Emeğin sermayeye karşı verdiği mücadele, tarihin akışına da yön veriyordu. Fransız Devrimi’nin ilham verdiği özgürlükçü akımlar ve ondan çok kısa bir süre önce başlayan Endüstri Devrimi ise henüz daha XIX. yüzyılda dünyadaki genel görünümü çok hızlı değiştirmeye başlamıştı.
1886’da Amerikalı İşçi Sendikaları Konfederasyonu iş bırakma eylemi yaptı. Başlıca talepleri, günlük çalışma süresinin sekiz saat olarak sınırlandırılmasıydı. Çünkü günde on iki saatten haftanın altı günü çalışıyorlardı, üstelik çalışma şartları da bugüne kıyasla çok ağırdı.
İşçi eylemleri neticesinde Chicago ve Kentucky’de hayat durma noktasına geldi. Baskı, zulüm ve kan yöntemi, emeğin direnişini kıramamıştı ve böylece 1 Mayıs doğmuş oldu.
…
Buradan da anlaşılacağı üzere; 1 Mayıs İşçi Bayramı, Sovyet Rusya değil ABD menşeli bir bayramdır ve sonrasında cereyan eden başka gelişmelerle birlikte uluslararası kimliğe sahip bir mücadelenin günü olmuştur.
Her 1 Mayıs’ta bu mücadelenin tarihi öne çıkarılır, çalışanların sorunları ve tarihsel süreç içerisindeki kazanımları masaya yatırılır. Son günlerde maden işçilerinin verdiği mücadele de bu açıdan iyi bir örnek olarak gösterilebilir; ancak faşizmi her alanda geriletmek amacıyla buradakine benzer daha yeni ve daha etkili eylemler icra edilmelidir.
Fakat sadece bununla yetinilmez, dünyada olan-biten toplumsal sorunlar da güncel olarak ele alınır. Çünkü bilinçli bir işçi, en azından şunun farkındadır: Tüm haksızlıklara, eziyetlere ve keyfî kararlara karşı en etkili çözüm, üretimden gelen gücün kullanılmasıdır.
Bununla birlikte aynı zamanda “bir tüketici” olan işçinin, yeri geldiğinde net siyasi tavırlar alarak tüketim tarafından da bu vahşi işleyişi sabote etmesi gerekir. O nedenle üretim ve tüketim bazlı bu iki tip mücadelenin tek parça olarak ele alınarak kesintisiz biçimde sürdürülmesi daha doğru olacaktır.
Dünya çapında teknolojinin ilerlemesine paralel olarak, patron sınıfının daha yeni ve çoğu zaman işçinin aleyhine düzenlemeler yaptığı da ortada. Elbette burada patron sınıfına doğrudan suç isnat edilemez, zira maliyet unsurları ve güncel rekabet koşulları altında en rasyonel kararı verebilenler ayakta kalacaktır. Şu durumda işçilerin kaderi, doğal olarak yine sadece işçiler tarafından belirlenmek durumundadır.
Öte yandan, 1 Mayıs birçok ülkede en önemli meydanlarda kutlanır. Haftalar öncesinden hazırlıkları tamamlanmış programlar sunulur. Hatta bazı ülkelerde şayet o sırada sol bir parti iktidarda ise hükümetin başı yine o meydanlarda halkına seslenir.
Türkiye’nin toplumsal hafızasında ise 1 Mayıs’ın çok kötü hatıraları olmuştur hep. 1977’de 34 insanımızı kaybettik ve olayın failleri tespit edilemedi fakat bunun travmasını ülkemiz yıllar içerisinde bir türlü atlatamadı.
O tarihte planlanan tezgah şuydu:
Yükselen sol dalgayı baskılamak ve işçi sınıfını haklı mücadelesinde sekteye uğratmak. Devamında ise zaten var olan kaosu iyice derinleştirerek, bir süre sonra her türlü özgürlüğe kelepçe takmak. Nitekim 12 Eylül’e giden süreçte 1 Mayıs 1977’nin ne denli kritik bir facia olduğu sonradan anlaşılacaktı. Bütün bunları bilmeyenlerin ya da görmezden gelenlerin “Taksim Meydanı ısrarını” anlayabilmesi pek mümkün görünmüyor.
Nerelerden nerelere gelindi bu hususta? Yetmişlerin sonlarında 40-45 milyonluk nüfusta ortalama 2,5 milyon insan sendikalı iken, bugün ikiye katlanmış nüfusumuza rağmen sendikalı işçi sayımız hâlâ o seviyelere gelemedi. Evet, bu istatistik bile tek başına durumun vahametini ortaya koymaya yeterlidir.
Neticede örgütlü mücadele, her zaman güç odakları ve bunların dümen suyuna giden hükümetlerce tehdit olarak algılandı. En büyük hayalleri ise sadece işçilerin değil, toplumun tamamının iktidarlara biat etmesi ve yapılan yanlışlara itiraz edilecek zamanlarda bile tepki gösterene tepki gösterilmesidir.
Doğanın kanunu ve insanın tarihi bu tartışmalardaki bazı esasları çok net belirlemiştir. Din ve milliyet farklılıklarından bağımsız olarak; sermaye sınıfı ve onların temsilcileri bir sınıf, emekçiler ve ezilen halklar ise onun karşısında bir başka sınıf. Birinci sınıf kendi içinde tutarlı hareket ediyor fakat ikinci sınıfa ait bireyler henüz o seviyeye gelemedi.
Baskı ve zulmün dünyanın her yerinde alaşağı edileceği o günlere kavuşmanın ümidiyle…
1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nüz kutlu olsun!

