Türkistan yolculuğumuz; Özbekistan’ın kadim şehirlerinden Kazakistan’ın sonsuz bozkırlarına, oradan da Hoca Ahmet Yesevi’nin huzuruna uzanan unutulmaz bir gönül seferiydi. Bu yolculuk sadece şehirleri görmek değil; tarihe, ilme, maneviyata ve insanın kendi içine yapılan derin bir yolculuktu.
Harezm’de tarihin sessiz izlerini hissettik. Buhara’da asırlardır sönmeyen ilim ve irfan iklimini teneffüs ettik. Semerkant’ta Emir Timur’un kudretine, Uluğ Bey’in göklere uzanan ilim aşkına şahit olduk. Taşkent’te ise geçmiş ile modern zamanın nasıl iç içe yaşayabildiğini gördük. İmam Buhari’nin manevi mirası, bu toprakların ruhuna sinmiş gibiydi.
Fakat Kazakistan bozkırları…
Orası bambaşka bir âlemdi.
Uçsuz bucaksız dümdüz ovalar… Sonsuzluğa uzanıyormuş hissi veren yemyeşil araziler… Ufukta gökyüzü ile yeryüzü birbirine kavuşuyor sanırsınız. Bu engin coğrafyada koyun sürüleri, at sürüleri, sığır sürüleri, deve sürüleri görülüyor; fakat çoğu zaman ne bir çoban ne de bir çoban köpeği görünüyor. Sanki tabiat kendi nizamını kendi kurmuş…
Bu yeşilliği ve bu genişliği; ne Konya Ovası’nda ne Aydın’ın Söke Ovası’nda, ne Manisa’da ne de Amik Ovası’nda görmek mümkün. Kazakistan, toprak bakımından Türkiye’nin yaklaşık üç buçuk katı büyüklüğünde; nüfus bakımından ise oldukça az. Türkiye’nin yüzde 23’ü kadar. Enginlik insana adeta nefes aldırıyor, ruhunu ferahlatıyor.
Türkistan şehri ise bozkırın ortasında kurulmuş yemyeşil bir huzur bahçesi gibi… Alabildiğine geniş yolları, tertemiz kaldırımları, rengârenk çiçekleri ve pırıl pırıl parklarıyla insanı büyülüyor. Şehrin her köşesi öylesine temiz ki; ne bir sigara izmariti ne bir kâğıt parçası, ne de bir poşet görmek mümkün. Bizde kullanılan o eski söz vardır ya: “Su dök yala…” İşte Türkistan tam anlamıyla böyle bir şehir.
Birçok ülke ve şehir gezdim. Ne Türkiye’de ne başka ülkelerde Kazakistan’daki bu Türkistan şehri ve Özbekistan’daki Taşkent, Buhara, Semerkant, Harezm şehirleri kadar temiz ve düzenli şehre rastlamadım. Düzen ve huzur bakımından özellikle Kazakistan’daki Türkistan kadar etkileyici bir şehre rastlamadım. Sanki şehir değil; baştan sona yemyeşil bir park…
Ve sonra…
Hoca Ahmet Yesevi’nin huzuru…
Türkistan’ın manevi iklimi insanın kalbine sessizce işliyor. Yesevi’yi ziyaret etmeden önce hocası Aslan Baba’yı ziyaret etmek ise bu yolun edebini yeniden hatırlatıyor. Çünkü bu yol, sadece görmek değil anlamaktır. Sadece yürümek değil gönülle hissedebilmektir.
Hoca Ahmet Yesevi’nin şu hikmetli sözü, sanki bu toprakların ruhunu anlatıyor:
“Dervişlik hırkada değil, gönüldedir.”
Bir başka hikmetinde ise şöyle der:
“İlim; edep ve hikmetle güzeldir.”
Gerçekten de bu topraklarda ilim ile edebin, tarih ile maneviyatın birbirinden ayrılmadığını hissediyorsunuz. Ve insan, bu manevi iklimin içinde Yunus Emre’nin o derin hakikatini daha iyi anlıyor:
“İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir…”
Bu yolculuk bana bir kez daha gösterdi ki; asıl seyahat, dışarıya değil insanın kendi içine doğrudur.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı
