• Cuma, Şubat 23, 2018

Vera’nın anılarında Nâzım-3: Memleket aşkıyla yanan bir komünist!

ozgur-billur
Özgür Billur
Şubat07/ 2018

Vera’nın “Bahtiyar Ol Nâzım” kitabı Nâzım Hikmet’in son yıllarını anlamamızda önemli ayrıntılar taşıyor. Dünyanın en önemli şairlerinden birinin karısının romantik hatıraları değil okuduğumuz.
Elbette Nâzım’ın son aşkına nasıl tutkuyla bağlı olduğunu görüyoruz Vera’nın satırlarında. Ama asıl önemlisi Nâzım’ın Sovyet sisteminin çürümüşlüğü karşısında yaşadığı hayal kırıklığına şahit oluyoruz.
Ve O’nun gerçeğe, özgürlüğe, memleketine ve insana aşkına..
Ve elbette aşkı için verdiği mücadeleye…
Gökçe Fırat’ın belirttiği gibi “Aşkın her hali var Nâzım’da!”
Bu hafta memleketine ve halkına aşkını yazacağız.

Nâzım Hikmet’in hayatı hep hasretlikle geçti. 12 yıl cezaevinde sevdiklerine duyduğu özlem, hayatının son 13 yılında, Sovyetler Birliği’nde, daha da arttı.
Vera, kitap boyunca Nâzım’ın vatanın ve halkını nasıl sevdiğini ve özlediğini onlarca örnekle anlatıyor.
Nâzım Hikmet, sürekli Türkiye’den bir telefon geleceğini, bir Türk’ün Moskova’ya geleceğini ve O’ndan ülkesi için bir şey yapmasını isteyeceğini bekliyor.
Enternasyonalizme inanmış bir devrimci Türklük damarı çok kuvvetli.
Türkiye-Sovyetler Birliği Futbol Maçınazim-turk-bayragi
İlginç bir anı:
Sovyetler Birliği ve Türkiye arasında bir futbol karşılaşması. Türk sporcular kez Sovyetlere gelmişler. Nâzım Hikmet, Vera, Ekber Babayev ve bir arkadaşları heyecanla maça gidiyorlar. Vera ve Ekber Türkiye’yi tutmaya karar veriyorlar. Nâzım’ın da Türkiye’yi tutacağını düşünen Vera, “Hayır, Sovyetler’i tutuyorum. Ben sosyalizmin tarafındayım” cevabıyla şaşırıyor.
Fakat maç başladıktan sonra işler değişiyor. Türkiye üçüncü golü yediğinde Nâzım’ın yüzü kederle kaplanıyor: “Anlıyorum anlamasına da kendime söz geçiremiyorum… Yazık, Türk evlatlarıma yazık. Ellerinden başka ne gelirdi ki?”
“Türkiye’ye ver sesimi”
Nâzım’ın içinde iki büyük acı var. İlki, şiirlerinin Türkiye’de yasaklı olması, ikincisi özgürce memleketini dolaşamaması, karısını gezdirememesi…
Şiirlerini bir teybe kaydettikten sonra şöyle söylüyor Vera’ya:
“Türkiye’ye ver bu sesi. Bizim barışmamız ölümümden sonra olacak. Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım. Seni bir kerecik olsun, tek bir kerecik olsun oraya götürememiş olmam çok yazık. İstanbul’umu gösterirdim sana… Galata Köprüsü’nde dururduk biraz. Sana Ayasofya’yı gösterirdim. Topkapı’yı, Atatürk Bulvarı’nı gösterirdim sana.
Ama hepsinden önemlisi insanları görmen. Halkımın ne sıcak, ne güzel olduğunu algılaman… Benim bağrından çıktığım, fokur fokur kaynayan insan denizini görmen.”
Vera, Nâzım’ın vasiyetini 30 yıl sonra gerçekleştirebildi. 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından hemen sonra Türkiye’yi ziyaret etti, İstanbul’u gezdi.
Nâzım’ın şiirleri 50’den fazla dile çevrildi. Ama o şiir çalışmalarının boşa gittiğini söylüyordu. Çünkü, “her şeyden önce Türkler için” yazıyordu. “Çıkardıkları saçmasapan kanunla beni halkımdan koparabileceklerini sandılar! Boşkafalılar! Göbekbağımla bağlıyım ben onlara. Her zaman yüreğimle, kanımla bağlı kalacağım” diyerek isyan etmişti.
Sovyetler’de “muhacir”di. Stalin O’na vatandaşlık vermemişti. Uzun yıllar kendisine yurdışında niçin Sovyet pasaportu taşımadığı sorusunu hep geçiştirdi. Aslında Nâzım, pek hoşlanılmayan bir misafirdi!
Vera’nın İlhan Selçuk’a sitemi
Ülkesinden kaçtığı için Türkiye’de de hedef tahtasındaydı. Ölümünden sonra bile.. İlerici yazarlardan da serzenişler duyuluyordu. İlhan Selçuk 18 Aralık 1964’te yazdığı köşe yazısında, Nâzım’ın kaçışını eleştirdi. Etrafında, “Kaçmasaydı öldürülebilirdi, ama öldürülseydi daha iyiydi” diye düşünenlerin olduğunu yazan Selçuk’un satırları Vera’yı çok üzdü.
Kitapta Nâzım’a kalbinin en derininden şöyle sesleniyor: “Evet, hayatta kalmak duygusu ağır basmış sende. Peki, ne için? Ülkende düşünen insanların daha fazla hapse atılmaması için, Türkiye’nin kendi evlatlarına her zaman bağrını açan en cefakâr ana olması için, İlhan Selçuk’un beni bu kadar kederlendiren yazısını yazabilmesi için.
Bildiğim; en bilinçli, en gerçekçi ve en yumuşak, en içten duygularla yurduna bağlı insan sensin. Belki de. Çocukları değilse bile İlhan Selçuk’un torunları, senin taptığın Türkiye’ye beslediğin sevginin, güzelliğini ve gücünü bir gün değerlendirebilirler. Zaman, her şeyi yerli yerine koyacaktır.”
Evet, zaman her şeyi yerli yerine koydu ve koymaya devam ediyor. Nâzım Hikmet, Türkiye’nin en çok okunan ve sevilen şairi. O’nun vatan ve memleket aşkıyla dolu olduğunu artık herkes biliyor.
Asya ve Afrika Yazarlar Kongresi
Tekrar Vera’nın anılarına dönelim.
12 Şubat 1962. Yer Mısır’ın başkenti Kahire. Asya ve Afrika Yazarlar Kongresi…
Salon kara ve sarı derili insanlar denizi adeta. Nâzım ve Vera heyecanla toplantının başlamasını bekliyorlar.
Konukların ellerinde Mısır gazeteleri… Hemen hemen hepsi Nâzım’ın şu dizelerini basmış: “Kardeşlerim/bakmayın sarı saçlı olduğuma/ben Asyalıyım/Kardeşlerim/bakmayın mavi gözlü olduğuma-ben Afrikalıyım”
Toplantı başlamadan Nâzım’ı çileden çıkaran bir olay oluyor. Başkanlık Divanı seçileceği sırada Çinli delege birden ayağa kalkarak, Nâzım Hikmet’in oy kullanmamasını talep ediyor. Gerekçe Türk pasaportu taşımayan ve Moskova’dan aldığı belgelerle toplantıya katılan birinin Türk Edebiyatını temsil edemeyeceği!
Salonda herkes donup kalıyor. Nâzım öfkesini kontrol ettikten sonra sakince kürsüye geliyor ve şöyle söylüyor:
“Öyle sanıyorum ki, Asya-Afrika Yazarlar Kongresi’nde Türkiye’yi temsil etme hakkına sahibim. Çünkü halkının dilinde yazan bir yazar, ülkesinin edebiyatını temsil etme hakkına sahiptir. Burada toplananların polis değil, yazar olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki, yurdumda Türkiye’de bugün benden daha iyi şair yok. Bundan öte salonda bulunanlar arasında da en iyi şairin kendim olduğunu düşünüyorum. Eğer söylediklerimde bir abartı varsa, birilerini kırdıysam yanıma gelsin. Sevinçle elini sıkmaya hazırım.”
Herkes nefesini tutmuş, kımıldamadan bekliyordu. “Öyleyse saygıdeğer yazar yoldaşlarım, benim oy hakkımı almak yerine beni başkanlık divanına seçmenizi istiyorum sizden. Kabul edenler elini kaldırsın lütfen.”
Tüm salon tek yürek olmuşçasına kaldırdı elini. Çin heyeti rezil olmuştu.
“Kendimi şair olarak tanımlamayı doğru bulmam. Bir insanın kendi için ‘şair’ demesi, ‘iyi insanım’ diyerek böbürlenmesi iye aynıdır” diyen bir adam nasıl olmuştu da, böyle davranmıştı?
Çünkü Nâzım Hikmet, Türkiye’nin söz hakkının elinden almasına izin veremezdi!


