• Cuma, Ağustos 18, 2017

“Yaşayan Necip Fazıl” Mirzabeyoğlu ve İBDA -6 Büyük Doğu-İBDA dilinde şiir ve sanat

tugrul-ibda6
Tuğrul Çelik
Ağustos01/ 2017

İbda, şiir ve sanat
Duranların, yürüyenleri gördüğünü yazdığım geçtiğimiz sayıda “Bekleyin, görecektir, duranlar yürüyeni! mısrasını aldığım “Muhasebe”ye dönüyorum tekrardan.
“Yeni çirkine mahkûm oldu, eskisi güzellerin”.
Bugün “yeni” diye dayatılan çirkinliğe bir yanıt olarak okuyabiliriz “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nı. Ama özellikle daha nelerin mesele olup olmadığının tam olarak ortaya konmadığı zamanda, yeni ve yenilenmiş oluş ve buluşla İBDA’nın, sanat ve şiir üzerine koyduğu bir teklif olarak da…
Aklı bir anlamda “başıboş” bırakan “Batı felsefesi”nin “İslama Muhatap Anlayış” içinde yorumlanması, içindeki mevzuların Büyük Doğu-İBDA gözüyle görülmesi davası da denilebilir. En azından ben, İBDA Mimarı’nın eserini bu mânâda okudum.
Mirzabeyoğlu “İslam’a Muhatap Anlayış” eserinde “günah”la ilgili verdiği örnekte şöyle diyor: “Günahı nefsçe sevilen bir şeyden mahrumluk acısına tahammül cephesiyle değil de, Allah’ın emirlerine uyma tadına bağlayabilene ve bu tadın üstüne tad tanımayana ne mutlu.”
Yani olay felsefeden mahrum olmak değil, onu taklit etmek değil; ona alternatif bir bakışla bakabilmenin zevki meselesi…
Zapt edici estetik
Sanat, şiir ve estetik mevzularını “Büyük Doğu-İBDA diline” döken “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”, kimsenin kimseyi anlamadığı “sağırlar diyaloğu”nda “İslam’a Muhatap Anlayış”ı ve Büyük Doğu Mimarı’nı merkeze alıp bir görüş bildiriyor.
Büyük Doğu Mimarı “ideolocya”sını oluştururken, estetik davasını öne almıştı. Estetiğin avlayıcı-zapt edici özelliğinin altını çizmiş, rakip olana karşı alternatif bir görüş üretilmesine önem vermişti.
Dünyada, içinde yaşanılan zamanda; ondan uzakta kalmamak, onun karşısında bir alternatif sunarak, ona hakim olmak; bunun için bir sistem ortaya koymak, “İdeolocya Örgüsü”nün de başlıca amacıydı.
Hakimiyet sağlayacak olan ise var olana alternatif ve ondan daha nüfuz edici-avlayıcı olmalıydı. Sanat ve edebiyat da bunun önemli bir aracı olacaktı.
Felsefedeki üç değerden “güzel”i ele alan estetiğin diğer ikisinden (ahlak’ı ele alan etik ve doğru’yu ele alan mantık) ayrılmazlığını ortaya koyan eserde bu, “Doğrunun olmadığı yerde güzel yoktur” hikmetiyle ortaya konuyor.
Burada “doğru”, mantığın konusundan çok, etiğin incelediği ahlâk anlamında duruyor ve Büyük Doğu ile Yürüyen Büyük Doğu İBDA’ya göre de güzel, doğru ve iyi iç içe olması gerekenler olarak nitelendiriliyor.
İBDA mimarının deyişiyle: “Güzellik, doğru ve iyinin, tek kelimeyle hakikatin zarafet ambalajıdır.”
İBDA tablosu
Sanatlı yaratma manasında İbda ve mimarı Mirzabeyoğlu’nun “Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nda “seyredilmesi gereken” dediği bir tabloya bakıyorum:
