Yılın ikinci yarısına yenice girdiğimiz şu günlerde ülkemiz özelinde ve küresel ölçekte tablo daha belirginleşmiş; sizlerden de gelen çeşitli sorular ve yorumlar eşliğinde yeniden bir değerlendirme yapma ihtiyacı ortaya çıkmıştır.
İkinci çeyreğin (Nisan-Haziran) Türkiye karakteristiği olarak bilhassa CHP merkezinde yaratılan sunî kriz ve ona eşlik eden çalkantının, zaten güvenilirliği yerlerde olan siyaset kurumu üzerindeki yıkıcı etkileri aşikardır.
Diğer taraftan Orta Doğu’daki savaş daha en başında öngörebildiğimiz biçimde, en azından şimdilik, ABD-İsrail bloku açısından bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.
***
1) Orta Doğu’daki savaşı gerçekten ABD-İsrail bloku kaybetti mi? Bu aşamada Çin mevcut durumun konsolidasyonunda ne denli etkili olabilir?
Sonuçta Molla rejimi, aldığı büyük yaralara rağmen düşmedi. Ayrıca ateşkes pazarlığı kapsamında İran’a sunulanlara baktığımızda ABD-İsrail ittifakının yaşadığı gerileme çok net görülebiliyor. Ancak biraz önce ifade ettiğim gibi bu yenilgi ya da gerileme şimdilik böyledir. Yani geçici bir durumdur ve devamını mutlaka getirmeye çalışacaklardır.
Orta Doğu’da ve ABD’nin müdahil olduğu birçok yerde daha önceleri benzer şeyler yaşandı. Yerel direnişlerin ve/veya ana yurt savunması yapan devlet güçlerinin kazanmaya başladığı anda işi zamana yayarak ve karşı tarafı anlaşma zemininde oyalarken altta daha büyük hazırlıklarla bir anda öldürücü esas ve son darbeyi vurdular.
İran için de böyle bir risk her daim mevcuttur. Zira geçen zaman zarfında ABD ve İsrail neyin olup neyin olamayacağı hususunda İran’da çok önemli istihbarat çalışmaları yapma fırsatı buldular. Açıkçası görünürdeki gelişmelere ve servis edilen haberlere çok da güvenmemek lazım. Topyekûn savaş ihtimali halen yüksektir.
Fakat burada Çin’in rolü elbette önemli. Daha önceki yazılarda birkaç kez ifade ettiğim üzere Çin ve onun daha gerideki örnekleri olan Hindistan gibi ülkeler, yakın zamana kadar nüfus gücüyle belli bir ekonomik büyüme sağlayabilmiş ülkelerdir.
Bu türden büyümelerin çözümlemesi aslında çok açıktır:
Mutlak gücü elinde tutan otoriter bir yönetim, bunu çevreleyen birinci halka olarak servetini katlayan dar bir oligarşik zümre ve bunların dışında kalan yarı aç yarı tok geniş halk yığınları…
Yine Çin’den örnek verecek olursak bugünlere bir günde gelinmedi. Marksist dogmalarla çatışma pahasına dünyanın atölyesi olmayı kabul edip bu yola çıktıkları yarım yüzyıl öncesinde şimdiye göre çok daha gerilerde bir yerlerdeydiler. Bugün geldikleri düzey ortalama bir Çinli için ciddi bir ilerleme olarak değerlendirilse dahi yine de hakkaniyetli paylaşımın olduğu söylenemez. Çin’deki vahşi devlet kapitalizmi ve bu yolla denenen şey, daha çok sürekli batıya ilerleyerek doğuyu keşfetme çabası gibidir. Yani en vahşi ya da en ileri kapitalizm neticesinde bir anda sınıfların ortadan kalktığı ve devletin sönümlendiği bir toplumsal düzen!
Elbette bu çok ütopik bir plan ve bugün dahi sorumluluk makamındaki kişilerin niyetini sorgulatacak nitelikte gayri ciddi bir arayış. Ancak bu yolda epeyce bir müddettir şöyle bir gerçeklik de gözler önüne serilmiştir:
Çin ve benzerleri mevcut piyasa ekonomisinin devamından yanadırlar. Halihazırda çok uluslu tekeller ve onların yereldeki işbirlikçileri de (kompradorlar) bu sömürü çarkının bozulmaması için duruma göre pozisyon alıyorlar.
Trump’ın İran fiyaskosu yüzünden gecikmeli olarak Çin lideriyle yaptığı görüşmede ortaya çıkan tablo ve orada Xi Jinping‘in Tukidides Sarmalı uyarısı, içinde bulunduğumuz geçiş fazını tasdik eder mahiyettedir. Yani küresel hegemonyanın el değiştirdiği bir araf durumundayız. Ve şu halde Çin, küresel oyun sahasında bir bozulma yaşanmadan sistemi devralma adına her türlü yumuşaklığı göstererek ve o amaçla gerekirse bir yarım yüzyıl daha beklemeyi de göze alarak ihtiyatlı adımlar atacak fakat yüzyıllardır beklediği bu fırsatı tepmeyecektir.
2) Ankara’da yapılacak NATO zirvesine çok az kaldı. Bu zirve kritik midir ve Türkiye’nin beklentisi nedir?
Her zirve öncesinde olduğu gibi NATO karşıtı atılan sloganlar eşliğinde yine büyük tepkiler ortaya çıktı. Tüm bu itirazların hepsine bizler de katılıyoruz hiç kuşkusuz. Hatta henüz daha zirve başlamadan yapılan uygulamalar yüzünden Ankara’da hayatın halka eziyet haline dönüştürülmesinin, abartılı çevre düzenlemelerinin, bilumum duraklara ve taksilere yapıştırılan NATO etiketlerinin halkımızı ve de tüm ezilen halkları aşağılamaktan öte bir şey olmadığını da eklememiz lazım.
Gasp rejiminin şu günlerde Ankara’da yaptığı şey “pisliği halının altına süpürmek”ten başka bir şey değil. Fakat lütfen halkımız bu konuda üzülmesin ve kendisini mahcup durumda hissetmesin. Halının altına süpürdükleri ya da brandaların arkasında gizledikleri şey onların çaresizliği değil, irade gaspının ve 24 yıllık genel eşkıyalıklarının çirkin yüzüdür.
Tüm bu hakikati bir tarafta muhafaza ederek NATO’nun mevcut pozisyonuna ve Türkiye’nin durumuna ilişkin realist bir değerlendirme de yapmalıyız.
Her ne kadar NATO dışındaki birer mesele gibi görünür olsa da, Trump buraya büyük bir İran fiyaskosu ve çözümlenememiş bir Ukrayna krizi ile geliyor. Türkiye, bu her iki krizde de şimdilik ciddi hatalar yapmadı. Bu zirvede de dolaylı ya da doğrudan buraları ilgilendirecek girişimlere karşı aynı tutumunu devam ettirmesi yerinde olur.
Bilhassa Rusya’nın gözü bu zirvenin üzerinde olacak. Türkiye’nin bugün ve tüm zamanlarda Karadeniz’in güvenliğini merkeze alan genel duruşu kritiktir. Elinde Montrö gibi bir kartı bulunan Türkiye’nin Montrö’yü delmeye yönelik her türlü girişimin önünde duracağını çok net ortaya koyması şarttır.
Deyim yerindeyse “Rusya ne oldurulmalı ne de öldürülmelidir.” Fakat bu ancak Türkiye’nin kararlı politikalarıyla mümkün olabilir ve NATO içinde kalarak bu denge sağlanabildiği ölçüde Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve dünya barışına bir katkıdan söz edilebilir.
Ayrıca bu zirvenin içe bakan bir yanı da var. Onu zirveyi takip eden günlerde daha iyi anlayacağız. Fakat görünen o ki, meşruiyetini Amerikan yönetiminden alan “Gasp rejimi” sayesinde yüce ulusumuzu çok daha zorlayıcı günler bekliyor. Evet, çok büyük bir cisim yaklaşıyor.
3) Gasp rejiminin bir nevi Amerikan Mandası olduğunu mu düşünmeliyiz? Butlan krizi ve genel siyaseti dizayn çabalarında yaşanan aşırılıklar bunun bir göstergesi olabilir mi?
Evet kesinlikle öyle. Halka dayanmayan, sırtını ona vermeyen hatta halka rağmen yapılan bir siyaset var.
Mevcut Amerikan yönetimi o kadar savrulmuş bir vaziyettedir ki, kendi müttefiklerinin (örneğin Danimarka’nın) toprağına bile göz dikmiş durumdadır. Her zaman oldukları gibi, tamamen ilkesiz hareket ettiklerini bu sefer daha yüksek sesle söylüyorlar. Bölgesel çıkarları gereği Türkiye’deki rejimin yanındadırlar. Avrupa Birliği üyesi ülkeler ise tüm zamanların en zayıf ve en çaresiz dönemindeler ve onlar da belli güvenceler uğruna Türkiye’deki rejimin hukuksuzluklarına göz yummaktadırlar.
Özetle konjonktür halen Türkiye’deki ve diğer birçok memleketlerdeki demokratik muhalefetin aleyhine. Onca skandala rağmen rejim ayakta durmaya çalışıyor ama kendi içinde bir geçişi nasıl sağlayacaklar orası bile şüpheli. Butlan meselesi ve parti değiştirmeler şeklinde tezahür eden şimdiye dek görülmemiş ölçüdeki genel siyasi ahlaksızlık neticesinde ise toplumun büyük çoğunluğu siyasetten tamamen soğumuştur.
Öyle görünüyor ki, düzen siyaseti de artık tamamen iflas etmiştir.
Sürekli kamuoyu araştırmaları yapılıyor ama şu aşamada bunların da aslında pek bir anlam ifade ettiği söylenemez. Zira eski ezberleri tamamen çöp edecek yepyeni bir siyaset geliyor, gelmek de zorunda.
Temmuz ayını iyi takip etmek gerekiyor. Üçüncü çeyrekte NATO’nun artçı etkileri, yeni siyaset, yeni parti ve rejim içi çatışmalar izleme radarımızda olacak.