Yine Memleket Üstüne Söylenmiştir
Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
                     Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında,
                     enfarktında yüreğimin,
          alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim,
memleketim…
(Nâzım Hikmet, Prag,1958)


Nâzım’ın “vatan” tarifi
Vatanı gerçek kılan halkın ruhudur!
Vatan sadece dedelerinin mezarları, selvi ve kayın ağaçları değildir. Bunların hasretini çekmek zor iştir, ama dayanılır. Vatan kavramını gerçek kılan, en basit hayalinden en yüksek amacına kadar, halkının ruhudur! Eğer halkından uzak düştüysen ve eğer basit hayallerden en yüksek amaca uzanan yolda, süreci kısaltacak bir katkın olamıyorsa ona, bahtsız bir insansın, demektir.


Nâzım Hikmet, SBKP Merkez Komite’nin en önemli adamlarından Milavanov’a isyan ediyor
Üniversitelere öğrenci kabulünde neden milliyet esasından hareket ediliyor? Ve neden her yerde insanlardan milliyetini sorgulayan formlar doldurması isteniyor? Kütüphaneden kitap alırken bile o saçma 5. Maddeden işlem yapılıyor. Neymiş efendim, komünist olanın milliyeti Rus ise komünistliği %100, Ukraynalıysa %80, Gürcü ise %50, Özbek ise %40, Yahudi ise %5, hele Türk’se hiç komünist değil, olamaz. Ve ona gerçekler söylenemez! Bırakın gülümsemeyi Yoldaş Milavanov ve beni dinleyin: Kısa bir süre sonra tüm bu saçmalıklara son verme zamanı gelecek! Bunu size yaşlı bir Türk olarak söylüyorum. Bu yüzyılda çok şey gördüm ben.


Bu yazı 56 kez okundu.

Özgür Billur
SON EKLENENLER