“Fildişi kaldırımlarda, fildişi sokaklarda giden, hiç birbirine çarpmayan, her biri birbirinin emrinde ve Allah korkusu altında, herbiri bugün ölecekmiş gibi iki büklüm ve yine herbiri hiç ölmeyecekmiş gibi dimdik insanların cemiyetini kurmak.”
Bu cemiyet tasvirinin bir resimle (tabloyla) anlatılması bile, sanat ve edebiyatın İBDA Mimarı’ndaki önemini anlatıyor bana göre.
Mirzabeyoğlu kitapta, insanın güzel olana yatkınlığını, Necip Fazıl’dan aktarıyor:
“Allah onu ruhumuza öylesine nakşetmiştir ki, adeta doğru ve iyinin en dakik terazisi ve nizam aleti olarak kalbimizde ayrı bir göz teşekkül etmiştir.”
Bu anlamda “her işte, her tavırda, her harekette güzeli ve güzelliği aramak icap eder.”
Mirzabeyoğlu, güzele olan ilgimizin bir diğer sebebinin de Allah’a dönme arzumuz ve O’na karşı beslediğimiz sevgi olduğunu belirtiyor. Aşk da bu anlamda buradan doğuyor.
Sanat ve güzeliğe faydacı bakışa sahip “faytacı” tipi de şöyle tarif ediyor Mirzabeyoğlu, Rusya’dan ve nihilist edebiyattan verdiği örnekte:
“Başka bir nihilist şair ise bir parça peyniri bütün Puşkin’e tercih ettiğini söyler.”
“Kaba fayda her zaman ince idrakın karşısına çıkacaktır” diyor Mirzabeyoğlu.
Sanatçı, şekil ve üslup
Sanata da aksiyon içinde, oluş içinde bakan Mirzabeyoğlu, sanatkârın da aynı aksiyonu taşıdığını belirtiyor:
“Sanatkâr sadece içinde yaşanılan anı aksettiren bir fotoğraf camı değildir. Öyle olsaydı sanat eserlerinde ne hayat olurdu ne de mânâ.”
Yazı ile ilgili görüşlerine de geniş yer verilen eserde, üslup “düzyazıya değerini veren şey” olarak belirtilirken; yazılan konunun bir bakıma üslubu da beraberinde getirmesine rağmen, “mevzunun üslubu mahvetmeyeceğinin” de altı çiziliyor.
Öz mü yoksa biçim mi tartışmasında cevap ise birliktelik: “Şekil, ifade olmuş öz’dür”
Sanatın güyesi olarak işaret edilen de şüphesiz O’dur.
Şems-i Tebrizi’den alıntılanan çift taraflı kağıt örneği, bunu anlatması bakımından dikkat çekici:
“Bir kağıt düşünün ki, bir yüzü sana öteki yüzü de sevgiliye dönüktür. Yahut her yüzü bir başkasına çevrilmiştir. Kağıdın sana dönük yüzünü okuyabilirsin, ama asıl dosta ve sevgiliye dönük olan yüzünü okumak gerekir.”
Yani sanatın gayesi yine O’na ulaşmak. O’nun rızasını kazanmak.
“Şiir ve Sanat Hikemiyatı”, tiyatro ve özel bir türü olarak tragedya üzerine de konuşuyor…
Tragedyanın eski Yunan-Pers savaşlarından gelen kökleri, sanatın hayattan ve zorluktan doğduğu meselesini hatırlatıyor.
Öte yandan sanatın ideolojilerle imtihanı ise, o ideoloji hakkında bilgi verebiliyor.
Gerçek anlamda bir şey üreten pek çok sanatçının siyasi muhalefet nedeniyle yaşadığı yeri terk etmek zorunda bırakılması örnekleri, bu isimlere sistemlerinde bir yer açamayan ideolojiler hakkında bir fikir vermiyor mu?
İktidarlar için komiklik zamanı
“Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nın mizah hakkında da söyledikleri var. Benim en ilginç bulduğum tespit işe şu:
“Hüküm ve nüfuz sahipleri iktidarı kaybetmek üzere oldukları zaman gülünç görünürler.”
Yaşayarak biliyoruz değil mi? “Yuh artık bu kadar da değildir” dedirten cinsten haberlere önce “Zaytung mu bu?” diye tepki vermiyor muyuz?
Sonra da gerçek olduklarını öğrenmiyor muyuz?
Öğreniyoruz ve onlar için komiklik zamanı epeydir sürüyor.
Nitekim komiklik ve mizah da beşer işi. Mirzabeyoğlu, Bergson’dan alıntı yapıyor kitapta: Ona göre insanın haricinde komik yoktur. “Bir manzara komik değildir” mesela. Hayvan da ancak beşer taklidi görüntüsüyle komik oluyor.
İnsan gülünecek bir şey olduğunda gülüyor, mizahını yapıyor.
Ha, birileri buna kızıyor illa ki.
Ama onlar da gülünç olma zamanları -yani sonları- geldiği için kızıyorlar.
“Hırsız” şiir, “polis” ilim
“Şiir ve Sanat Hikemiyatı”nda şiirin tanımın şöyle yapıyor Mirzabeyoğlu: “Estetik ifade şekli.”
“Kaynağı Allah’ın sanatında bulunan bir marifet.”
İlim ve şiir arasında yapılan karşılaştırma içinde şüphesiz en ilginç betimlemeler şunlar:
“İlimde tecrid, teşhis için; şiirde teşhis, tecrid içindir.”
Benim anladığım şu: Bilimde aramak/incelemek; bulmak, keşfetmek için yapılır. Şiirde ise bulmak, bir diğer arayışı başlatır.
Yani şiir, Allah’ı aramak mânâsında her bulduğu/konu ettiği şeyde, yeni bir arayışa, yine O’nu bulmaya koyulur.
Mirzabeyoğlu’nun Necip Fazıl’dan alıntıladığı şu kısım da bunu anlatıyor bana göre:
“Şiir ister güneşten bahsetsin isterse kertenkeleden, neticede Allah’ı arama işidir.”
İlim ve şiir hakkında bir diğer ilginç tanımlama ise şu:
“İlim mutlak hakikati, polis tavrıyla arar. Beldesi, mahallesi, karakolu, nöbet kulübesi, geçtiği sokaklar, çaldığı kapılar, iş bölümü, vazifesi, vakti, imkânları hülasa bütün zaman ve mekan ölçüleriyle tabak gibi açık ve meydandadır.
Ya şiir? O mutlak hakikati hırsız gibi arar. Hiçbir şeyi belli değildir. Hatta ismi ve cismi bile.”
Yani ilim polis gibidir, resmi kıyafetiyle arar. Şiir ise hırsız gibidir. Kapı kullanmaz her yerden girer.
İslam’da şu var mı bu var mı meselesi
Şiir ve Sanat Hikemiyatı’nda “İslam’da resim yoktur, İslam’da şu yoktur, bu yoktur vs.” diyen anlayışa da yanıt veriliyor. Bunun iki tarafı var, birisi İslam’da hiçbir şeyin olamayacağını söyleyen küçük görücü tavır, öteki de tersinden buraya varan İslam’da sadece emir ve yasak vardır diyen dar anlayış.
Örnek Büyük Doğu Mimarı’ndan:
“Resim aslında ham yobazın vehmettiği gibi bulunduğu yere meleklerin girmediği bir nefret mevzuu değil, şekillerin kaynaşması içinde çizgi ahengini arayan mânâları suretlendirme sanatıdır ve hürmet makamında tutulmadıkça ve putlaştırmaya vesile kılınmadıkça caizdir.”
Pek çok bilim dalında İslam dünyasının damgası ortada durmaktayken, “nasıl bozulduk” diye soran “Büyük Doğu İdeolocyası”yla birlikte “Şiir ve Sanat Hikamiyatı”, “yapılması gerekenin yapıldığı” bir eser olarak duruyor.
İBDA külliyatından okuduklarımı anlatmaya devam edeceğim.


Bu yazı 892 kez okundu.

Tuğrul Çelik
SON EKLENENLER