuş; Türkiye, küreselleşmecilerin düzenbazlıklarıyla; üreten ocaklarını, fabrikalarını özelleştirmiş, yabancılaştırmış, satıp, savurmuş; tarımsal yapılarını yıkmış; hayvancılık yapılan mer’alarını imara açmaya başlamış, hayvan yemini ve samanı bile dışarıdan ithâl eder bir duruma gelmiş; köylerini, ‘ben yaptım, oldu!’ mantığıyla, şehir ve belediye sınırları içine alarak, ‘mahalle’leştirmiş ve böylece, köylünün kendisini geçindirme ve varoluşsal amaçlı tarımsal üretimini dahi, baltalamış ve yok etmiştir?!

Prof. Kuruç, dördüncü kurultayı açış konuşmasında, şunları söylemiştir: “21. yüzyıl için, 20. yüzyıldan alacağımız çok ders vardır! 20. yüzyılın ölen kuşakları, yeni yüzyıl için ve bizim için öldüler! Yeni donanıma, yeni alet ve edevata sahip bir 21. yüzyıl var. 21. yüzyıl, tarihte ilk kez olarak, ‘has bilim yüzyılı’ olacaktır. Ampirik bilginin yerini, has bilim alacaktır! Türkiye, dünyanın 17., 18. büyük ekonomisi olarak, yarı-sanayileşmişliğe mahkûm bir ara-bölgededir! Planlama, toplumun ortak aklını ortaya çıkarma, bununla toplumun kendini aşma çabasıdır. 20. yüzyılın ilk yarısında önemli bir sınav verdik. Ancak, şimdi işimiz daha çetindir. Yarı-sanayileşmiş, yarı-kırsal bir Türkiye’nin işi, emeğin değersizleşmesi kollektif aklı da zora sokacağından, daha zordur! En önemli açığımız, câri işlemdeki açık değil, insan tablosundaki açığımızdır! İnsan kaynaklarımızın geriliğinde ise, kadınlarımız yatmaktadır! Temel haklarını bilen, nitelikli kadınlardır ki, ancak, 21. yüzyıla Türkiye’yi taşıyacaklardır!’ (Hocamızın sözünü ettiği kadınlar, zannederiz ki, ‘türban’ sembolizminin aldatıcılığından ve dinsel söylemli de olsa, erkek buyurganlığının cenderesinden kendisini kurtarabilme bireysel yetenek ve olgunluk olanağına ulaşabilmiş kadınlarımızdır…)

Anılan toplantı, iki güne yayılı ve toplam beş ayrı başlık altında gerçekleştirilmiştir. İlk günkü, ‘Orta ve Uzun Dönem İçin Eğitimde Esaslar / Nasıl Bir Üniversite Sistemi?’ başlıklı ilk toplantının katılımcıları, Dr. Niyazi Altunya, Doç. Dr. Serdal Bahçe ve Prof. Dr. Nurettin Abacıoğlu idi. Dr. Altunya, sunuşunda, aslında plancı olmadığını, rakamlarla da uğraşmadığını söylemiş ve 52 yıllık bir eğitimci olarak, eğitimin tanımının netameli olduğunu belirtebileceğini; eğitimin insanı özgürleştirmesinin beklenmesi gerektiğini; 19 Mayıs 1919’da başlayan sürecin, ‘millî egemenlik’ ilkesiyle yola çıktığını ve aranan ‘millî maarif’in, garptan gelen emperyalizm, şarktan gelen şeriat etkilerine karşı, ‘hayatta en hakikî mürşit, ilimdir!’ ilkesine göre geliştirileceğini, ifâde etmiştir. Sokakta bir milyon çocuğun olduğunu söyleyen Altunya’ya göre devlet okulları itibarsızlaştırılmakta, çocuklar, pahalı özel okullara yönlendirilmektedir. Cumhuriyet’in geliştirdiği öğretmen yetiştirme düzeni, çok iyi ürün vermiştir. 1960’lı yıllarda, bu dizge, terk edilmiştir. O modellere, dönüp, bakılmalıdır. (4+4+4) modeli, ‘çocuk-gelin’ yetiştiren, çok kötü bir dizgedir. Dr. Bahçe ise, konuşmasında, AB süreci çerçevesindeki ‘Bologna Süreci’ne değinmiş ve bunun, 1999’da, Almanya, Fransa, İtalya gibi ülkeler tarafından geliştirildiğini, şimdi onlarca ülkeye yayıldığını; eğitimin parasallaşması, metalaşması anlamına geldiğini, yakında, lisans sürelerini, 4’ten 3 yıla indireceğini; üniversite-sanayi işbirliği çerçevesinde, üniversitenin idarî ve mâlî özerkliğinin sağlanmasından bahisle, bilgi, beceri ve yetkinliğe vurgu yapıldığını, ‘nitelikli işgücü havuzları’ yaratmanın amaçlandığını; ‘Avrupa kalifikasyonu’ arayışı düzleminde, Sümeroloji, Hititoloji gibi (kimi yerli ve özgün bilim dalı olan) bölümlerin kapatılması gerekeceğini (!) dile getirmiştir… Prof. Abacıoğlu ise; bilimin, diyalektik materyalist ve tarihsel bağlamı içerisinde ele alınması gerektiğini, Türkiye’deki yenileşme evrelerinin 1830’lara kadar geriye gittiğini belirterek, II. Mahmut devri ıslahatları, 1908 Meşrutiyeti, İstanbul’daki Darülfünun, 1933 Üniversite Reformu, Almanya’dan kaçan Yahudi bilim adamlarının Türk üniversite devrim hareketinde oynadıkları önemli rol, 1980’ler sonrasındaki neo-liberal dönüşümlerin, bugünkü innovasyoncu, teknokentçi üniversitelerin işletmeci zihniyetlerine yaptıkları katkılar gibi çeşitli evrelerin incelenmesi gereğine dikkât çekmiştir.

