• Çarşamba, Ekim 18, 2017

Yönetimde “erdem” aranıyor!

feyzullah
Feyzullah Budak
Temmuz18/ 2016

Birkaç haftadan beri yazı yazamıyorum. Çünkü, yaklaşan emekliliğim sebebiyle yoğun bir derlenip toparlanma, uzun bir memuriyet hayatının sonunda yapılması gereken düzenlemeleri tamamlayarak yeni hayata hazırlanma işleriyle meşgulüm. Gerçekten zormuş… Neredeyse iki aydan beri odamı toplamakla meşgulüm. Bunca yılın birikimini, emeklilik döneminde ihtiyaç duyacağım her şeyi daha rahat bulabilmek için düzenli bir şekilde paketleyip, kolileyip, uygun bir yere nakletmek başlı başına zor bir işmiş.
Namusumla, onurumla yaşadığım 42 yıllık kamu hizmeti dönemini geride bırakıyorum. Bu hizmet sürecine Sivas SSK Bölge Müdürlüğü’nde başladım. Kariyer mesleğim olan Maliye Bakanlığı Muhasebat Kontrolörlüğü ile devlet terbiyesinin temel edinimlerini bu kariyer mesleğimde kazandım. İlerleyen yıllarda Türkiye’nin en büyük kamu fonu olan Kamu Ortaklığı Fonu’nun Daire Başkanlığını ve uluslararası bir Üniversitenin (Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi’nin) bütçesini yıllarca yönettim, tüm ihalelerine komisyon başkanlığı yaptım. Bu arada Kırgızistan Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı gibi hem Türkiye’deki maaşımı ve hem de dolar üzerinden yurtdışı geçici görev harcırahını aynı anda aldığım yüksek gelirli görevler yaptım.
Bu ayrıntıları anlatmamın sebebi şu; tüm bunlara rağmen, yani yıllarca büyük bir kamu fonunu, uluslararası bir üniversitenin bütçesini ve tüm ihalelerini yönetmiş olmama rağmen, memuriyetim süresince yüksek gelirli görevler yapmış olmama rağmen, hayatımı devam ettirebilmek için emeklilikten sonra da bir iş bulup aynı şekilde çalışmaya devam etmek zorundayım.
Eline bir kamu yetkisi geçirince bunu kendi çıkarları için kullanarak, oğullarını gemi filosu sahibi yapanlar…
Oğullarının evine istiflediği milyonları muhtemel bir baskın korkusuyla başka yerlere naklederek sıfırlamak için sabahlara kadar çaba sarf edenler…
Her kamu hizmetinden kendisi için bir çıkar sağlama peşinde koşarak elbise torbalarında, çikolata kutularında rüşvetler alıp, bunları gardrop diplerine saklanan ayakkabı kutularında istifleyenler…
Evlatlarını yedi çelik kasalı ve para sayma makinalı yatak odalarında uykuya yatıranlar…
Ve tüm bunların üzerini siyasi ayak oyunlarıyla örtmüş olmaları sebebiyle bugün insan içine çıkamaması ve insanların yüzüne bakamaması gerekenler….
Acaba benim hikayemde sizleri utandırması gereken bir mesaj görüyor musunuz?
Yukarıda saydığım yolsuzluklar sadece sorumlularının günahları olmaktan ibaret kalsaydı mesele yoktu. Çünkü elbette büyük hesap sorucu bunların hesabını onlardan soracaktı. Ama bu süflilikler güzelim ülkemizi bitiriyor. Çiviler yerinden çıkıyor. Toplum ve devlet temellerinden sarsılıyor. 42 yıllık kamu hizmetimi tamamlayıp emeklilik dönemime adım atarken yaşamakta olduğum en büyük ıstırap budur. Türkiye’de devlet yönetimi “erdem” anlayışını kaybetti. Devletin ve toplumun ne hale geldiğine hiç bakılmaksızın, kamu gücünün istismarı ile zenginleşmek, mal-mülk ve makam sahibi olmak ve bunları korumaya devam edebilmek marifetten sayılmaya başladı. Yeni nesiller, tüm bu süfliliklerin marifet sayıldığı bir ortamda yetişiyor ve en büyük tehlike de burada yatıyor.
