• Perşembe, Mayıs 25, 2017

“Yaşayan Necip Fazıl” Salih Mirzabeyoğlu ve İBDA – 1 Necip Fazıl’la Başbaşa

tugrul
Tuğrul Çelik
Mayıs15/ 2017

Mum ile pervane
“Mum alevi… Dönüp dolaşıp, alevinde hissedip de anlatamadığım şeyleri hatırlatan mum etrafında dolanmam boşa değil. Ortalığın kapkaranlık kesildiği sırada yanan bir mumun ışığında, serin bir ilkbahar havasının tatlı ürpertisini hatırlatan, hüzünle mırıldanan bir aşık duasının içliliği vardır sanki.
Pervane ve mum!
Büyük Doğu İdeolocyası’nın ‘Son ve tek kıvılcım’ bahsi.”
“81 mevsimi”… “İlk misafirlik”… Ortada bir mum… Mumun etrafında dolanan, alevinde hissedip de anlatamadığı şeylerle baş başa, anlatmak için bekleyen bir genç… Pervane ve mum misalı…
Apaçık ortaya koyana kadar kimseciklere söyleyemediklerini “Üstad”ına anlatmak için duran, ileride ise söylediklerinden ihtiyaç sahiplerinin kendilerine yararlı bir şey bulmaları durumunda mesut olacağını söyleyen bir genç adam… “Yaşayan Necip Fazıl”, Salih Mirzabeyoğlu…
Necip Fazıl Kısakürek’in “Hakkımda yazılmış tek harika kitap,” dediği “Necip Fazıl”la Başbaşa” kitabının benim anladığım kadarıyla hikâyesi böyle…
Kitap, yazarının de belirttiği gibi “şöyle dedi”, “böyle yaptı” gibi “fotoğrafçılık” kitabı değil. 40 yıldır “her şeyi yerli yerine oturtacak, hesabını verecek, çilesini çekecek, neyin nasıl olduğunu gösterecek” bir gençlik bekleyen “Üstad”la, “yepyeni bir nesil sesi” olma mecburiyetini yerine getirmeye çalışan gencin bir araya gelişinin kıvılcımı…
Salih Mirzabeyoğlu da bu kitabın “doğrudan doğruya onun ağzından hakikatleri konuşturduğunu” söylüyor. Bu anlamda kitap hem Mirzabeyoğlu hem de Necip Fazıl hakkında diyebiliriz. Elbette ki Büyük Doğu ve İBDA hakkında da.
“Necip Fazıl’la Başbaşa”yı okurken “Üstad”ıyla genci, Necip Fazıl’la Salih Mirzabeyoğlu’nu konuşurken buldum ve bu “konuşmaya” dışarıdan bir dinleyici olarak dahil oldum.
Bir kitapta, kitap okurken aslında görmediğimizden, olan biteni duyduğumuzdan bahsedildiğini hatırlıyorum. “Necip Fazıl’la Başbaşa”, bu anlamda görmediğim, duyduğum bir kitap oldu.
Dava ve aşk
Okuyanların Necip Fazıl’la Mirzabeyoğlu’nun “konuşmalarından” nice mânâlar, anlayışlar çıkarmaları elbette mümkün. Ben ise bu iki isimden, bu kitaptan “duyduklarımı” aktarmaya, dikkatimi çekenleri paylaşmaya çalışıyorum.
Dikkatimi çekenlerden ilki “dava” mesela…
Hani bugün birçok şey gibi kirletilen kelimeden. Ahlak adına, hak-hukuk adına, sevgi ve iman adına içinde hiçbir şey bırakılmayan şeyden.
“Üstad”ıyla gencin “konuşmasından”, “dava” ile “aşkın” birlikte olduklarını duyuyorum:
“Davasına aşkla bağlı olanlar için her türlü terslik ve zıtlık, tesirinin müsbete döndürülmesi gereken bir aksiyona vesile olur ki, kendi oluş yolunun malzemesi ve sıçrama tahtası yapabilme işidir.”
Her türlü zorluk, kötü gün, “oluş yolumuzun malzemesi”, “sıçrama tahtamız” olmuyor mu?
Dostu, düşmanı yakından tanımaya bir vesile olmuyor mu?
Oysa bugünkü anlamıyla “dava”, adı kirletilen pek çok şey gibi servetine servet katmanın, bir yerden bir yere “sıçramanın” aracı; aşk ise paraya, ihaleye, arsaya, yani gerçek bir dava dışında her şeye duyulur olmadı mı?
Mirzabeyoğlu’yla Necip Fazıl’ın “konuşmasında” geçenden ne kadar da uzak…
Sevmek, bilmek ve anlamak
“Sevmek için bilmek gerek,” deniyor kitapta… Ve devam ediyor: “Nereden ve nasıl geldiklerini bilmeyenler, nereye ve nasıl gideceklerini de bilmezler.”
Mirzabeyoğlu eserlerinde teorik -ve de hayatta tatbik edilen- bir kavram olarak algıladığım “İslam’a muhatap anlayış”ta da çevreyi, dostu ve düşmanı tanımlarken bu ölçütün kullanıldığını okuyorum.
İslâma Muhatap Anlayış; yani “Mutlak Fikir”in tatbik fikri…
Hem “kendi”ni hem “çevre”yi tanımanın, nerede nasıl davranılacağının prensipleri…
