• Pazartesi, Temmuz 24, 2017

“Yaşayan Necip Fazıl” Mirzabeyoğlu ve İBDA -5 “Görecektir, duranlar yürüyeni”

tugrul
Tuğrul Çelik
Temmuz17/ 2017

Adalet
Başlık bir şiirden, Necip Fazıl’ın “Muhasebe” şiirinden bir mısra.
“Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni!
Sabredin, gelecektir, solmaz, pörsümez Yeni!
Karayel, bir kıvılcım; simsiyah oldu ocak!
Gün doğmakta, anneler ne zaman doğuracak?”
Salih Mirzabeyoğlu’nun “Üç Işık”ını tam da Adalet Yürüyüşü günlerinin başlarında okumaya başlamıştım. Kitabın “Takdim”inde yer alan bu mısra da haliyle yine bu döneme denk gelmiş, okuma isteğini artırmıştı.
Son iki günü katıldığım “Adalet Yürüyüşü”, son derece kalabalık ve bir o kadar da coşkulu bir mitingle tamamlanmış, “duranlar, yürüyeni görmüştü.”
Görmek istemeseler de görmüştü.
Ve onlarınki gibi değil, bambaşka bir “yeni” geliyordu artık.
Adalet adına, ahlâk adına, demokrasi adına, iyi ve güzel olan ne varsa onun adına…
Mirzabeyoğlu konuşuyor
Yani tam da “yürümeli” günlere denk gelmişti Mirzabeyoğlu’nun bu eserini okumam. Fikirlerini yakından tanımama da “adımlar”ını onun ardısıra atanlar vesile olmuştu… Velhasıl yürümek, adımlamak, hedefe böyle çile çekerek varmak için yolda olmak…
“Üç Işık”ın aklıma düşürdüğü ilk önce böyle şeylerdi işte.
“Üç Işık”ı okurken aslında Mirzabeyoğlu’nu dinliyordum. Böyle demek yanlış değil, çünkü 80’lerin sonunda verdiği konferansların yazılı hali “Üç Işık”taki metinler.
Ben yaş icabı yeni yeni yürümeyi başarırken yaptığı konuşmaları, verdiği konferansları, yıllar sonra yine “yürümeli” günlerde okudum.
Yıllar sonra, yıllarca süren hapislikten sonra verdiği ilk konferansta “Adalet Mutlak’a” diyen aynı Mirzabeyoğlu’ydu. Aradan geçen yirmi küsur yıla rağmen aynı Mirzabeyoğlu konuşuyordu.
“Adalet Mutlak’a”yı canlı izlemedim, sonradan izleme şansım oldu. “Üç Işık”ı okumadan önce. Şöyle bir karşılaştırma yapacak olursam, 2014’te sahnede, benim konuşmalarını okuduğum haline göre saçları daha beyazlamış bir Mirzabeyoğlu vardı belki ama, dinleyenleriyle sohbet eden, onların dikkatini sürekli yoklayan, soru soran, “dışarı”dan örnekler verirken aslında ders veren aynı Mirzabeyoğlu’ydu…
O da yürümüştü hayatı boyu…
Yürüdüğü yolda eğilip bükülmeden, geri dönmeden yürümüş, bedel ödemişti ama “uslanmamıştı”.
Duyun gönüldaşlarım duyun
İşitin beni düşmanlarım
İpten henüz döndüm ama
Çok şükür uslanmadım!
Bir insanda bin insan
“Üç Işık”ta Mirzabeyoğlu’nun cemiyet, toplum, fikir ve örgütlenme üzerine düşüncelerini izleyebiliyorsunuz.
Öte yandan Necip Fazıl-Mirzabeyoğlu ilişkisinin nasıl da Mirzabeyoğlu aleyhine kullanılmaya çalışıldığına, onun daha o yıllarda nasıl yok sayılmaya çalışıldığına şahit oluyorsunuz.
“Üç Işık”ta Mirzabeyoğlu’nun cemiyet ve topluluk ile ilgili verdiği “sinema kalabalığı” örneği, meseleyi düşünmek için iyi bir giriş niteliğinde.
Şöyle diyor Mirzabeyoğlu:
“Bir sinema kalabalığı ile, bir ‘cemaat’ ve ‘toplum’, ayrı ayrı keyfiyetleri temsil ederler… Sinemada bin tane insan, ‘bin tane bir’dir. Cemaatte ise, bin tane insan içinde, her bir, bindir!..”
Muhatabı olan dinleyicilerini işaret ederek ikinci bir örnekle meseleyi derinleştiriyor Mirzabeyoğlu kitapta:
“Bizde ‘cemaat’, çok palavradan kullanılan bir mefhum. Cemaat, büyük dava… Dediğim gibi, cemaatin esprisi şudur: Burada bin kişi varsa, adeta her fert, bin kişilik bir güçtür…”
Mirzabeyoğlu, bir anlamda cemaat ya da topluluk, adına ne denilirse denilsin, meydana gelen oluşumun hantallıktan kurtulmasının, çeşitlenmesinin ve bu hayata geniş ölçekte tesir edebilmesinin yöntemini ortaya koyuyor diye düşünüyorum okudukça. İnsanı makineleştiren her “sistem”e yönelik sağlam bir eleştiri olarak duruyor Mirzabeyoğlu’nun söyledikleri.
Herkesin aynı şeyden hoşlandığı, aynı şeyi okumayı, dinlemeyi, yemeyi, içmeyi sevdiği ve bunun dayatıldığı bir toplum mu yoksa “bir insanın bin insan” olabildiği bir toplum mu?
“Üç Işık”, bu soruyu sorduran bir kitap. Daha da çok yazı kaldırır bir mesele.
