Üçüncü Dünya ülkelerindeki radikal, Şeriatçı, katliamcı hareket ve rejimleri Batı’dan savunmanın 1960’lara kadar giden bir tarihi var. Fanon’un, Yeryüzünün Lanetlileri’ni yayınladığı, Cezayir’de çarşafı ilericilik olarak sunduğu, “şiddetin arındırıcılığı”nı coşkuyla savunduğu bir dönemdi bu. Meşhur Fransız varoluşçu Sartre da Fanon’un tezlerini coşkuyla sahipleniyor, hatta onun kitabına önsöz yazarak bu ortaklığı taçlandırıyordu.
Bu Batılı sol çevreler açısından Batı, tüm kurumlarıyla beraber en büyük düşman olduğu için, emperyalizme, sömürgeciliğe karşı çıkan ya da çıktığını söyleyen her hareket ve rejim de “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla savunuldu. Hatta birkaç adım daha öne geçtiler ve bunların tümünü ayırt etmeksizin kutsadılar.
Kamboçya halkın dörtte birini öldüren Kızıl Kmerler’in lideri Pol Pot ve yakın çevresinin 1950’lerde Paris’te eğitim alırken Fransız komünistleri ile Satre’dan etkilenerek ideoloji oluşturmaları önemli bir örnektir. Fanon, Satre ve Mao’nun tuhaf bir sentezinden tarihin en büyük soykırımlarından biri doğmuştu! Fakat bunlar olurken Sartre ve diğerleri, Paris’te Champs-Élysées kafelerinde takılmaya devam ediyordu. Ultra radikal fikirlerini binlerce kilometre ötedeki gariban bir halk üzerinde uygulanırken izlemek, kimisi için soğukkanlı bir entelektüel acımasızlığın laboratuvar gözlemi, daha vicdanlı ve samimi olanlar için hayal kırıklığıyla yapılan bir özeleştiri süreci olacaktı…
Aynı durum, 1979 İran Karşıdevrimi öncesinde bu defa yine bir Fransız solcusu olan Michel Foucault’nun şahsında tekrarlandı. Foucault, Batı’nın her şeyine karşı bir radikalliği temsil ediyordu. Sadece hapishane değil, kışla, hastane, okul vs. her şey, onun için yıkılması gereken iktidar biçimleriydi. 1978’de İtalyan gazetesi Corriere della Sera’nın muhabiri olarak İran’a gitti. Burada aradığı radikalliği İslamcılarda bulduğunu hissetti ve Humeyni’yi, mollaları coşkuyla savundu. Humeyni’nin Paris’te beslendiği ve İran’a gönderilmek üzere olduğu günlerde Foucault’nun radikalliğinin Fransız istihbaratı tarafından bir güzel kullanıldığını iddia etmek hiç de abartılı olmayacaktır. Ne de olsa siyaset tesadüfleri sevmez.
Sonuç, İran’da solun ezilmesi, idamlar, kadınlar başta olmak üzere halkın 47 yıldır Orta Çağ karanlığına gömülmesi oldu. Ve yine elbette bunun acısını çekenler, Foucault veya bir başka Batılı solcu, sistem karşıtı, sömürgecilik düşmanı, fikirlerini savunmada coşkulu, gariban halkın acılarına karşı soğukkanlı entelektüeller olmadı.
Gerçekte sömürgeci ya da oryantalist bakış açısını eleştirenler, ironik bir şekilde; sömürge halklarının “radikal, sistem ve sömürgecilik karşıtı” hareketler ve devletler elinde ezilmesine, katledilmesine, Şeriata mahkum edilmesine destek olarak, hiç olmazsa sessiz ve acımasız bir soğukkanlılıkla kobay muamelesi yaparak en sömürgeci ve en oryantalist tavırları aldılar.
Her ne kadar Türkiye Fransa, İstanbul da Paris değilse de bizim solcumuzun, sömürgecilik ve Batı karşıtımızın buradan İran’daki son olayları “ama ABD, ama Pehlevi” vs diyerek mollaları desteklemesi de bizimkilerin de felsefi derinlik açısından değil ama vicdani ve ahlaki sığlık açısından küçük Sartre’lar, şark Foucault’ları, Doğulu oryantalistler olmalarına neden oluyor.
Önce vicdan ve ahlak.
Kendin için istemeyeceğini başkaları için önerme!

