• Çarşamba, Eylül 20, 2017

“Ya devlet başa”, ya da linç kültürü

ozan
Ozan Pekgöz
Ocak09/ 2017

Taner Hoca
Ortaokul yıllarım. Pehlivan cüsseli, hafif sarkık bıyıklı, sağ kökenli Taner Hoca’mız İnkılap Tarihi ile Vatandaşlık Bilgisi derslerimize girerdi. Gür sesi ve tehditkar bakışlarıyla korku saldığı kadar, yaklaşımıyla da sevgi ve saygımızı kazanmıştı. Ölçüsüz herhangi bir tavrını hatırlamıyorum. Bir tanesi hariç…
Dönem ödevini teslim eden sıra arkadaşım Bilal’i, kulağından 35 cm kadar yükseltip muallakta Osmanlı tokadıyla tanıştırmıştı.
Sebebini anlattığında, 80’lerin hamasetinden beslenmiş bir bünyenin ayranı nasıl kabartılır, o kişiyi kendinize nasıl düşman
edersiniz, ilk defa o zaman fark etmiştim. Çocuğun kabahati ne miydi? Ödev kapağına “inkılap” yerine “inkilap”, yani “köpekleşme” yazmıştı. 13 yaşındaki çocuk ne bilecek?
Sonra, aynı gün Taner Hoca’yla Vatandaşlık Bilgisi dersinde “devlet rejimleri” konusunu işledik. Kafama takıldı, dersten sonra sordum. “Hocam,” dedim, “monarşi, totaliterlik, otoriterlik, teokrasi, oligarşi gibi kötü şeyler Türkiye’de olur mu?” Şefkatle
başımı okşadı ve güven veren kudretli sesiyle, “Türkiye gibi büyük bir ülkede öyle şeyler olmaz Ozan, rahat ol,” dedi. Henüz hamasetin adını bilmesem de hamaset ekseninin diğer ucunu (rehaveti) böylece fark ediyordum. Taner Hoca mezuniyetimize kadar
garibim Bilal’i hiç sevmediği gibi babasını da sevmedi. Ama beni hep sevdi, hiç görmediği babama selam bile yolladı. Şener Şen’in Süt Kardeşler filminde gibiydik.
Taner Hoca, bir dönemin travmaları, felaketleri ve korkularıyla yetişmişti. Malum kuşaktandı. Herkes gibi o da yenilmişti ve herkes gibi o da bozuntuya vermemeliydi. Bozuntuya vermemekten başka bir şey de elinden gelmezdi. Ve galiba yine herkes gibi o da kendini bildiği için kimseye hastalıklı bir davranış, sakat bir tavır veya herhangi bir görüşü benimsetmeye çalışmadı. Mesleğini yaptı. İyi kötü öğretti ve eğitti.
(Muhakkak bu dengede en büyük pay sahibi Eski Türkiye’ydi, devletin devlet olduğu dönemdi. Bunu gözardı ettiğim düşünülmesin.)
Neden cennette değiliz?
Her faşist gibi “Bu Faşist”in de en önemli işlevi devleti yıkmaktır. Devlet yıkılınca geriye kalan (!) onundur. Aşiret, klan, kabile… Gerçi, “Bu Faşist”, “Bu Millet”in “Bu devletini” yıkarken elinde kalan kabile bile değil, sıradan bir otopark mafyasıdır. Ama “bu milletin” hakkını çok yemeyelim. Hazır bu kadar yiyen varken…
2002 yılından bu yana devlet dediğimiz yapı kuvvetleriyle, ordusuyla, teamülü geleneğiyle korkunç bir çekirge saldırısı altında.
“Bu Faşist” her kurumu, her kuruluşu, kendine bağlı herkesi ve yeri geldiğinde dava arkadaşlarını harcaya harcaya kendi girdabında boğulurken arkada koca bir suç ortakları güruhu bırakıyor. İhale kapanından sosyal yardım bağımlısına kadar baştan ayağa herkes nasıl bu suçlara ortak oldu, diye sormayın. Adem ve Havva yasak meyveyi yemeden önce çok daha büyük bir günaha ortak olup “onlara apaçık bir düşman olan” Şeytan’a kulak vermişlerdi. Esas kovulma gerekçesi budur. Meyvenin lafı olmaz. Eh, bizim “bu millet”in günahı da işte “Bu Faşist”e kulak vermek oldu. Yoksa atılan oyların lafı olmaz.
Anlayacağınız, “bu cennet vatan”da cehennem hayatı yaşamamız esasen ahlaki bir sıkıntıya dayanıyor. Ahlak terk edildiği için bu durumdayız. Laf cımbızlanıp hüküm verildi, bel üstü namus bilinmedi, zenginlikle gözler körelip alınterine ihanet edildi. Faşist
gevezeliğini sürdürdükçe içindeki pisliği her gün biraz daha bulaştırdı, biraz daha emdirdi. Ve dar da olsa bir kesim artık tam anlamıyla onun bir kopyası. Ukala, kindar, terbiyesiz, ağzı bozuk ve en dibinden alçak!
Kışlanın kapısı, Pandora’nın kutusu
Her nasılsa hala tam olarak anlayamadığımız bir şeyler oldu ve yazın ortasında lapa lapa kar yağdı. 2013’te TSK İç Hizmet Kanunu 35. Madde’yi kaldırınca, darbelerin kapısını bir daha asla açılmamak üzere kapattıklarını ilan eden “Bu Faşist” ve biatçıları aylardır darbe türküleri çığırıyor. Zira, pisliği bulaştırmada yeni bir merhaleye vardılar.
Biten devletin adaleti de bitti. Artık sadece intikam çığlıkları yükseliyor. Devletin adaletini kaldırıp kindar kabilesinin intikamını, linç kültürünü yücelten “Bu Faşist” böylece kendi akıbetini de şekillendirmiş oldu.
Köprüdeki İkinci Kubilay Vakası tevekkeli değil. Sahibinin ittirdiği tarafa davranan gözü dönmüş kuduzlar artık her gün yeni bir
vesileyle birilerini linç etmeye çalışıyor. Sosyal medyada söylediklerini dışarıda uygulamaya başladılar. Şu veya bu sebeple hakka ve hukuka karşı savaşlarında yeni bir cephe açtılar. Son iki denemeleri, arkasında güvendiği birileri olmayan aykırı, marjinal tip Barbaros Şansal ve Reina saldırganına benzettikleri savunmasız masum bir vatandaş oldu.
Ne var ki, zayıf karınları da tam olarak bu. Linç peşinde ve intikamla hareket eden her zavallı gibi onlar da ödlek, korkak ve aciz. Üstelik es geçtikleri önemli bir şey var: Henüz zoru yaşamış değiller ve düşmenin ne demek olduğunu bilmiyorlar.
Öğrenecekler.
Taner Hoca’mın kulakları çınlasın;
Bir devrim daha olacak.
Köpekleşenler tarih olacak.


Bu yazı 117 kez okundu.

Ozan Pekgöz
SON EKLENENLER