Bugün kafama takılan ve gerçekten de içimi acıtan acayip bir olayı sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü insan maruz kaldığı bu akıl almaz durumları hayretle izlemekten başka bir şey yapamıyor bazen.
Malumunuz, ben çeşitli kültür, sanat ve edebiyat platformlarında yazılar kaleme alıyorum. Bu tarz mecraların kendine has kuralları olması, genel bir çerçeve çizilmesi gayet doğaldır ve çoğunlukla bu sınırlara saygı duyarım. Genellikle bu sitelerin en başında “siyasi ve dini içerik paylaşmak yasaktır” ibaresi yer alır. Platformlar kendi çizgilerini korumak, polemiklerden uzak durmak ve nezih bir fikir ortamı yaratmak istediklerini söylerler. Bunu bir dereceye kadar anlarım, çünkü herkesin her gün ekranlarda birbirinin boğazına sarıldığı bir ülkede, en azından sanat sayfalarının biraz daha sakin bir liman olması arzu edilebilir. Fakat bugün editörden gelen mesaj, bu kuralın artık mantıklı bir sınırda kalmadığını, tam anlamıyla akıl dışı bir korku imparatorluğuna dönüştüğünü gözler önüne serdi.
Olayın özü şu; yazımda geçen ve tekrar tekrar okuduğumda bile en ufak bir art niyet, dokunulmaz birine eleştiri ya da provokasyon bulamadığım sıradan bir cümleye takılmışlar. Cümle tam olarak şöyleydi: “Türkiye bugün yalnızca ekonomik ya da siyasi bir kriz yaşamıyor.” Noktası virgülüne aklımda.
Şimdi elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin; bu cümlede herhangi bir partinin adı geçiyor mu? Herhangi bir siyasi parti ya da lider hedef alınmış mı? Günlük siyasetin o bıktırıcı, kısır tartışmalarına, kavgalarına ucundan kıyısından bile girilmiş mi? Asla. Sadece toplumsal hayatın farklı veçhelerine dikkat çeken, ülkenin genel fotoğrafını çeken son derece masum ve herkesin malumu olan bir saptama var ortada. Buna rağmen bu cümlenin bile sakıncalı bulunması, sitenin arkasındaki iradenin ne kadar büyük bir panik içinde olduğunu açıkça gösteriyor.
Bunu görünce insan ister istemez düşünüyor: Artık gerçekten de bu ülkede insanların, özellikle de kurum yöneticilerinin ve yayıncıların korkaklığı çok ama çok üst düzeye çıkmış durumda. En ufak bir kelimeden, en masum tespitten bile ödleri kopuyor.
Öyle bir otosansür iklimi yaratılmış ki, insanlar bırakın cesurca bir şeyler söylemeyi, kendi gölgelerinden korkar hale gelmişler. Kelimeler üzerinde bir terör estiriliyor adeta.
Yazarın eline kalemi verip sonra da “Sakın ha görünmeyen sınırlara dokunmayın, sakın ha gerçeklerden bahsetmeyin” demek, edebiyata ve düşünce hayatına vurulabilecek en büyük darbedir. Korkunun ecele faydası yoktur derler ama buradaki korku, sadece bireyleri sinmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm kamusal tartışma alanlarını kurutuyor, ortada zihinsel bir çöl bırakıyor.
Oysa Türkiye gibi, hayatın her anının krizlerle, sancılarla, ekonomik baskılarla ve derin toplumsal dönüşümlerle örülü olduğu bir coğrafyada siyaset dışı kalmak zaten hayatın kendisini inkâr etmek demektir. Bir yazarın ülkesinin gerçeklerine tamamen gözünü kapatması ve yapay bir mutluluk dünyası kurması düşünülemez. Edebiyat ve sanat, insanı ve toplumu anlatıyorsa, o toplumun acılarından, sevinçlerinden ve tabii ki krizlerinden de bağımsız olamaz.
Sadece “ekonomik ve siyasi kriz var” demek ne bir suçtur ne de gizli bir siyasi propaganda faaliyetidir; bu, sokaktaki her insanın, manşetlere bakmadan bile bizzat bakkalda, markette, sokakta her gün yaşadığı en yalın, en somut gerçektir. Bu gerçeği dile getirmekten korkmak, gerçeğin kendisinden kaçmaktır.
Bir kültür-sanat platformunun, hayatın bu kadar merkezinde yer alan temel bir tespiti bile “siyasi” kılıfı altında sansürlemeye çalışması, entelektüel cesaretin sıfırlandığı bir döneme işaret ediyor ne yazık ki. Eğer yazarlar en masum gözlemlerini bile bu tarz evhamlarla sansürlemek zorunda kalırsa, geriye ne özgür bir düşünce kalır ne de sahici bir sanat.
Kelimelerimizden bu kadar korkan bir iklim, nihayetinde kendi içine kapanan, sığlaşan ve üretkenliğini tamamen yitiren bir yapıya dönüşmeye mahkûmdur. Bu durum, aynı zamanda okurun da nitelikli, dürüst ve cesur metinlerle buluşma hakkının elinden alınması demektir. İnsanlar her yerde sahte bir mutluluk tablosu izlemek zorunda değil, sanat biraz da aynayı gerçeğe tutmakla anlam kazanır.
Sonuç olarak, bu tür yersiz baskıların ve ezberletilmiş korkuların karşısında durmak, yazan insan için, mecburiyettir. Hiçbir editör ya da platform yöneticisi, kendi günlük kaygıları, korkuları yüzünden hayatın üzerini örtemez, gerçekleri bu şekilde budayamaz. Türkiye’de yazmak zaten baştan beri bu görünmez engellerle, duvarlarla boğuşmayı göze almak demekti ama bugün işin dozu gerçekten kaçtı.
Bizler doğruları, en sakin ve tarafsız haliyle bile dile getiremeyeceksek, o kalemi elimizde tutmanın ne anlamı var? Korkuya teslim olmayacağız, gerçeği savunmaya ve yazmaya devam edeceğiz çünkü başka türlü yazmanın da insanın kendisine saygı duymasının da imkânı kalmıyor artık.
