Geçen hafta ilginç bir olay yaşandı Silivri’de. Müvekkillerini ziyarete giden Baver Karakuş isimli bir kadın avukat, sosyal medyada İsmail Saymaz ve Ruşen Çakır yüzünden uğradığı mağduriyeti açıkladı. Yaşananlar gerçekten garipti.
İsmail Saymaz ve Ruşen Çakır, Silivri Cezaevi’nin yüksek profilli siyasi tutuklularının bulunduğu 9 numaralı blokuna geliyorlar. Kendi ifadeleriyle “bir arkadaşlarını” ziyaret ediyorlar. Sonra cezaevinden çıkıyorken, Ruşen Çakır nizamiyedeki emanet bölümünden avukat hanımın araba anahtarını da alıyor. Kendi ifadesine göre o anahtarın kendisinin olmadığını da biliyormuş. “Belki İsmail’indir” diye almış.
Bir insan kendisinin olmayan bir anahtarı niye alır? Çok garip. Ruşen Çakır’a göre İsmail Saymaz ile arabaya binince, “İsmail bu anahtar senin mi” diye sormuş. O da “hayır” demiş. Ama olayı sallamamış. Anahtarı cebine atmış, özel şoförüne, bas İstanbul’a, demiş.
Kadın, görüşten çıktıktan sonra anahtarını başkasının aldığını öğreniyor. Kamera görüntülerinden bu kişinin Ruşen Çakır olduğu anlaşılıyor. Avukat hanım, orada ziyarette olan Mustafa Balbay aracılığıyla Ruşen Çakır’a telefonla ulaşıyor. Ruşen Çakır yine sallamıyor. Oraya dönemeyiz, Maslak’a gelsin, bizim merkezden alsın minvalinde bir şeyler saçmalıyor Mustafa Balbay’a. “Sakın telefon numaramı o kadına verme” diye de tembihliyor.
Neyse olay büyüyor. Kadına bir şekilde saatler sonra anahtar ulaştırılıyor. Ruşen Çakır ise anahtarını alıp götürdüğü ve saatlerce Silivri’de beklettiği avukat ile dilediği şekilde muhatap olmamayı başarıyor. Kurye, şoför falan kim varsa artık onlar ile sorun çözülüyor. Ama hiç kimseyi, hiçbir şeyi, en ufak etik ve nezaket kuralını önemsemeyen kibir tanrımız için işler tersine dönüyor. Çünkü avukat hanım, dişli bir sosyal medya kullanıcısı çıkıyor. Hiçbir şeyi sallamayan Ruşen ve İsmail ise gecikmeli de olsa açıklama ve özür metni yayınlıyorlar.
Ruşen’in metni yine kibir yumağı. Özür için beklemiş çünkü kimin kendisine saldırmak için fırsat kolladığını görmek istiyormuş. Vay be! Ne büyük bir deha (!), ne vakur (!) bir tavır!
Neredeyse iki sayfalık açıklama ise şöyle bitiyor: “Ama bu olaydan hareketle beni yıldırmak isteyen fırsatçılara, kendilerine boyun eğmeyeceğimi bir kere daha hatırlatmak isterim.”
Başkasının anahtarını bilinçli olarak alıyor. Anahtarı bilinçli olarak geri götürmüyor. Anahtarın sahibinin telefonlarına bilinçli olarak çıkmıyor. Kısacası bilinçli ve küstah bir tavırla hiçbir şeyi sallamıyor. Ama birileri tepki gösterince de yine mağdur o oluyor, “boyun eğmeyeceğim” diye efeleniyor. Tipik bir AKP’li, tipik bir Kürtçü, tipik bir liboş. Hep mağdur, hep küstah, hep zeytinyağı.
Bu olayın patlak verdiği sabah Ruşen Türkiye’yi tehdit eden bir açıklama yapmıştı. Suriye’de SDG yenilirse, zincirleme etki olurmuş, Türkiye de birbirine girermiş.
Ben bu açıklamayla ilgili bir tepki ve tartışma olur derken, çok garip bir anahtar meselesi ile Ruşen gündeme geldi. Nereden tutsan elde kalan, saçma sapan bir olay. Herkes haklı olarak olayın garipliğini ve Ruşen ile İsmail’in küstahlığını sorguladı. Pek çok soru gündeme getirildi.
Oysa asıl sorulması gereken sual yanıtsız kaldı. Türkiye’de AKP adaletsizliği, AKP rejiminin ajanlarının fütursuzluğunu o kadar kanıksamış ki; böylesi bir olayda ortaya çıkması gereken en basit soru kimsenin aklına bile gelmiyor.
İsmail Saymaz ve Ruşen Çakır nasıl Silivri’de bu kadar kolay ziyaretler yapıyor? Kimden izin alıyorlar? Kimi ziyaret ettiler? Görevleri neydi?
Bu isimler avukat değil. Avukatların görüşme yapma hakkı var. Tutuklulardan herhangi birinin akrabası değiller. Tutuklunun bir arkadaş bildirme hakkı var. O kontenjandan da değiller.
Geriye tek bir seçenek kalıyor. Adalet Bakanlığı’ndan özel izin ile milletvekilleri, diplomatlar, insan hakları örgütleri temsilcileri ve çok nadiren, bazen gazeteciler de cezaevinde ziyaret düzenleyebiliyor.
“Ya işte İsmail ile Ruşen bir şekilde izin almış, ne karıştırıyorsun? Gazetecilerin haber alma hakkına karşı mısın?”