‘Bilim Dünyasında Türkiye’nin Yeri Ne Olabilir? Yaratıcılık Üzerine Geleceğe Dönük Düşünceler’ başlıklı, ‘Cumhuriyet’ gazetesinden Orhan Bursalı başkanlığında yapılan ikinci oturuma, Prof. Dr. Metin Ger, Dr. Faruk Yarman ve Prof. Dr. Metin Özuğurlu katılmışlardır. Bursalı’ya göre, 1930’ların ‘bir ülke yaratma ruhu’, 1938-1960 arasını geçersek, 22 yıllık bir aradan sonra, DPT’nin kurulması ve planlama fikrinin yeniden güncelleştirilmesiyle, 1960’lara taşınmıştır! 1970’lerden sonra, bitirilmiştir, yine?! Ama bu ruh, çok şey kazandırmıştır, ülkeye! Ona göre, şimdi 200’e yakın üniversite var olmasına karşın, bunlardan ancak 20 tanesi gerçek bir üniversite gibi çalışabilmektedir?! Yine Bursalı’ya göre, şimdiki siyasîlerden kimileri, ‘bize ancak, (mühendis, teknik adam yerine) ara-eleman lâzım olabilir?!’ derken, Dr. Yarman gibileri, son zamanlarda, ‘sen biraz fazlasın!’ dercesine, ‘Ergenekon dâvâsı’ kapsamında, Silivri’ye, mahpushaneye atılabilmişlerdir?! Prof. Özuğurlu, konuşmasında, modern bilimlerin 17. yüzyılda başladığına değinmiş, bilginin araçsallaştırılmasını, burjuvazinin, Descartes’a borçlu olduğunu, araçsal bilginin aynı zamanda kamusal bilgi olduğunu söylemiş ve 20. yüzyılın son çeyreğindeki neo-liberalizmin, üniversitenin, gerçek yerine, kazanç arayışına girmesini şartladığını belirtmiştir. Dr. Yarman ise, sunuşunda, İTÜ – Elektronik bölümü ve ABD’de MIT doktora mezunu olarak, akademi ile, HAVELSAN gibi ileri teknolojili kurumlar arasında gidip, geldiğini söylemiş; anayurt güvenliği, deniz savaş ve hava savunma sistemleri konularında, (Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı’nın bir şirketi konumunda) ‘global çözümler sunan bir bilişim ve sistem şirketi’ olan HAVELSAN’da, 1200 kişinin çalıştığını, bunun 900’ünün yönetici mühendis olduğunu ifâde etmiştir! Ona göre, aynı zaman diliminde, ama farklı çağlarda yaşanabilmektedir? Bilinen teknoloji aşamasından, teknoloji transferi aşamasına, oradan da, teknoloji üretimi aşamasına geçilmektedir. Teknolojiyi, üretmek gerekmektedir! Yarman’a göre, aklımızla, gönlümüz arasında, değişken vizyon sahibi olabilmeliyizdir! ‘Bu topraklara bir sentez olarak doğduk! Bu topraklar bizim!’ diyen Dr. Yarman’a göre, aranılan, ‘dengeli yaşam’ olup, bunun bedeli, bazen, ‘hapishane bile olabilmektedir’!! Prof. Ger’e göre ise, Türkiye’nin bilimdeki yeri nicel olarak artsa dahi, nitel olarak, şu anda bulunduğu yerden bir santim öteye gitmesi mümkün değildir?! Termodinamik, evreni anlamak için, şarttır! 2000’den sonra, ‘geliştirilmiş termodinamik’ devreye girmiştir. Üniversitelerimiz bağlı durumdadırlar. Gelişmiş ülkelerdeki ‘atıf yapılan indeksleri’ne bağlıdırlar?! Dolayısı ile bizim gibi kalkınmakta olan ülkeler, bu indeksler aracılığıyla, (Batı’daki sorulara) ‘deneylerle sağlama yapmak’ aşamasında tutulmaktadırlar!