Devleti yönetenlerin tüm dikkatleri ve tercihleri bu yöne odaklı olduğu için yapılması gereken devlet işleri doğru dürüst yapılmıyor. Doğru-dürüst yapılmayan işler sebebiyle devlet ve toplum temellerinden sarsılıyor ama kimse bunun farkında değil.
Şimdi size ülkemizdeki bir tek günün ahvalini ve dolayısıyla ülkede gelinen noktayı göstermek için şu an elimde tuttuğum bir tek günlük gazeteden (12.07.2016 tarihli Hürriyet Gazetesinden) bazı başlıklar sunacağım.
Baş sayfanın en tepesinde, gazetenin adının da üstünde yer alan bir haber: Şampiyona Fark Attık. Ama kupada değil parada. Avrupa Şampiyonası’nda Türk Milli Takımındaki bazı futbolculara ödenen prim 650’şer bin Euro’yu bulurken, şampiyon olan Portekizli oyuncular 275’er Euro prim alabildi.
Bu haber için ne denebilir ki? Türkiye’yi yönetenler öyle paralarla uğraşıyorlar ki, bu rakamlar onlara anormal gelmiyor! Öyle olaylarla uğraşıyorlar ki, bu olaydaki anormallik onları rahatsız etmiyor. Ne derecede yoksul, ne derece zaruret içerisindeki bir toplumun parasını nasıl çar-çur ettiklerinin farkında bile değiller.
Baş sayfada sol üst köşeden bir haber: Başbakan Yıldırım AKP Siyaset Akademisi’ndeki ilk derste konuştu; “Irak, Mısır ve Suriye ile kavga için çok neden yok”
Bir Başbakan’ın Siyaset Akademisi gibi bir yerde ettiği şu lafa bakar mısınız? Ne demek “kavga için çok neden yok”? Yani “çok neden yok” ama “biraz neden var” öyle mi? Yani biz şimdi “çok neden olmadığı için” kavga etmeyecek miyiz? Yoksa “biraz neden olduğu için” bu nedenlerden dolayı kavga edecek miyiz? Bu nasıl laf? Bu lafı söyleten kafanın idraki ile devlet yönetilir mi?
Hemen onun altında başka bir haber: Bahoz Bilgisi Henüz Teyit Edilmiş Değil. Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, PKK yöneticisi terörist Fehman Hüseyin’in öldürüldüğü bilgisinin henüz teyit edilemediğini söyledi. Bahoz Erdal lakaplı Fehman Hüseyin’in Suriye’de öldürüldüğüne ilişkin, haber ve istihbarat kanallarından bilgiler geldiğini doğrulayan Kurtulmuş, ‘Ancak teyit edilmiş değil, resmi açıklamamızı bilgiler teyit edildikten sonra yapabiliriz’ dedi.
Bu konuda söylenecek çok söz var ama aynı gazetenin 4. sayfasında Ahmet Hakan güzel bir özet yapmış.
Bakın ne diyor; “Cumhurbaşkanı “henüz teyit etmedik” diyor. Hükümet Sözcüsü “henüz teyit etmedik” diyor. Ve böyle bir ortamda… kimse çıkıp devletin resmi ajansına… resmen teyit edilmemiş bir bilgiyi ne diye süper kesin ifadelerle haberleştiriyorsunuz diye sormuyor. Bahoz öldürülmediyse… Bu PKK’ya moral olmayacak mı? Halkın güveni sarsılmayacak mı? Böyle ciddiyetsizlik olur mu?
Baş sayfanın sol alt köşesinde küçük bir haber: “Koylar Boşaltıldı. Sahil Güvenlik ekipleri Marmaris’te Cumhurbaşkanlığı konutunun bulunduğu Okluk Koyu, İngiliz Limanı ve Değirmenbükü mevkisinde demirli bütün yatları dışarı çıkardı. Başka koylara gitmeleri istenen tekne sahiplerine bir gerekçe gösterilmedi.”