Hayır böyle bir itirazı kabul etmiyoruz. Sabahleyin PKK adına tüm Türkiye’yi tehdit eden adam, akşam Adalet Bakanı’nın özel izniyle Silivri’nin ağası gibi takılıyorsa, bu işte bir bit ve MİT yeniği ararız.
Bir isim Ruşen, diğeri İsmail ise, kimse bize gazetecilik palavrası sıkmasın. İsmail Saymaz’ın Fethullahçıların kanatları altında kariyerine polis muhabiri olarak başladığını ama aslında muhabir değil adeta muhbir olduğunu biraz arşiv karıştıran herkes bilir. Radikal gazetesindeki “Ergenekon Terör Örgütü” temalı yazılarına bakın. İsmail’in yazılarının, aynı gün Zaman gazetesi ve bütün yandaş medyada çıkan, sözde farklı gazetecilerin imzasını taşıyan, iftira ve kara propaganda dolu polis bültenlerinin birebir aynısı olduğunu görürsünüz. En basit imla ve yazım hatalarına kadar…
İsmail Saymaz muhalif değildir. Gazeteci değildir. Muhabir değildir.
O, tıpkı Ruşen gibi; görevlidir, muhbirdir, muhaberattır.
Gelelim Ruşen Çakır’a. Bu isim medyada karanlığın adıdır. Başından beri AKP’lidir. Başından beri PKK yanlısıdır. Başından beri Amerikancıdır. AKP’nin kuruluş sürecindeki en önemli “fikrî” çalışmalar kendisine aittir. Aynı anda hem AB fonu hem ABD fonu hem İBB fonu hem AKP-MİT torpili kovalayabilecek bir rahatlığa ve hareket serbestliğine sahiptir. Ve bu ismin Silivri’de bu kadar fink atması yine muhabirlik ile değil ancak muhaberat ile MİT ile açıklanabilir.
MİT kuryesi, Apo’nun manevi evladı, Bahçeli’nin en favori Kürtçüsü Sırrı Süreyya öldü ya. Kuryelik, iknacılık, ayakçılık işleri bu ikisine düştü demek ki.
İsmail ve Ruşen, “bir arkadaşı ziyaret ettik” diyor. İsim vermiyorlar. Anlaşılan Adalet Bakanı’nın özel izniyle bu ziyareti gerçekleştirmişler. Sosyal medyada ise İBB Medya Sorumlusu Murat Ongun’u ziyaret ettikleri iddiası var ancak bunu bilemiyoruz.
İsmail Saymaz, mart ayında gözaltına alınmıştı. Sözde Gezi Terör Örgütü isimli AKP kumpası bir soruşturmadan. Sonra bırakıldı adli kontrol ile. Ancak kendisi hakkında soruşturmanın takipsizliğe uğradığı bilgisine sahip değiliz.
Ruşen Çakır ise kasım ayında Soner Yalçın ile gözaltına alınmıştı. Ve yine AKP kumpaslarıyla kurgulanan İBB Örgüt davasından şüpheliydiler. Suçlama, Murat Ongun’dan fon almalarıydı. Sonra ikisi de adli kontrol ile serbest bırakıldı. Ruşen ise AKP medyasının Soner’e torpil yaptığını iddia ederek, olayın yandaş medyada ele alınış tarzını eleştirdi.
Meğer derdi “en büyük torpilli ben olmalıyım”mış. Bunların nasıl bir “torpili” var ki, siyasi tutukluların bazen aileleri bile yaşanan sürgünlerden, haksızlıklardan dolayı yakınları ile görüşemezken, Adalet Bakanlığı’ndan süper izinlerle Silivri’de mesai yapabiliyorlar?
Hakikaten çok garip. İsmail güya “Gezi Terör Örgütü” şüphelisi, Ruşen ise “İBB Örgütü”. Ben bu dosyaları kumpas olarak görüyorum zaten ama kumpasın kendisi zaten bu tür tescilli muhaberat elemanlarının “şüpheli” sıfatıyla dosyaya dahil edilmesi. Doğu Perinçek eliyle “Ergenekon Kumpasının” kurgulandığını hepimiz biliyoruz. Ergenekon İddianamelerindeki sözde “delillerin” önemli bir kısmı Doğu Perinçek’in evinde ve İşçi Partisi binalarından derlenmişti Fethullahçı savcılar tarafından. Ve yine RTE ile Fethullah bozuşunca, hapisten çıkan paşalarımızın susturulması ve AKP muhalifi çizgiye devam etmemesi için en önemli görevi Doğu Perinçek üstlenmişti. “RTE artık milli oldu” bahanesiyle ultra Tayyipçiliğe başlamıştı.
Ruşen ve İsmail güya “şüpheliler”, AKP’nin hukuk aleminde. Ama anlaşılan şüpheli oldukları dosyadan tutuklu olan isimlerle Adalet Bakanlığı özel izniyle görüşme yapıyorlar. Hayırdır? İtiraf ve ikna turları yapsınlar diye mi bunlar alınıp, sonra bırakıldı Akın Gürlek tarafından?
Ruşen zaten hep Tayyipçi hep Apocudur. Kendini gizlemek değil, gizlememek onun görevi. İsmail ise biraz daha teatral biri.
Nihayetinde şunu herkes bilsin, Silivri’de bunların ziyaretine gittiği tutuklular özellikle dikkat etsin: Adalet Bakanının özel izniyle üstünüze salınan bu tipler ne muhaliftir ne gazeteci ne muhabir! Nasihat, muhaberat, ikna elemanı bunlar!

