Teknoloji milyarderlerinin ABD başkanı Trump’a açık desteği ve karşısına dizilerek verdikleri resim; Avrupa’nın büyük sanayicilerinin, 1930’lu yıllarda otoriter iktidarlarla işbirliğini ve dünyayı ikinci büyük felakete nasıl sürüklediklerini hatırlatmaktadır.
Bu vesileyle 2 Eylül 2025 tarihli “Kapitalizm kendini yönetemiyor” başlıklı yazımı da genişletmiş dayanaklarıyla ülke gündemine getirmiş oldum.
Baskıcı-otoriter siyasi iktidarlara ve liderlere direnemeyen, iş birliği yapan büyük sermaye gurupları; hem dünyanın hem de kendilerinin başına büyük dertler açmıştır.
Tarihin tekerrür etmemesi için, yine tarihte var olan örneklerinden yararlanmak ve tedbirler almak gerekir.
Bu resimden etkilenen Avrupa sermayesi, sosyal devlet anlayışından uzaklaşarak yeniden silahlanma sürecine girmiş ve hizmet sektöründeki taşeronlaşma ve dijital platform ve algoritmalarla organize edilen, güvencesiz parça başı çalışma modeli üretici güçlerin dayanışmasını azaltmış ve üretim yapısının çözülmesine neden olmuştur.
Bu sorunu görmeden ve çözüm üretmeden, Türk siyasetinin/Türkiye’yi yönetmeye aday partilerin ülkenin üretim ve üretimden doğan sorunların çözmesi olanaklı değildir.
Bu resmin arkasındaki tehlike, sürdürülebilir verimli üretimin artırılması ve hakkaniyetle paylaşılması modeli “işyeri demokrasisini” yeniden gündeme getirmiştir.
Büyük sermaye ile otoriter yönetim dayanışmasının neden olduğu İkinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya/Hannover grevinin ardından, sendikalar güçlü “işyeri konseyleri” kurdu ve şirket yönetiminde söz sahibi oldular.
Bu süreçte İngiliz demir-çelik sektöründe de birlikte yönetim modeli oluşturuldu ve diğer sektörlere yaygınlaştırıldı.
İspanya, bir adım daha öne çıkarak; işyerlerinde demokrasiyi geliştirmeyi, şirket yönetimlerine çeşitli katılım biçimlerini teşvik etmeyi, kooperatiflerin desteklenmesini ve işçilerin üretim araçlarının mülkiyetine erişiminin kolaylaştırılmasını Anayasal zorunluluk haline getirdi.
Kapitalizmin özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra benimsediği “Ortak İyilik Koalisyonu” ilkeleri; yazılım şirketlerinin algoritmalarıyla gerçekleştirilen; çocukların, kadınların hasta ve yaşlıların öldürüldüğü günümüz savaşlarının gölgesinde kalmıştır.
Emperyalist-kapitalist sistem, kendini yönetmede acze düşmüş; Trump/Netanyahu ikilisinin öncülüğünde Orta Doğu’yu kan gölüne çevirmiş ve dünyayı üçüncü büyük savaşın eşiğine getirmiştir.
Kapitalizmin yetmezliğine ve saldırganlığına tarihteki örneklerinden yola çıkarak, zenginleştirilmiş yeni çözümlemeler bulmak gerekir.
Klasik demokrasi tanımı, işçi-işveren/üretim ilişkileri bu günün sorunlarını çözemediği gibi büyümesini de engelleyememektedir.
İşyerlerinde demokrasinin yaygınlaşması; üretimin en temel unsuru olan emeğin üretim sürecinde söz sahibi olması; üretimi verimli ve sürdürülebilir yaparken; şeffaf, denetlenebilir karşılıklı yarar ilkesine dayalı rekabeti güçlendirir ve gelir dağılımı adaletini sağlar.
İşyeri demokrasisini gerçekleştirebilmek için çeşitli modeller/yöntemler bulunabilir. Öncelikle sendikaların güçlendirilmesi sağlanmalı; siyasi iktidarın ya da siyasi partilerin güdümünde parçalı sendikacılık önlenmelidir.
İşyeri konseyleri, kooperatifler yoluyla üretime ortak olmak, bilinen denemiş yöntemlerdir.
Toplu sözleşmeler bilek güreşi olmaktan çıkarılmalı; üretimden gelen artı değeri, üretim araçlarının (sermaye-emek) hakkaniyetli ve toplum yararına taksimi sağlanmalıdır.
Toplu sözleşmelerde işveren ve işçinin yanında devlet/çalışma bakanlığı temsilcisi; halk/tüketici dernekleri de olmalı.
Üretimin tüm süreci taraflarca biliniyor olmalı ve sürdürülebilir verimli üretim esas alınmalıdır.
Sendika, işçinin emeğinin karşılığını; işveren, emeğiyle elde ettiği sermayesinin devamlılığı ve üretimin güvenliğini; devlet ve tüketici derneği, üretilen ürünün toplum yararına sunulmasını hedefleyip gözetmelidir.
Sendika yasası, ticaret ve vergi yasaları bu hedefleri kolaylaştıracak ve karşılıklı yararları dengeleyecek şekilde yeniden düzenlenmelidir.
Verimli üretimden maksat; üretilen ürünün, halkın ihtiyacı ve tüketim gücü kapsamında olması; ülke ve uluslararası pazarda arz-talep dengesi kuralına uyulmasıdır.
Sistem, kooperatifleri güçlendirir; küçük işletme sahiplerinin emekli olmalarında işletmeyi devam ettirir ve dolayısıyla ürün bazında arz talep dengesinin bozulmasına engel olur; enflasyon-deflasyon-pahalılık sorunlarının çözümünün en güçlü dayanağıdır.
İşyeri demokrasisi, ideolojik temellerden uzak, akıl-bilim ve karşılıklı yarar dengesi üzerinde yürür; aynı zamanda toplumsal dayanışmanın, karşılıklı saygının ve barışın teminatıdır.
Demokrasinin en önemli unsurları siyasi partiler ise de tek unsur değildir; güçlü sendikalar, meslek örgütleri, esnaf ve sanayi kuruluşları, tüketici dernekleri, siyasi partilerin hem paydaşıdır hem de denetleyicisidir. O nedenledir ki bir sonraki yazımızda iş yeri demokrasisi ve ülke demokrasisi için önerilerde bulunacak ve aktörlerini yeniden tanımlamaya çalışacağım. Her yazımda belirttiğim gibi, ben bir düşünce platformu oluşturmaya, ortak aklın yolunu açmaya çalışıyorum.
