• Perşembe, Kasım 23, 2017

Vatanım sensin

burak
Genç Türk
Eylül11/ 2017

Kahraman ırkımın vatan için verdiği en çetin mücadelelerden biridir Kurtuluş Savaşı…
Gözünü kırpmadan ölüme koşan yiğitler ve onları zafere götüren Mustafa Kemal’ler…
Nene Hatun, Kara Fatma, Nezahat Onbaşı, Albay Halit, Reşat Bey “Çiğiltepe” ve daha niceleri. Her biri vatan kavgasında olan yüzbinlerce vatan evladı. Her biri ayrı hikaye…
Düşman nerdeyse bütün dünya, dost neredeyse yok. Düşmanda son teknoloji silahlar, adeta ölüm kusuyor. Bizde; elde ne varsa. Kimi zaman kazma kürek…
Temelleri 19 Mayıs 1919’da atılmış bir kavganın getirisi Kurtuluş Savaşı. Ben düşmana teslim olmam diyen Mustafa Kemal’in başlattığı bu kavga bütün vatanı sardı kısa zamanda. Önceleri bağımsız Kuvayı Milliye çetelerinin sürdürdüğü mücadele 8 Kasım 1920 günü TBMM’de alınan kararla düzenli ordu birliklerinin kurulmasıyla devam etti. 5 Ağustos 1921’de ise düzenli ordu birliklerinin başına Mustafa Kemal atandı.
15 Mayıs 1919’da İzmir’in işgaliyle başlayan Türk milletinin Kurtuluş kavgası 9 Eylül 1922 günü Türk Ordusu’nun İzmir’e girmesiyle son buldu…
30 Ağustos ve 9 Eylül
Mustafa Kemal, 17 Ağustos 1922 günü Ankara’dan ayrıldı ve Konya üzerinden cepheye gitti. Orduyu Büyük Taarruz’a hazırlarken, kötümser muhalefeti yatıştırmak için kısa bir önce cepheden Ankara’ya gelmişti.
Cepheye gidip geldiğini, gizlilik gereği çok az insan biliyordu. İstanbul gazetelerine ve yabancı haber ajanslarına, sürekli olarak, ordunun saldırıya henüz hazır olmadığı söylentisi yayılıyordu. Çankaya’daki nöbetçiler kimseyi içeri sokmuyordu. “Gazi’nin işi vardı!” Gazeteler, onun ertesi günü “Çankaya’da bir ziyafet vereceğini yazmıştı”.
Yaptığı hazırlığa ve ordusuna o denli güveniyordu ki, utkuyu kesin gören bir ruh sağlamlığı içindeydi. Ankara’dan ayrılacağı akşam, Keçiören’de yakın arkadaşlarıyla birlikteydi. Bunlardan biri, “Paşam ya başaramazsanız?” dediğinde, “Ne demek istiyorsun? Taarruz emrini aldığınızda hesap ediniz. On beşinci gün İzmir’deyiz” yanıtını almıştı.
Zafer’den sonra Ankara’ya döndüğünde, o gece beraber olduğu arkadaşlarına, “İzmir’e on dört günde girdik. Bir günlük yanılgım var, ama kusur bende değil, Yunanlılarda” diyecektir.
Yunanlılar, ana saldırıyı, geniş boyutlu yığınak yapılan kuzeyden, Eskişehir’den bekliyordu. Düşüncelerinde haklıydılar. Türk Ordusu’nun ana gövdesi oradaydı. İngiliz istihbaratçıları, bölgedeki Türk birliklerinin yoğun bir hareketlilik içinde olduğunu bildiriyordu. Ancak, O, İzmir demiryoluna hakim durumdaki Afyon’a saldırmaya karar vermişti. Bir ay boyunca, ordunun büyük bölümünü, belli etmeden Güney cephesine çekmeyi başardı. Birlikler, geceleri, ‘kimi zaman düşmanın birkaç yüz metre yakınından’ sessizce geçerek; gündüzleri ‘keşif uçaklarından gizlenip, köylerde ya da ağaç altlarında dinlenerek Afyon Ovası’na kaydırıldılar. Eskişehir cephesinde, düşmanı yanıltmak için; gereksiz yerlerde yol yapıyormuş gibi davranılıyor, geceleri geniş bir alana yayılarak ateşler yakılıyor ve gündüzleri süvariler, büyük bir ulaşım hareketi varmış gibi, atlarına iple bağladıkları çalıları sürükleyerek yapay toz bulutları çıkarıyordu.
Ana saldırıya kısa bir süre kala; Eskişehir yönünde göstermelik oyalama saldırısı, Aydın yönüne doğru yanıltıcı bir süvari harekatı yaptırdı. Sınırlı uçak sayısına karşın, pilotlara, düşman uçaklarının ne pahasına olursa olsun, Türk cephesi üzerine sokulmaması buyruğunu verdi.
