Okan’la ne zaman tanışmıştım?
Bu sorunun bir cevabı yok bende.
Çünkü O hep vardı.
***
30 Ocak 2000 tarihinde Türk Solu hareketini başlatırken yanımdaydı.
O’nu toprağa verdiğimiz güne kadar da hiç ayrılmadı.
Öyle ki hastanede, O yoğun bakımda içeride yatar biz dışarıda O’nu beklerken bile sanki büroda diğer odada gibiydi…
Türk Solu’nun son büyük toplanması hastanedeydi.
Ve hep olduğu gibi O da yine bizimleydi.
***
Türk Solu, devrimci bir hareket.
Deniz Gezmiş’lerin mirasçısıyız ve onların ettiği yemini ederek gireriz harekete:
“Biz devrimciler olarak…
Sayımızın azlığına, düşmanın çokluğuna bakmadan, bıkmadan, yılmadan, yorulmadan
Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye için bizi mahvetmek isteyen emperyalizme, bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı, son nefesimize kadar mücadele edeceğimize, devrimci şerefimiz üzerine ant içeriz.”
Herkese nasip olmazdı bu yemini tutmak.
Okan, andını tuttu.
Son nefesine kadar.
***
Okan kimileri için bir görev adamıydı.
Elbette öyleydi.
Ne iş verirsen ver, yapardı.
Yazı mı yazılacak, oturur yazar.
Kitap mı çıkartılacak, oturur hazırlar.
İl dışına çalışmaya mı gidilecek, neresi olduğu fark etmez, o akşam bavulu hazırdır.
Yük mü taşınacak, palet mi yapılacak, taşır.
Abonelere mi gidilecek, gider.
Nöbet mi var, tutar.
Aylarca bir ilde bir büroyu tek başına beklemek mi, bekler.
Kavga mı var, oradadır.
Paramız mı yok, olsun idare eder.
Yorgun mudur, dayanır.
İşin büyüğüne küçüğüne bakmaz, kendi kapasitesinin yetip yetmeyeceğine de, hoşuna gidip gitmeyeceğine de, iş varsa birisi onu yapacaktır, ona düştüyse demek ki o yapacaktır.
Bu kadar basittir hayat.
Madem ki seçimini devrimcilikten yana yapmıştır, iş orada bitmiştir.
Mesele sonsuza dek kapanmıştır.
Her devrimci adayının beynini kurcalayacak şeytana kapıyı kapatmıştır ve andını bozanlar hayatta hiçbir zaman huzur bulamazken o hep devrimci huzurla yaşamıştır.
***
Cezaevine gönderdiği bir mektubunda şöyle yazmıştı:
“Bizim ailede öyle doğum günü kutlama geleneği falan yoktu. Sonradan yeğenlerle falan kutlanmaya başlandı. Hatta ben ilk doğum günümü sizlerin arasında kutlamıştım. O gün çok anlamlı gelmişti bana. Ailemin dışında ikinci bir aileye kavuşmuş gibi hissetmiştim. Sonrasında da bu böyle sürüp gitti.
Sen içerideyken bile bizleri hiç unutmadın. Özel günlerimizde hep hatırladın, kutladın. Bizi hep iyi hissettirdin, hep özel hissettirdin. Beni bu güzel aileye kattığın için sana hiç teşekkür edemedim. Bizi sıradan insanlardan ayırıp devrimci birer nefer yaptın. Yaptığımız, yazdığımız, söylediğimiz her şeyin tarihte aksetmesini sağladın. Hayatımıza çok büyük bir dava, çok büyük bir anlam kattın.
Hem kendi adıma bana kattığın tüm güzel şeyler için hem de ülkemize, Atamıza karşı sorumluluğunu yerine getirmek için çektiğin cefaya, ayrılığa, hasrete sonsuz teşekkür ediyorum.”
Bu mektubu bana İzmir’den yollamış, demek görev yeri o gün İzmir’miş.
Hayatının özeti bu mektuptur.
Devrimci olmuştu, mutlu olmuştu.
Hayatın anlamını ünvanlarda, koltuklarda, maaşlarda, garantili yaşamlarda bulanlardan değildi kısaca.
Reddettiği düzenin adamı olmayacaktı.
Olmadı da.
***
Türk Solu yola koyulduğundan beri Okan hep vardı.
Hiçbir zaman ön planda olmadı.
Sessiz karakterine uygun bir sıra neferiydi.
Onu en son tanıyanlardan Sırrı Er bunu harika anlatmış:
“Bazı insanlar vardır kalabalıklar içinde fark edilmezler ama yokluklarıyla bir boşluk açarlar. Gürültü yapmazlar, kendilerini öne çıkarmazlar, fakat çekildiklerinde geriye sessiz bir eksiklik kalır. Okan İşbecer işte böyle bir insandı.”
Şimdi tam olarak o sessizliğin içindeyiz ve bir muhasebe yapıyoruz.
30 Ocak’ta Türk Solu hareketi 26. yaşına basacak.
Her yıl 30 Ocak paylaşımını Okan hazırlardı.
Bu yıl o hazırlamayacak.
Birlikte değilsek eğer, her 30 Ocak’ta mutlaka arar, kutlardı.
Bu yıl arayamayacak.
Bu 30 Ocak ilk defa onsuz olacak.
26 yıl hiç kolay geçmedi.
