• Çarşamba, Eylül 20, 2017

“Yaşayan Necip Fazıl” Mirzabeyoğlu ve İBDA – 8 Alkış kadar yuha da haktır!

tugrul
Tuğrul Çelik
Eylül11/ 2017

Hakim ve Hâkim’in 
hasbıhâli
“Hukuk Edebiyatı” büyük ölçüde Hakim ve Hâkim’in meseleleri tartışması ile geçiyor. Hakim, varlığın hakikatine vakıf bulunan; Hâkim ise haklı ile haksızı ayırıp adaletle hükmeden mânâsında. Daha özeline inersek, yani “Hukuk Edebiyatı” özeline, İslam’a Muhatap Anlayış’la ona muhatap olarak yönetenin karşılıklı hasbıhali.
Bu konuşmanın başlarından itibaren ise temel kavram hukukla birlikte ondan ayrı düşünülemeyecek ahlâk ve adalet. “İbda Mimarı” hukuktan bahsederken de ahlâkın yerini net bir biçimde belirlediği şöyle bir tanımlama yapıyor:
“Hukuk, ‘olması gereken’ olarak, ahlâkın pıhtılaşması ve zorlayıcı müeyyideler halinde kendi müesseseleriyle tecelli eden bir nizamdır.”
Ahlâkla kimi zaman aynı, kimi zamansa ayrı olarak hukuk-ahlâk içiçeliği bir anlamda eserin ana konusu…
Şekil, ruh 
ve iktidarın kaynağı
Salih Mirzabeyoğlu’nun “Hukuk Edebiyatı” isimli eserinin işlediği mesele bana göre, Büyük Doğu Mimarı’nın kitapta da geçen şu cümlesinde:
“İslam’da idare şekli yok, idare ruhu vardır!”
İslam’a Muhatap Anlayış’la çağın gerçekleri arasında bir ölçü belirleyen, meseleleri örgüleyen, şekil veren “İdeolocya Örgüsü”nün yazarının bu cümlesinin ne anlama geldiği “İbda Mimarı”nın aktardıklarıyla netliğe kavuşuyor.
“Hukuk Edebiyatı”nın anayasalarla ilgili görüşü şekli bir mahiyette oldukları üzerine. Ne anlamda şeklî? Dünyadaki tüm anayasaların göstermelik olduğu, mevcut rejimi gizleyen bir paravan olduğu eleştirisi kitabın anayasa ile ilgili tezi.
Anayasalarla birlikte rejimlerle ilgili de bir söylemi var “Hukuk Edebiyatı”nın. Ve tabii demokrasiyle de…
Rejimlerin birbirinden ayrıldıkları noktanın iktidarın kaynağı meselesi olmadığı tespiti yapılıyor. Demokrasiler olsun, faşist veya komünist rejimler olsun, tüm bunlarda iktidarın “toplumdan gerçek kişiye geçişi”yle ilgili bir tartışma olurken, Büyük Doğu-İBDA, burada bir yerden bir yere geçen iktidarın kime ait olduğu sorusunu soruyor.
Bu soru şu anlama da geliyor doğal olarak: “Tüm bunlar iktidarın kime ait olmadığını gösteriyor.”
“Hakiki demokrasinin” hiçbir zaman olmadığını ve olmayacağının söylendiği “Hukuk Edebiyatı”nda “çok sayıdakilerin az sayıdakileri idaresi”nin tabiata aykırı; demokratik taleplerin de iktidara gelindiği zaman artık istenmez olduğunun altı çiziliyor.
İktidarın kaynağı üzerine tespitler yoğun bir biçimde işleniyor “Hukuk Edebiyatı”nda. İktidarın kaynağını “mutlak” olarak belirleyemeyenlerin iktidarı kullanmaya hakkının da olmadığı gibi bir iddiası da var kitabın.
İBDA’nın kendine has “orijinalliği” içinde hangi iktidar sorusunun cevabı da şöyle veriliyor:
“Biz halka yaltaklanarak iktidar koltuğuna kurulanlara değil, halkı HAKKA inandıran, kendisiyle beraber onu inandığına esir eden hakimiyete tutkunuz.”