Eğitimleri bile tamamlanmamış Türk pilotlar, bu buyruğu şaşılacak bir başarıyla yerine getirdiler ve düşman uçaklarını cephe hava sahasına sokmadılar. Büyük Taarruz’un zamanını öyle hesaplamıştı ki; “Rumların Yunan Ordusu’nu beslemek için ektiği ekinler büyümüş, ancak biçilmemiş olacak; ayrıca derelerin suyu çekilmiş olacağı için” süvari birlikleri hızla ilerleyebilecekti.
25 Ağustos akşamı, Anadolu’nun dış dünyayla haberleşmesini tümüyle kesti. Amacı, savaşı bir tek darbeyle bitirmekti. Sabah güneş doğarken hücum buyruğunu verdi ve çok kanlı bir savaş başladı. Sabah dokuz buçukta, yani birkaç saat içinde, iki tepe dışında tüm hedefler ele geçirilmişti. Ani vuruş tam olmuştu. Yunan Ordusu’nun yapacak bir şeyi kalmamıştı.
Dört gün sonra, 30 Ağustos’ta, büyük saldırı tamamlandığında, Anadolu’daki Yunan Ordusu’nun yarısı, yani yüz bin asker yok edilmiş ya da esir alınmıştı. Ordu Komutanı General Trikopis karargâhıyla birlikte, tutsak edilmişti. Ordu’nun diğer yarısı, köyleri, kentleri, ekinleri yakarak; erkek, kadın, çocuk önüne gelen herkesi öldürerek bir sürü halinde İzmir’e doğru kaçıyordu.
Kaçış durumundaki Yunan çekilişi, bir hafta sürdü. Bu bir hafta, Batı Anadolu’nun uzun tarihi içinde yaşadığı, her halde en kanlı haftaydı. Yunan askerleri, özellikle Anadolu’da yaşayanları, önlerine çıkan bütün canlıları, hareket eden her şeyi öldürüyordu. Türk Ordusu, ‘kızıl bir ölüm alevi gibi’ bütün Batı Anadolu’yu kan ve ateşe boğan Yunan birliklerinin önüne geçmek, vahşeti durdurmak için hızla ilerliyor, Yunan Ordusu ise sanki ‘işlediği suçlardan kurtulmak ister gibi’ kaçıyordu.
Afyon-İzmir arasındaki 350 kilometre adeta bir sürek avı alanı haline gelmişti. Türk piyade birlikleri, aşırı sıcak altında zaman zaman koşuyor, cinayetleri önlemek için kimi zaman verilen emirleri bile duymuyordu. Ancak, bütün çabalarına karşın, yol üzerinde dumanları tütmekte olan kent ya da köylerin yıkıntılarına yetişebiliyorlardı. “Uşak’ın üçte biri yok olmuş, Alaşehir’den geriye, dağın yamacında yanık bir çukurdan başka bir şey kalmamıştı. Tarihi kent Manisa’nın on sekiz bin yapısından, yalnızca beş yüzü ayakta kalmıştı”
Yunan askerleri, aldıkları emre uyarak Hıristiyan aileleri de önlerine katıp götürmüş, Türklerin elinde tek bir sağlam dam bırakmamak için, evlerin tamamına yakınını yok etmişti. Dizginlenemeyen bir kin ve düşmanlık içinde, denetlenemez bir vahşetle yakma, yıkma, yağma, ırza geçme, ne varsa hepsini yaptılar. İngiltere Yüksek Komiseri Rumbold, İzmir Konsolosu’ndan aldığı rapora dayanarak, Lord Curzon’a, “Birbirlerini bile parçalayacaklar. Yaşananlar, insanı tiksindiren bir barbarlık ve canavarlık rekorudur” diyordu. Türkler’e barbar diyen Yunanlılar, bütün barbarlık ölçülerini aşmışlardı.
Uygulanan vahşet o denli insanlık dışıydı ki, yuvaları yakılan ana, baba, kardeş ya da çocuklarını yitiren Türk halkı, çaresiz bir öfke içinde büyük bir acı yaşıyordu…
Vatan için vatan kavgası veren yüzbinlerce şehidimize selam olsun. Vatanın sensin deyip onun için mücadele eden herkese selam olsun. Bu topraklarda vatan kavgası bitmez…
Eyüphan Burak Küçükkaya


Bu yazı 89 kez okundu.

Genç Türk
SON EKLENENLER