• Perşembe, Kasım 23, 2017

Yaşamaya dair…

yasamaya-dair
Gökçe Fırat
Eylül26/ 2016

(İlk kez Türk Solu’nun 9 Mart 2014 tarihli 440. sayısında basılmıştır.)
Şiirler yazarım
Basılmaz
Basılacaklar ama

Genco Erkal’ın “Yaşamaya Dair” oyununu Necati Gültepe ile birlikte izliyoruz.
İzlerken daha önce dikkatimi çekmemiş olan bu dizeler aklımdan çıkmıyor.
Nâzım Hikmet 1957 yılında yazmış bu satırları, Moskova’da sürgündeymiş.
Tüm dünyada Türk şairi olarak tanınırken, kendi ülkesinde şiirleri basılamıyormuş!..
Doğru ya, koca şair bu ülkede kendi şiirlerinin basıldığını hiçbir zaman göremeden öldü gitti!
O an Nâzım’ın en büyük hasretinin, en büyük acısının ne olduğunu ilk defa anladım.
Bir yazar için, bir şair için, bir düşünür için hapishane bir engel değildir.
Orada sadece bedeniniz hapistir.
Oysa sansür, fikrin hapishanesidir.
Hatta sansür, en acımasız hapishanedir.
Sizi içeri atmasına bile gerek yoktur düzenin; sansürle fikirleriniz, yani asıl siz hapse atılmışsınızdır çünkü.

1938 yılında hapse girdiğinde, tam 12 yıllık zorlu bir sınava giriyordu Nâzım.
Alnının akıyla çıktı.
Ama o 12 yıllık hapis dönemi, Türk aydınının, basınının kapkara bir dönemidir.
Nâzım’ı hapishaneden kurtarmak için, bu ülkede tek yürekli insan çıkmıştır, yazık ki o da anasıdır.
Celile Hanım, ağır hastalıkları nedeniyle hapiste çürüyen oğluna özgürlük için tek başına eylemler yapmıştır.
Bu 12 yıl boyunca, Türk basını Nâzım’ı görmemiştir.
Onlara göre Türk şiirinin bu dehası hapiste değildir.
Ne hazindir ki, Nâzım’ın şiirleri 1960’lara kadar uzun yıllar basılamamıştır ama bu ülkenin hiçbir şairi de çıkıp, “bizim şiirlerimiz basılırken, başka bir şairin şiirlerinin basılması bu ülkede yasak, bundan utanıyorum” dememiştir.
Herkes keyfine bakmıştır.
Herkes kendi kaleminin özgürlüğü ile yetinmiştir.
Döneminin bu aydın tipini Nâzım, şu dizelerle tanımlar:
Behey! kaburgalarında ateş bir yürek yerine
idare lambası yanan adam!

Ve o lamba hâlâ yanıyor!
Yıl 2014 olmuş…
Nâzım bu dünyadan göçeli 50 yılı aşmış…
Türk aydınının karakteri değişmemiş!
Şiirleri basılıyor Nâzım’ın artık, hem de en çok okunan şair.
Oyunları oynanıyor, biz de orada izleyiciyiz işte.
Oturduğum koltuktan Nâzım’a haykırsam diyorum:
Türk Solu’nu dağıtmıyorlar Nâzım Usta…
Gazete çıkartırım
dağıtılmaz
ve kimsenin sesi çıkmaz usta…

Nâzım’ın şiirinin adına bakıyorum: İyimserlik!
Hep aynı Nâzım: Büyük insan, yürekli insan, dizelerinden acı değil umut taşan insan.
O hapishaneden sevgili eşine seslenip duruyor.
Ve hep bize sesleniyor.
Her dizede ayrı bir sarsılma hissediyorsunuz.
Ne garip, Nâzım ölümünden 50 yıl sonra bize seslenirken, sadece karısına değil, bize bile umut veriyor.
O’nun o asil duruşu, ister istemez sizi sarsıyor, daha fazla mücadeleye sevk ediyor.
Düşmana inat bir gün fazla yaşamak!

Hapishanedeki 10. yılında, anlamını ancak şimdi çözebildiğim şu dizeleri yazar:
Yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar Bursa kalesinde.
Evet usta yine öğretiyor ama öyle öğretmen edasıyla değil, her zamanki içtenliğiyle…
Yürek, ses ve umut!
Demek ki diyorum,
Hissedeceğim…
Haykıracağım…
Ve umudumu kaybetmeyeceğim…
Evet, gazete çıkartırım,
dağıtılmaz.
Ama dağıtılacak!

