İnsan neden acı çeker?
Marx ile Schopenhauer arasındaki ayrılığı belki de en yalın biçimde şu soruyla ortaya koyabiliriz:
İnsan neden acı çekmektedir?
Schopenhauer’in cevabı ontolojiktir.
İnsan, istediği için acı çeker. İsteme doyumsuzdur. Bir arzunun tatmini başka bir arzuyu doğurur. Bu nedenle acı yalnızca kötü bir siyasal rejimin veya ekonomik düzenin ürünü değildir; varoluşun yapısına ilişkindir. [6]
Marx’ın cevabı ise, toplumsal acı tarihseldir.
İnsan, soyut ve toplumdan bağımsız bir varlık değildir. Belirli toplumsal ve üretim ilişkileri içerisinde yaşar, üretir, çalışır ve diğer insanlarla ilişkiye girer. Emeğinin ürününe, üretim faaliyetinin kendisine, başka insanlara ve kendi insani imkânlarına yabancılaşabilir. Marx’ın gençlik dönemi çalışmalarında yabancılaşma problemi özellikle bu bağlamda ele alınır. [8]
Dolayısıyla yoksulluk, sömürü ve yabancılaşmanın tarihsel biçimleri insanlığın değişmez metafizik kaderi değildir.
Tarih içerisinde kurulmuş ilişkiler tarih içerisinde değiştirilebilir. Marx, daha sonra üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkiyi tarihsel toplumsal dönüşümün temel unsurlarından biri olarak açıklayacaktır. [9]
İki düşünür arasındaki temel ayrılık böylece berraklaşmaktadır:
Schopenhauer; acının kökünü varoluşta arar.
Marx; toplumsal acının önemli kaynaklarını tarihsel ilişkilerde arar.
Birincisinin problemi öncelikle ontolojiktir.
İkincisinin problemi tarihsel ve toplumsaldır.
Schopenhauer Marks’ı neden anlamadı, diye bir soru sorarsak; burada düşünce tarihinin ilginç sessizliklerinden biriyle karşılaşırız.
Schopenhauer 1860’a kadar yaşadı. Marx ve Engels’in Komünist Manifestosu 1848’de, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eseri ise 1859’da yayımlandı. [7][9]
Dolayısıyla Schopenhauer’in Marx’ın adından haberdar olması kronolojik olarak mümkündür.
Buna rağmen Schopenhauer’in yayımlanmış temel eserlerinde Marx’la ciddi bir felsefî hesaplaşma görmeyiz.
Acaba Marx’ı önemsemiyor muydu?
Bu ihtimal düşünülebilir. Ancak Schopenhauer’in Marx’ı okuyup bilinçli biçimde değersiz bulduğunu gösteren açık bir belge ortaya konulmadıkça bunu tarihsel bir hüküm hâline getiremeyiz.
Daha ihtiyatlı bir açıklama mümkündür.
Schopenhauer 1860’ta öldüğünde bugün “Marx”ın ekonomi politik eleştirisinin temel eseri henüz ortaya çıkmamıştı. Kapital’in birinci cildi ancak 1867’de, Schopenhauer’in ölümünden yedi yıl sonra yayımlandı. [4]
Üstelik iki filozof aynı sorularla uğraşmıyordu.
Schopenhauer’in temel problemleri metafizik, isteme, acı, ahlak ve sanattı.
Marx ise giderek ekonomi politiğin eleştirisine, üretim ilişkilerine, sermayeye, emeğe ve sınıflara yöneliyordu.
Aynı çağda yaşamak aynı felsefî masanın etrafında oturmak anlamına gelmez.
Bu nedenle Schopenhauer’in Marx hakkındaki sessizliğini küçümsemenin kanıtı olarak değil, iki düşünce dünyası arasındaki büyük mesafenin göstergesi olarak değerlendirmek daha doğru görünmektedir.
Marx’ın Schopenhauer’e sorusu
Marx’ın Schopenhauer’e yöneltebileceği en güçlü itirazlardan biri şöyle kurulabilir:
İnsan tabiatı dediğimiz şeyin ne kadarı gerçekten değişmezdir, ne kadarı tarih ve toplum tarafından biçimlendirilmiştir?
Rekabetçi bir toplumsal düzen rekabetçi davranışlar üretiyorsa, rekabetin bütün biçimlerini yalnızca insanın metafizik özüyle açıklayabilir miyiz?
Belirli mülkiyet ve üretim ilişkileri belirli insan davranışları yaratıyorsa, bunların tamamını “isteme” kavramının içine yerleştirmek, tarihsel farklılıkları görünmez hâle getirmez mi?
Marx’ın, Feuerbach Üzerine Tezler’inde insanın özünü tek tek bireylerin içinde bulunan soyut bir şey olarak değil, toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde ele alması, bu itirazın felsefî zeminini oluşturur. [10]
Schopenhauer ise Marx’a başka bir soru yöneltebilirdi:
Üretim ilişkilerini değiştirdikten sonra iktidar isteyen insanla ne yapacaksınız?
Bu iki soru birbirini geçersiz kılmaz.
Tam tersine, modern felsefe ve siyaset düşüncesinin en önemli problemlerinden birini ortaya çıkarır:
Toplum mu insanı biçimlendirir, insan mı toplumu?
Belki doğru cevap, bu iki yönlü ilişkinin kendisindedir.
(Devam edecek…)