Büyük bir kavga ile, can pahasına kurulan bir hareketiz.
AKP’sinden PKK’sına kadar etrafımız hep güçlü ve kalabalık düşmanlarımızla çevrili oldu.
Günü geldi canımızı almak için saldırdılar, Okan kafasını satırlara uzatmakta tereddüt etmedi.
Dost diye bildiklerimiz zoru görünce bizi tanımaz oldu.
İçimizden kimileri firar etti.
Kimileri hep uzaktan seyretti.
Kimileri adı ile vardı da canı ile yoktu.
Ama Okan hep vardı.
Türk Solu onun ailesiydi ve bırakmazdı.
Nâzım’ın şiirlerindeki halktandı O, inandığı davayı bırakmayanlardan.
Ve en önemlisi inandığı insanı bırakmayanlardan.
***

Türk Solu her 14 Şubat’ta Babürlüler gününü kutlar.
Çünkü 14 Şubat bizim için Sevgililer Günü değil Babür’ün doğum günüdür sadece.
Babürlü olmak ne demektir bir tek biz biliriz.
Pirim Kadirov’un Son Timurlu adlı destansı romanı Babür’ü ve Babürlüleri anlatır.
Yıllar önce bir yazımda şöyle demişim:
“Aşkın ilk kanununu daha babasını kaybettiğinde, tüm devletin yükünü 13 yaşında omuzladığında öğrenmişti, asla yıkılmamak.
O kendisi için değil bir davayı yaşatmak için vardı.
Ve bu yolda kendi varlığını davasının varlığına feda etmek tek yoldu.
Demek ki aşkın ikinci kanunu feda etmekti.
Tarihin en zorlu devlet kurma sürecine atılan bu küçük ama yürekli çocuk büyüdükçe değişmeyen bir kişilik yarattı.
Aşk aynı zamanda inandığı yoldan dönmemekti.
Aşk sözünün eri olmak ve sözünü tutmaktı.”
İşte bu nedenle biz kendimizi Babürlüler olarak görürüz.
Babür’ün imparatorluk kurma hikayesi öyle sancılı olmuştur ki:
“Babürlü erkekleri ise her yıkılışta ayağa kalkar ve zor durumdaki devleti bir daha kurarlardı. Devletin ilk kurucusu Babür, kaç defa tahtını kaybetmişti ama fedakar bir avuç insanla yeniden kurmuştu devletini.”
Okan, beni yalnız bırakmayan, bana inanan o bir avuç insandan biriydi işte.
Son Babürlülerdendi.
***
Espina da onu en geç tanıyanlardan, Türk Solu hareketine en son dahil olanlardan ama nasıl hissetmişse şöyle yazmış:
“Kalabalık dağılınca da aynı yerde duranlardan…
Sessiz kaldığı yerde bile tarafı belliydi.
Çünkü Okan yönü şaşanlardan değildi.”
Etraf kalabalıklaşınca öylece geride sessizce beklerdi.
Ve kalabalığın her dağılışında yanımdaydı.
Hani iyi gün dostu, kötü gün dostu derler ya, o iş öyle değildir. Kimileri kötü günde bırakır sizi, kimileri ise kötü günlerde yanınızda olur da sonrasında bırakır.
Okan için iyi gün kötü gün yoktu, her gün aynıydı onun için ve her gün yanımdaydı.
Gerçekten de yönü hiç şaşmazdı.
Hep doğru tarafta ve doğru yerde olurdu.
26 yıllık siyasi yolculuğumuzda hep doğru siyasetin yanındaydı. Benim yanımda olduğu için, bana bakarak değil ama.
Siyasi kavrayışı benimki kadar netti, dostu düşmanı anında anlar, neyi destekleyip neye karşı çıkacağını tespit eder, elinden geldiğince yerine getirirdi.
***
Okan gibi yaşamak herkese nasip olmazdı.
İstediği gibi, inandığı gibi yaşadı.
Başkalarının inandığı, inandırdığı hayatı yaşamadı.
Dosdoğru bir hayat.
Kendisi için doğru bir hayat, başkaları için değil.
Bir insan daha ne isterdi ki?
O sadece ve sadece Türk Solu için yaşardı.
Kimileri düzenli bir maaş isterdi, Okan için para anlamsızdı.
Kimileri bir güvence isterdi, Okan buna gülerdi, hayatın güvencesi mi olurdu.
Ve işte hayatın gerçekten bir güvencesi yoktu.
Ölüm bir gün gelir sizi bulurdu apansız.
Ölüme çare yoktu.
Sonunda nasıl yaşadığınız kalırdı geriye:
İnandığınız gibi mi, and içtiğiniz gibi mi…
***
Türk Solu’nun ilk kaybı Erkin’di.
Bizi bırakıp gittiğinde henüz 23 yaşındaydı.
Okan ise onun yaşadığının iki katı kadar yaşadı.
Erkin’in mezarı başında verdiğimiz sözü tutarak ayrıldı aramızdan.
Ali, güzel yakalamış aradaki bağlantıyı; Erkin’i Edirne’de vermiştik toprağa Okan’ı ise Kars’ta.
Edirne’den Kars’a…
Türk Solu’nun iki kaybı, ülkenin iki ucunda nöbet tutuyor adeta.
Onlarla birlikte Türk Solu idealleri toprağa tohum olarak düşüyor.
Bir gün elbet çiçek de açacak!