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Nâzım Hikmet’i dinliyorum, atomun acısını, o küçük kız çocuğun acısını haykırıyor…
Ama aslında bambaşka bir haykırıştır bu insanlığa; “sessiz kalma” yakarışıdır.
Ve bu dizeleri her okuduğumda, bu şiirden 60 yıl sonra tek yöntemi kapıları çalmak olan bir hareketin o aynı ızdırabını duyarım.
Evet, insanlık için, halk için çıkarsınız yola, tek derdiniz ve kaygınız olan o insanların kapılarında, belki de adanmışlık hayallerinizi yıkacak ölçüde bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Evet, her dönem aynıdır bu, insanlar genellikle duyarsızdır, size değil, kendilerine bile!
Kahrolursunuz çoğu zaman ki, kahrolmanın ne demek olduğunu Nâzım’ın sesiyle daha derinden hissedersiniz.
Garibim Nâzım, Bursa Hapishanesi’nde mahkumdur da, kendisi için tek bir mısra yazmamıştır halkına!
“Beni kurtarın” çığlığı duymamışızdır ondan, hatta “beni anlayın” isteği bile.
O hapishanesinden binlerce kilometre ötede atomdan yanan Japon kız çocuklarının derisini yüreğinde hisseder ve insanları o kız çocuğu için yardıma çağırır:
İnsanlar ey, nerdesiniz?
Nerdesiniz?
Evet nerededir bu insanlar?
Etrafıma bakıyorum, Nâzım şiirleri sürekli alkışlarla kesiliyor.
İnsanlar burada.
Ama 60 yıl sonra!
Matbaanın bu ülkeye Batıdan neden kaç yüz sene sonra geldiğini tartışıp duran insanlığımız, insanlığımızın neden bu kadar geç geldiğini nedense hiç sorgulamaz ki!
Bugün Nâzım’ın çığlığını duyanların, yani dün için bu kadar duyarlı olanların bugün için hiç de oralı olmadığını bilmiyor muyuz?
Bugün Japon kız çocuğu için gözyaşı dökenlerin, Serap Eser’in yanışı karşısında, ya habersiz ya suskun kaldığını bilmiyor muyuz?
Yine de, Nâzım yetişir imdada, o tüm bu sessizlik, boş vermişlik ve unutulmuşluk içinde bile, tek bir şeyi yitirmez, içindeki sevme duygusunu:
Bizi esir ettiler,
bizi hapse attılar :
beni duvarların içinde, seni duvarların dışında.
Ufak iş bizimkisi.
Asıl en kötüsü :
bilerek, bilmeyerek
hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması…
İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
namuslu, çalışkan, iyi insanlar
ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık…
Gerçekten de insanlığa ve kendi halkına karşı bu kadar sevgi dolu bir insan bulmak zordur. Hatta tüm Türk tarihini düşünün, eşi benzeri yoktur.
E zaten Nâzım’ın da eşi benzeri var mı?
O yine sevgilisine seslenir, onu duyan ve dinleyen tek insana!
Ama iki kişilik bir sevgi değildir özlemi:
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğrettiler:
aç kalmayı, üşümeyi,
yorgunluğu ölesiye
ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.
İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
öğretebiliriz :
dövüşmeyi insanlarımız için
ve her gün biraz daha candan
biraz daha iyi
sevmeyi..
Her okuyuşta başka bir mesaj aldığımız bir şair Nâzım. Çünkü her bir sözcüğü bin bir anlamla yüklü.
Çünkü her bir sözcüğü yürekten çıkmış, gerçek sözcükler.
Okuyanın yeni baştan, kendi hissine göre anlamlandıracağı sözcükler.
Ülkemizde dikta yükselirken, Türk Ordusu’nun komutanları bile zindanlarda çürütülürken, yaşamaya dair düşünmek gerek.
Nâzım, o uzun ve aslında bitmeyecek hapishane günlerinde hep yaşamaya dair yazmış, ölüme dair değil.

Bugün 8 Mart, 40 yaşıma merhaba derken Nâzım’ı düşünüyorum.
Hapishane şiirlerinden güç alıyorum, direnç buluyorum.
Ve düşünüyorum, bu büyük insan, acaba hiçbir doğum gününde annesiyle, eşiyle, çocuğuyla birlikte olmuş mudur?
Belki küçükken annesiyle olmuştur.
Eşiyle olma ihtimali çok düşük.
Çocuğuyla imkansız!
Belki de bu yüzden o sadece bizim değil tüm insanlığın şairi ya.
Benimse, mücadelemde, yanımda, en az Celile Hanım kadar güçlü ve fedakar ve cefakar annem var…
Yine bir anne kadar vefakar ablalarım.
Doğum günümü onlarla kutluyorum.
Ve şu anda kapıları çalan, çaldığı her kapıdaki güler yüzle inancı artan, her kapıdan sonra eminim beni düşünen, geleceğimizi düşünen, kardeşlerim, yoldaşlarım, evlatlarım var.
Bahtiyarım…
Dalgaları karşılayan gemiler gibi,
gövdemizle karanlıkları yara yara
çıktık, rüzgarları en serin
uçurumları en derin
havaları en ışıklı sıra dağlara.
Arkamızda bir düşman gözü gibi karanlığın yolu.
Önümüzde bakır taslar güneş dolu.
Dostların arasındayız!
Güneşin sofrasındayız!
Dağlarda gölgeniz göklere vursun,
göz göze
yan yana
durun çocuklar.
Taşları birbirine vurun çocuklar.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun
doldur içelim.
Başları
göklere
atalım
serden geçelim..
Heeey, nerden geçelim?
Yalnayak
koşarak
devlerin
geçtiği
yerden geçelim.
Heeey
hop
Heeey
hep
birden geçelim.
Doldurun çocuklar,
doldurun
doldurun,
doldur içelim.
Dostların arasındayız!
Güneşin sofrasındayız!


Bu yazı 286 kez okundu.

Gökçe Fırat

Ulusal Parti Genel Başkanı ve Türk Solu Gazetesi Başyazarı.

SON EKLENENLER