“Hukuk Edebiyatı”, hakimiyet anlamında “Hakkın hakimiyeti”ni işaret ederken bunun açıklamasını adalet kavramıyla yapıyor:
“Hukuk tabiri ‘objektif hukuk nizamı’nı, hak tabiri ise ‘sübjektif hakkı’ ihtiva eder… Bunun yanında, hakkın ahlakî bir kıymet ve gayeyi, beşerî fiil ve hareketlerin nihai hedefini ve ve bu hedefte tezahür eden yüksek bir hakikatı temsil ve ifade etmesine nazaran, onun ‘adalet’ten başka bir şey olmadığı da görülür.”
Hukuk ve adalete ulaşılmasının vasıtası da başka bir kavramı işaret ediyor, “Hukuk Edebiyatı”nda: hürriyet.
“Gerek iç alemde gerekse dış alemde ruhun maruz kaldığı zorlukları ve mukavemetleri aşma kudretidir” deniyor “hürriyet” için.
Adaletsizliklerin dizboyu olduğu günlerde “Hukuk Edebiyatı”, yaptığı adalet tanımıyla da ezberleri bozuyor:
“Adalet, insana yüklenmiş bir vazifedir.”
Devlet, alkış ve yuha
“Hukuk Edebiyatı”, hukuk ve adalet bahsiyle birlikte, hukuk ve adaleti sağlayıcı görevi olan devlet mefhumuna da değiniyor.
Eğer devlet, her türlü kontrolün dışındaysa, hukukun üstünde ve de dışında olmuş olur ki artık “hukuki şahsiyet” olma özelliğini yitirmiştir diyor.
“İbda Mimarı”nın anayasa, rejim ve demokrasi eleştirilerinden sonra sıra teklife de geliyor. Kanun önünde eşitlik meselesinde ibrenin her zaman idare edenler lehinde olduğu, çözümün “Hakimiyet Hakkındır!” anlayışına teslimiyetle mümkün olduğu belirtilirken teklifini de yapmış oluyor.
“Hukuk Edebiyatı”, daha çok Hz. Ömer şahsında anlatmayı tercih ettiği adalet ve devlet mevzusunda “adaletin şiddeti” ve “şiddetli adalet” hallerini, İslam’da devletin karakteri olarak niteliyor. Kitap boyunca Hz. Ömer’i adalet anlamda bir remz şahsiyet olarak görebiliyoruz.
Antidemokratik manada “tek adamlık” bahsi de kitabın işlediği bir mesele. Yine Hz. Ömer üzerinden anlatılan olayda, idareci olarak bir tasarrufuna yönelik idare edilenlerden gelen şöyle bir soruya muhatap oluyor:
“Bu karar şahsi midir yoksa dini bir esasa mı bağlıdır?”
Burada meselenin şahsi bir mesele olması ve kararın bu anlamda uygulanmamış olması kadar, idare edene bu sorunun sorulabiliyor olması da önemlidir.
Hele hele yönetilenlerin “doğrudan saparsan seni kılıcımızla doğrulturuz” demesine “şükürler olsun ki yanlış yaptığımda beni kılıçla doğrultacak insanlar var” diyen yönetici olarak yine Hz. Ömer örneği vardır.
Ferd hak ve hürriyeti konusunda da bir tarih muhasebesi yapıyor “Hukuk Edebiyatı”. Fransız İhtilali’ne kadar, yani insanların kralın da kendileri gibi bir insan olduğunu anlamalarına kadar asırlar geçtiğini söylüyor. Yine bu anlamda çarpıcı bir söylemi de burada okuyoruz:
“Hakkı temsil ve davasını ispat kaydıyla, devlet başkanına alkış kadar yuha da herkesin hakkıydı ve dünyada hiçbir idare, kanun önünde eşitlik prensibine bu ölçüde misal olmadı.”
Hz. Ömer devri üzerinden anlatılan “olması gereken” içinde yönetici ve bürokrasi ile ilgili de pek çok örnek sunuyor “Hukuk Edebiyatı”:
Çölde herkesten uzak yaşayan yaşlı kadının, devletin başındaki halifeye “Benden haberin olmayacaksa ne diye devletin başına geçtin?” diye soru sorabildiği,
Memuruna gösterişten uzak olma ve müracaat sahiplerine kapılarını her zaman açık tutma zorunluluğu getiren bir yöneticiyi görüyoruz kitapta:
“Devletin kapısı insanlara açık olmalı ki, kuvvetliler zayıfları yemesin.”
“Hukuk Edebiyatı”’nı, yani “ne olması gerektiğini” kendi teklifi içinde anlatan bir eseri okurken; bir taraftan da asgari bir ahlak içinde bile değerlendirilince “olmaması gereken”i yaşadığımız bir zaman diliminde olmak garip bir tevafuk olmadı değil.
İfade hürriyetinin özgürce dile getirildiği ve yaşandığı bir dönemi okurken; ifade hürriyetinin, insan haklarının ayaklar altına alındığı bir dönemi yaşamak…
Okurken düşünüyorum; bugün aynı yaşlı kadın aynı soruyu sorabilir mi?
Sorsa ne olur?
Yanlış yaptığında kendini uyaracak bir kesim olmasına şükredecek biri var mı?
Bir muhasebe
“Hukuk Edebiyatı”içinde Roger Graudy ile de karşılaşıyorsunuz.
1983 tarihinde verdiği bir röportajına değiniliyor ve “İslam nedir?” sorusuna Graudy şöyle bir cevap veriyor:
“Bana göre İslam şudur: Allah’ın resûlü, ‘yarın ölecekmiş gibi ahirete hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken, her şeyi anlatmıştır. İslam, anlaşılıyor ki hem maddeye hem de mânâya hükmetmiştir. Öyle ise, bunların ikisi birbirinden ayrılmaz. Nasıl koparılmaz? ‘İlim Çin’de de olsa gidip bulunuz, inanmışın kaybolmuş malıdır ilim ve hikmet’, ‘ara ve bul’ diyor İslam. İlmin ve çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam dünyayı sarsan bu iki hadiseye sınır koymadığına göre, dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır?.. Getirdiği sistemle.”
“İdeolocya Örgüsü”nde tartışılan ve muhasebeye çekilen tarihi yeniden okuyorsunuz “Hukuk Edebiyatı”ndaki bu hatırlatmayla. “İbda Mimarı” bu örnekle bu tarih muhasebesini de gündeme getiriyor yeniden.
***
“Hukuk Edebiyatı”, hukukun kaynakları, fıkıh, kaza, mezhepler, ezan, tefsir ve tercüme işi gibi pek çok konuya da tartıştığı temel konu etrafında değiniyor.
Öte yandan “Hukuk Edebiyatı”nda katılmadığım yerler de var. Daha önceki değerlendirmelerde de, okuduğum eserlerinin bazılarında katılmadığım yerler çıkmış, bu konularda farklı düşündüğümü belirtmiştim. Biz geçmişen beri bazen “geri” olanını bugün de “ileri” olanını yaşıyor olsak da demokrasiden geri dönüş düşünülemez.
Elbette hukuku ve adaleti yanına almış haliyle…
Yine kitapta asıl tartışma çevresinde değinilen Lozan ve Yeniçeri üzerine tespitlerden de farklı düşünüyorum. Ama bendeki Mirzabeyoğlu’nu yazmanın farkı da bu zaten… Bu konular yarın öbür gün de tartışılabilir ama her geçen gün ayaklar altına alınan ifade hürriyetimizden, hukuk ve adaletten geriye bir şeyler kalırsa tabii…


Bu yazı 791 kez okundu.

Tuğrul Çelik
SON EKLENENLER