‘İstihdamın Yapısı Nasıl Değişmeli? Kadın Emeği / Emeğin Örgütlenmesi, Hakları, Bileşimi’ başlıklı üçüncü oturumun yöneticisi, Prof. Dr. Esin Ergin idi. Ergin, ‘şu anda Türkiye’de, yönetim açısından, tam bir kaos vardır!’ demiştir. Katılımcılardan, Cumhuriyet gazetesi yazarı Özlem Yüzak, dünya tarihinde kadınlığın evrimiyle sunuşuna başlamış; ortaçağda kadınların loncalardan uzakta tutulduklarına; sanayileşme çağında işçileşmeye geçildiğine; 1841 yılında ancak, 8 yaşından küçük kızların çalıştırılmasına yasak getirildiğine; 2023’te hedef olan ‘dünya ekonomisinde ilk 10 ülke arasına girme’nin, 2012’de %29 olan kadının işgücüne katılım oranının %50’ye çıkması hâlinde, ancak, mümkün olabileceğine değinmiştir. İşçi Partisi Gn. Başkan Yardımcısı Yıldırım Koç ise, sunuşunda, dünyaya sınıflararası mercekten bakma gereğine; Türkiye nüfusunun artık sadece %22’sinin kırsalda kaldığına; kadının artık kentlerde yaşadığına; köyden kente göç eden kadının, kentte, işçileştiğine; kırsal tarımsal yapıların, şeker pancarı ve tütünde görüldüğü gibi, çözüldüğüne; kırda hızlı bir mülksüzleşme yaşandığına; 25 şeker fabrikasının özelleştirilmesiyle, kentlere 140.000 şeker pancarı üreticisi köylünün göçeceğine ve bunların işçi sınıfına katılacağına; bunun da ‘güzel bir gelişme’ (!) olduğuna; şimdi toplam 5 milyon olan üniversite öğrencisinin de işsizler ya da nitelikli işçiler kitlesine katılacaklarına, ileride ‘daha eğitimli bir işçi kitlemiz’ olacağına (neredeyse mutlulukla) değinmiştir?! Dr. Serhan Öngel ise, Türkiye’nin, cumhuriyet tarihindeki en hızlı kırlılık çözülmesinin yaşandığı bir dönemden geçtiğine değinmiş; resmî 45 saat, fiilî 53,7 saat ile, çalışma süreleri bakımından, Türk işçilerin, Fransa’daki 35 saat, Çin’de 40 saat, AB ortalaması olarak da 41 saatten çok fazla çalıştıklarına işâret etmiştir…

‘İmalat Sanayiinde Bugünden Yarına Öneriler: Enerji, Tasarruf Sorunu, Yeni Yatırım Modelleri’ başlıklı dördüncü oturumun yöneticisi, Prof. Dr. Korkut Boratav idi. Katılımcılardan Eser Pirgan Matur, Türkiye’nin 2002-2007 döneminde ciddî bir dış kredi olanağına kavuştuğunu, şimdi ise durumun değiştiğini; yurtiçi tasarrufların önem kazanacağını; 2013’te Türkiye’nin, %13.4 gibi düşük bir özel tasarruf oranına sahip olduğunu, aşırı tüketim konusuna dikkât edilmesi gerektiğini ve inşaat yerine, üretken alanlara yatırım yapılması gerektiğini, dile getirmiştir. Prof. Boratav, söze girerek, son 2 yılda yurda giren sermayenin %40’ının sıcak para olduğunu, dış tasarrufun, her zaman iç tasarrufu kovacağını belirtmek gereğini duymuştur! Prof. Dr. Erinç Yeldan, Korkut Hoca’nın da vurguladığı, hayâli kapitalizm öykülerini (çok) dinlediklerini; kendisinin de son zamanlarda ‘orta gelir tuzağı’ meselesi ile uğraştığını; 2000’li yıllarda, 3.000 $’lık ulusal gelirden, 10.000 $’a çıkıldığını; ‘ama, nasıl bir Türkiye?’ sorusunun sorulması gerektiğini; ‘Bel-İndia’ya gelindiğini (!); ülkenin sürdürülebilir bir büyüme içinde olmadığını; sanayisizleştirme ve ulusal tasarruflardaki gerileme ile demokrasi açığının, ilintili süreçler olduğunu; sanayisizleşmenin tarımsal şişkinleşmeyi getirdiğini; göreceli üstünlüklerin, küresel sinyaller uyarınca, yeni olarak yaratılmasının gerekliliğini, açık olarak ortaya koymuştur. Gülay Dinçel ise, 1950-2012 arasında, ülke imalat sanayi üretim artışının, GSYH gelişim hızının gerisinde kaldığından bahisle, hizmetler sektörünün, imalat sanayinden daha hızlı geliştiğini, (tıbbî cihazlar üretimi gibi) yüksek teknolojili sektörlere sıçrama olabileceği yönündeki umutlarını (?) dile getirmiştir…

‘Sanayinin Finansmanı, Yeni Kurumsallaşma ve Gelecek İçin Öneriler’ başlıklı ve Dr. Oktay Küçükkiremitçi başkanlığında yapılan dördüncü oturumda ise, katılımcılardan, Şant Manukyan, Türk sermaye piyasasının, normal bir piyasa olarak çalışmadığını; (ancak) şu anda bir likidite sorununun, bankacılık sektörümüz kuvvetli olduğundan, çıkmayacağını (!) dile getirmiştir. Hakan Özyıldız, ‘önce üretim!’ Herşeyiyle üretim!’ şiarıyla, bir model önerisi olduğunu, enflasyonla mücadelede ve cârî açığı azaltmada, istihdamda üretimin yegâne çare olduğunu, bir sanayi envanterinin hazırlanmasının şart olduğunu belirtmiştir! Dr. Serdar Şahinkaya ise, Mayıs 2014’ten beridir, İstanbul Sanayi Odası kaynaklı ‘Yeni Bir Kalkınma Bankacılığı’ hareketinin gözlemlendiğini, İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın, Eylûl 2014’te (Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı) Ali Babacan’a bir mektup göndererek, ‘sanayicilerin, yoğun kaynak gereksinimi vardır? Kalkınma Bankası’nı, bu ihtiyaca cevap verecek bir kurum olarak görüyoruz?’ şeklindeki arzularını, ona ilettiğini; kendisini bu toplantıya çağırdıklarını; geleceğini bildirdiğini, ancak, son anda vazgeçtiğini, söylemiştir… 2015-2018 yıllarını kapsayan ‘2. Yeni sanayi Strateji Belgesi’ni de eleştiren konuşmacıya göre, ‘dünya nüfusunun %80’ini oluşturan Afro-Avrasya’da “üretim ve tasarım üssü” olunacakmış, bu strateji belgesine göre?!’ Şahinkaya’ya göre, 100 birimin 67’sinin ithâl edildiği ihracat güzellemeleri ile bir yerlere varılamayacaktır; 4040 sayılı ‘Özelleştirme Kanunu’ gömülerek, 1930’lardaki ‘Devlet Sanayi Ofisi’ ve ‘Türkiye Sanayi ve Kredi Bankası’ önerilerine yeniden kulak verme zamanı gelmiştir!

Özetlemek gerekirse, ‘21. Yüzyıl İçin Planlama – 4. Kurultay’ toplantısı; özelleştirme, yabancılaştırma, küreselleştirme ve dahi Araplaştırma baskıları altında boğulan ve caddelerde dağıtılan banka kredi kartlarıyla borçlandırılan kentliler ve banka ipoteği ve haciz tehdidi altındaki topraklarını yabancılara satmak ya da yabancı bankalara kaptırmak zorunda kalan köylü kitleleriyle tüm Türkiye’nin, ortak aklın dümene geçirilmesinin aracı olan planlamaya, ekmek – su kadar gerek duyduğunu, bir kez daha anımsamamıza vesile oluşturmuştur!

Planlama demek, bugünden, geçmişin deneyimleriyle, geleceğimizi biçimlendirmek demektir! O zaman, haydi hep birlikte, iş başına! Güzel günler planlayalım, çocuklar!


Bu yazı 348 kez okundu.

Dr. Özer Bostanoğlu
SON EKLENENLER