Herkes bir yerlere yetişiyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor.
Sabah alarm çalıyor. Daha gözümüzü açmadan bir yarışın içinde güne başlıyoruz. Ama kime karşı koştuğumuzu bilmiyoruz ve oldukça geç kalmış hissediyoruz. Yatağı toplarken bile acele ediyoruz. Sanki yastık bizden performans raporu isteyecek.
Otobüse yetişiyoruz, işe yetişiyoruz. Mesajlara yetişiyoruz, bildirimlere yetişiyoruz. Ama bir tek kendimize yetişemiyoruz.
Gün içerisinde en çok kurduğumuz cümle şu: ‘’Çok yoğunum.’’
– Ne yapıyorsun?
– Koşturuyorum…
– Nereye?
– Valla…
Garip bir çağdayız. Herkes bir şeylere yetişiyor ama hiçkimse “vardım” demiyor. Çükü vardığımız yer hemen eskiyor. Hedefe ulaşınca sevinemiyoruz; yeni hedef yükleniyor. İnsan değiliz de görev güncellemesi alan uygulamayız sanki. Bir kahve içiyoruz, dinlenmek için değil ayakta kalmak için. Masaya oturuyoruz ama zihnimiz hala koşuyor. Tatildeyiz ama mail kontrol ediyoruz. Pazar günü var ama kafamız pazartesi.
Belki de sorun hız değil. Yön.
Hızlı olmak marifet değil; nereye gittiğini bilmeden hızlanmak biraz panik. Hepimiz gaz pedalına basıyoruz ama direksiyona bakmıyoruz. Sonra da ‘‘Bu yol niye bu kadar yorucu?’’ diyoruz.
Ama bir de kıyas meselesi var. Başkası daha hızlı koşuyor diye tempomuzu artırıyoruz. Onun parkuru başka, ayakkabısı başka, nefesi başka. Ama biz aynı pistteymişiz gibi davranıyoruz. Sonra tıkanınca ‘‘Ben neden yetişemiyorum?” diye kendimize kızıyoruz.
Belki de kimse yetişmek zorunda değil…
Belki, bazı yerlere geç kalmak iyidir.
Belki, bazı mesajlara anında dönmemek dünyanın sonu değildir.
Belki, bazen koşmayı bırakıp yürümek, hatta durmak gerekir.
Çünkü hayat maraton değilmiş gibi yaşadığımız sprintlerden ibaret oldu. Ve kimse şunu sormuyor: ‘‘Bu hız bana mı ait?”
Koştur koştur nereye kadar?
Bir gün gerçekten varmak istediğimiz yere mi çıkacak bu yol, yoksa sadece yorulmuş bir versiyonumuza mı?
Belki cevap büyük değil.
Belki sadece şunu denemek gerekiyor:
Bugün bir yere geç kal.
Ama kendine gel.