Nedense ancak “devlet terörü” veya “resmi terör” ifadeleriyle tanımlanabilecek bu haberi okuyunca aklıma geçen hafta “Down Street 10 numara”daki evinin önünde basın toplantısı yapan İngiltere Başbakanı geldi. Evvelki hafta İngiltere’de, AB bünyesinde kalıp kalmamayı belirleyecek olan bir referandum yapıldı. Bu referandumda İngiltere Başbakanı “AB bünyesinde kalınması” için kampanya yürüttü ama yapılan referandum sonucunda İngiliz halkı tercihini AB’den çıkılması yönünde kullandı. İngiltere Başbakanı, AB bünyesinde kalınması gerektiğine inanan bir siyasetçi olarak AB’den çıkış sürecini yönetmesinin doğru olmayacağı, bu sürecin buna inanan bir siyasetçi tarafından yönetilmesi gerektiği ve bu sebeple görevinden istifa edeceği açıklamasını Londra’daki herhangi bir sokak üzerinde dizili evlerden birisi olan konutunun kapısı önünde yaptı ve sözlerini bitirince de yanında duran eşinin elinden tutarak evine girdi. İşte böyle bir dünyada biz, sırf Cumhurbaşkanlığı yazlık konutu o koyun yukarısında bir yerde olduğu için o koydaki bütün yatları hiçbir gerekçe göstermeksizin devlet zoruyla oradan çıkartıyoruz ve bu da herkese normal geliyor.
Onun hemen sağında yine küçücük bir haber: TOKİ Başkanı “Suriyeli’ye parasız ev vermeyiz” dedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Suriyelilerin gerekirse boş TOKİ konutlarına yerleştirilebileceğini” söylemesinin ardından, TOKİ Başkanı Ergun Turan, “Henüz bize verilmiş bir görev yok. Kimseye bedava konut yok” dedi.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Bu ülkedeki konut problemi olan asli vatandaşların buna ne diyecekleri sorusu bir yana, Cumhurbaşkanının bu açıklamasına karşılık bir kamu görevlisinin bunu söyleyebildiği bir ülkede dokunulmazlık zırhı ve milleti temsil sorumluluğu olan siyasiler o cumhurbaşkanının her dediğine nasıl boyun eğiyorlar?
Onun da sağında baş sayfanın en altında yine küçük puntolarla verilen küçük bir haber: “4 Ayda 5 Saldırı. Fikret Mualla’nın Tuvalini Kırdılar. İstanbul Aşığı Ressam Fikret Mualla’yı İstanbul resimlerinden birine bakarken anlatan Kadıköy Yoğurtçu Parkı’ndaki heykeli önceki gece Vandalların saldırısına uğradı.”
20 yıldan beri Başkent Belediye Başkanlığı yapan şahsın bir başka heykel için “Tükürürüm böyle sanata” dediği, Başbakan’ın bir başka heykel için “ucube” dediği bir ülkede böyle bir olayın olması da ve bu olayın sayfa altında küçük bir haber olarak geçmesi de artık kanıksanıyor.
Baş sayfanın en altında sağ köşede yan yana 3 ayrı başlık kutusu:
1. Şanlıurfa’da üstünü aratmayan genç, 3 polisi şehit etti.
2. Kalaşnikoflu infaza katılan IŞİD’li iyi halden tahliye edildi.
3. 19 yüksek hakimden “Yandaş Yargı” protestosu.
Bunlar bir tek günlük gazetenin sadece ilk sayfasında yer alanlar. Ama durumu anlamak için yeterli değil mi? Türkiye’nin bu zulümden kurtuluşu, toplum katmanlarının ülke yönetimindeki bu anormallikleri görüp, kavramalarına bağlı…


Bu yazı 114 kez okundu.

Feyzullah Budak
SON EKLENENLER