Herkesi “Her şeyden önce ‘ben doğru olduğumu nereden bileyim?’” sorusundan pay almaya çağırdığı aynı isimli eserde de “İslâmi ölçüler yerli yerinde, ya ona bakan göz nerede?” diye yine bir soruyla “teorik bir dil”in nasıl kurulacağını anlatıyor Mirzabeyoğlu. Çünkü her mesele “İslâm’a muhatap anlayış”ın ifade ve teorisini gösterileceği bir yer olarak duruyor burada.
Bilmek için sevmenin gerekliliği konusunda ise sevginin mahiyeti özellikle belirtiliyor.
Başıboşluğa yer verilmiyor.
“Sevgilinin her sözüne 
hikmet gözüyle baktık
Başıboş yürüyene bin misliyle 
fark attık!”
Bu şiirden belki pek çok kişi pek çok anlam çıkarabilir kuşkusuz, ben ise “İBDA Mimarı”nın bu şiirinden sevmek için bilmek gerektiğini, bilmek için de çalışmak, anlamak, mücadele etmek, çile çekmek gerektiğini çıkarıyorum.
Kitapta geçen bir hikaye şöyle:
– Muhallebi çok güzel bir şey…
– Yedin mi?
– Yok, babam yemiş!
Bu hikaye benim aklıma en çok Üstad’a gösterilen ilgi dolayısıyla gelir. Mesela ‘Üstadsız ve Büyük Doğu’suz olmaz,’ dedin ve bu mevzuu derinlemesine bir tahlil ve terkib halinde anlattın. Muhatabının anladığı tek cümlecik ‘Üstadsız ve Büyük Doğu’suz olmaz.’ Bunu söyleyiverdikten sonra, onun okuma ve anlama zahmetine girmesine lüzum (!) yok. Sen ne olursan o da senin ‘gibi’n olarak aynı şey oluyor.
Ve ne laflar:
– Şu milleti bir türlü adam edemedik!’
Kendisi adam olmuş da, milleti adam edememiş; o adam olması gereken milletten değil.”
Hiçbir zaman taşın altına elini koymayan, ama sürekli eleştiren, kendini üstün gören insan tipinin net bir örneğini veriyor Mirzabeyoğlu, ki sadece o “mevsim”in değil her mevsimin adamı bu tipler üzerine çok şey yazılabilir. “Kaba softa ham yobaz” türünün kibir yönü ağır basan bu tipi siyaseten belli bir grubun değil her grubun içinden çıkabiliyor.
Fikir ve dava adamlığı
“Üstad”ının ve Mirzabeyoğlu’nun “konuşmasından” duyduklarıma, “Necip Fazıl’la Başbaşa”da bahsedilen, “dava adamı” ve karşısındaki “tehlikeler”den devam ediyorum.
Üç tehlikeli durumdan ilki “bir köşede pörsümek” tehlikesi.
“…Fikir ve dava adamı, devri daim makinesi gibi, kendi heyecanını kendi üretebilendir; etrafın ve şartların iteklediği, sonra pörsüyüp giden değil.”
Mirzabeyoğlu, “Necip Fazıl’la Başbaşa”da dava adamının özelliklerine de değiniyor bana göre.
Yıllar önce Kadrocuların dikkat çektiği “pesimizm” psikolojisini farklı bir açıdan yeniden okumuş olduğunu görüyorum. Şevket Süreyya, Kadro’nun ilk sayısında “pesimizm” tehlikesinden bahsederken şöyle yazıyordu: “Türkiye’de pesimizmin ilk kastı, inkılap heyecanınadır.”
Yani “pörsüyüp giden” değil, davaya ilk günkü heyecanıyla sarılan, doğrularıyla yaşayan ve o inançla savaşan olma durumudur dava adamınınki…
Mirzabeyoğlu’nun “Üstad”ından aktardığı ikinci nokta ise “muhatap ve ölçü” üzerine:
“Muhatabınız ve ölçünüz çevre değil, hep ‘olmanız gereken’ ve daha ileri basamaklar olmalı.”
“Pörsüme” tehlikesinde bahsettiği “etrafın ve şartların iteklemesi” durumu örneğindeki gibi…
Üçüncü uyarısı ise “zamanı israf etmeme şuuru”:
“Zaman, öldürmenin değil, yaşatanın zemini… Hemen olacakmış ve şu anı değerlendiremezsen olmayacakmış gibi, içinde bulunduğun anı değerlendirme, hiç olmazsa değerlendirememiş olmanın sancısını duyma şuuruyla, yavaş yavaş, kıvamını bula bula, hazmede hazmede, sıra ile oluş prensibi… Bizim şipşak fotoğrafçılıkla alakamız yok!”
Necip Fazıl’ın aktardığı bir hikâyeyle örnek veriyor Mirzabeyoğlu. Mısır’da 1939’da bulunan bir mabedin girişini tıkayan taş blok kaldırılıyor ve 7 bin senedir orada duran ve muhtemelen mabetten çıkan son kişiye ait olan bir çıplak ayak tabanı izi görülüyor. Bu haberden duyduğu heyecanla şöyle söylüyor:
“Dava 7 bin sene sonra doğacak bir günün suratına, tabanının izini basabilmekte.”
(Sürecek)


Bu yazı 577 kez okundu.

Tuğrul Çelik
SON EKLENENLER