“Şuursuz güruhun kaderin cilvesi muvaffakiyeti”
Peki kendi içinde “bin” olan bu “bir”lerin hepsi nasıl olacak da yine de bir bütünün parçası olacak?
Burada da Mirzabeyoğlu’nun verdiği ağaç örneği meseleyi dinleyicilere aktarmak için oldukça iyi seçilmiş bir araç olmuş:
“Dediğim gibi bu, ‘sirayet edici fikir’ davasıdır ve bir ağaçta kök, gövde, dal, yaprak ve meyvenin birlik içinde ayrı rolleri gösteriyor olması gibi, her sahada merkezi fikrin ‘ifade’ şeklini bulmasıdır.”
“İBDA Mimarı”nın “Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmaz!” sözünden, fikrin önemi daha doğrusu “mutlak fikrin” gerekliliği meselesi çıkıyor karşımıza. “Suret olmadan mânâlar ebediyen tecelliye gelmez” diyen Mirzabeyoğlu, yine muhataplarına dönerek yarı uyarı yarı dikkat çekici şekile şöyle bir çıkış yapıyor konferansta:
“Ne fikrin var ki ne siyasetin olsun, ‘nasıl’ birlik olsun… Anlatabildim mi?”
Peki bugün ne bir fikri ne de insan olma asgarisinde ahlâkı olmayanların durduğu yer? Tüm bunların eksikliğine rağmen ortada var olan “başarıları”?
Nasıl “muvaffak” oldular?
Mirzabeyoğlu o zamandan beri var olan bu tiplerin ve daha o zamanlar temeli atılan yapıların “başarı”sına güzel bir isim koyuyor:
“Şuursuz güruhun kaderin cilvesi muvaffakiyeti.”
Filistin meselesi ile ilgili verdiği konferansta Mirzabeyoğlu, bu güruhun bugünkü temsilcilerinin de portresini çiziyor:
“Hani Filistin filan diyoruz ya, işte bundan fazla bir şey beklemeyin; birtakım kınamalar, resmi kınamalar, adet yerini bulsun hesabı laftan ibaret kınamalar. Zaten Filistin’de şurda burda olanlar, bizim adam olamadığımızdan oluyor.”
Tabii bu portre haliyle eskidi, artık kınama gibi yöntemler kullanılmıyor. Çünkü bugün “Bana mı sordunuz?” dönemidir ve “Bana mı sordunuz?” döneminde fatura İsrail’e değil şehitlere çıkmaktadır.
Necip Fazıl üzerinden Mirzabeyoğlu’nu 
yok saymak
Mirzabeyoğlu, “Üç Işık”ta yeri gelince iyi bir polemikçi olduğunu gösteriyor.
Necip Fazıl ve şairliği meselesi gündeme gelince Mirzabeyoğlu gndemde olan, kendisini ve İBDA’yı doğrudan ilgilendiren bir gündemden bahsediyor ve ona müdahil oluyor.
Necip Fazıl’ın vefatının üzerinden yaklaşık 5 yıl geçmiştir ve onunla Mirzabeyoğlu arasındaki ilişki yok sayılmak istenmektedir. Necip Fazıl, Büyük Doğu ve “Yürüyen Büyük Doğu” İBDA’nın dışında, onlardan ve dolayısıyla da Mirzabeyoğlu’ndan ayrı “şairlerden bir şair” olarak gösterilmek istenmektedir ölümünden sonra. İşte Mirzabeyoğlu bu noktada devreye giriyor:
“Üstadım ve benden başka mânâsının suretini bulabilmiş kimse yoktur. Kendimi methetme durumunda değilim; hakikati belirtme durumundayım.”
Nâzım, Mirzabeyoğlu ve 
“23 sentlik askere dair”
NATO ile ilgili de şöyle bir tespit yapıyor Mirzabeyoğlu:
“NATO’nun yayınladığı bir bültende bizim gücümüzün ancak savaş sonrasında işe yarayacağı söyleniyor… Bunun Türkçesi nedir biliyor musunuz? Adam geldi buraya bir bomba attı ve burası yıkıldı; meydana gelen moloz yığınını kaldırmak için amele lazım… Bizim gücümüz de bu…
[H]aber vereyim: NATO’ya masraf bakımından adam başına usûlüyle en ucuz asker de bizde!”
Batı’ya her sözde efelenmelerinden sonra fazladan bir üsse izin veren de bugünün “şuursuz güruhu” değil mi?
Bir taraftan dünyaya efelenip aslında korkudan tir tir titreyen de bunlar değil mi?
Ve “en ucuz asker”den bahsedip, “halkını satanın korkusundan” bahsedip, Nâzım’dan, “23 sentlik askere dair”den behsetmemek olur mu?
Olmaz elbet.
İşte en zor olandan birisi de bu…
Necip Fazıl’dan bahsedenin, Mirzabeyoğlu’ndan bahsedenin Nâzım’dan bahset(e)memesi.
Ya da tam tersi…
Var olan bu görünmez duvar nasıl yıkılacak, bu duvar nasıl aşılacak?
“Adalet Mutlak’a”nın açılışında Mirzabeyoğlu’nun samimi her fikrin kendi teklifini ortaya koyması gerektiği tespiti bu anlamda oldukça değerli diye düşünüyorum.
Onun ve eserlerinde bahsettikleri üzerine yazmaya devam edeceğim.


Bu yazı 599 kez okundu.

Tuğrul Çelik
SON EKLENENLER