No Result
View All Result

Atatürk ve kooperatifçilik

Cemil Deveci by Cemil Deveci
10 Ekim 2026
in GÜNLÜK
0
Atatürk ve kooperatifçilik

Cumhuriyet’in üreticiye, köylüye ve millî ekonomiye dayanan kalkınma anlayışı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları yalnızca siyasi bağımsızlık mücadelesi değildir. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, siyasi bağımsızlığı ekonomik bağımsızlıkla tamamlamak ve savaşlarda yorgun düşmüş toplumun üretim gücünü yeniden ayağa kaldırmak istiyordu

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında ekonomi politikası yalnızca fabrikalar kurmak, devlet bankaları oluşturmak veya sanayileşmekten ibaret değildi.

Nüfusunun yaklaşık % 80’ni köyde yaşıyor ve ilkel şartlarda tarım-hayvancılıkla geçiniyordu. Köylünün üretime devam edebilmesi, çiftçinin tefecinin elinden kurtarılması, ürününü gerçek değerine yakın bir fiyatla satabilmesi, tarımsal girdilere ulaşabilmesi ve küçük üreticinin pazarda güçlü hale gelebilmesi de Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık projesinin temel hedefiydi.

İşte kooperatifçilik, bu noktada Atatürk’ün ekonomik düşüncesinin önemli araçlarından biri olarak ortaya çıktı.

Atatürk açısından kooperatifçilik, basit bir şirketleşme biçimi değil; daha geniş anlamıyla ‘küçük üreticinin birleşerek ekonomik güç kazanması, ortak sermaye oluşturması, üretim araçlarına erişmesi, ürününü pazarlayabilmesi ve ekonomik hayatın içinde edilgen değil etkin bir aktör haline gelmesi’ anlamına geliyordu.

Nitekim Ticaret Bakanlığı’nın Cumhuriyet dönemi kooperatifçiliğine ilişkin bilgi notlarında 1920-1938 arasındaki hukuki gelişmelerin Atatürk’ün önderliğinde şekillendiğini ve Atatürk’ün kooperatifçiliği bizzat desteklediği ifade edilmektedir.

Kooperatifçilik Cumhuriyet’le birlikte sıfırdan başlamadı

Türkiye’de kooperatifçilik düşüncesinin kökleri Cumhuriyet’ten daha eskidir.

1863’te Mithat Paşa tarafından kurulan ‘Memleket Sandıkları’, küçük çiftçiye kredi sağlama amacı taşıyordu. Bu yapı daha sonra Ziraat Bankası’nın oluşumuna giden sürecin de temelini oluşturdu. Ziraat Bankası da kuruluşunu 1863’teki bu yapılanmaya dayandırmaktadır.

Ancak Cumhuriyet dönemini farklılaştıran husus, bu dağınık ve sınırlı girişimlerin sistemli bir ekonomik kalkınma politikasının parçası haline getirilmesidir. Cumhuriyet, ekonomik kalkınmasını tarım ve tarıma dayalı sanayi alanında geliştirmeyi planlamış; Tarım Kredi ve üretim kooperatifleri, Ziraat bankası, Devlet üretme çiftlikleri, Toprak Mahsulleri Ofisi, üretim tekniklerinin ve üretim araçlarının geliştirilmesi kooperatifler aracılığıyla köylüye ulaştırılması toplumsal kalkınma projesinin kurucu ve taşıyıcı unsurları olarak görülmüştür.

Cumhuriyetin ekonomik kalkınma projesinde, köylünün kooperatiflerde örgütlenmesi, verimli ve sağlıklı üretim için eğitilmeleri, Halk Odaları, Halk Evleri, Köy Enstitüleri, Ziraat Okulları ve Sosyal Fabrikalar, toplumsal kalkınmanın, ekonomik ve kültürel bağımsızlığın temel unsurlarını oluşturmaktadır.

Atatürk’ün yaklaşımına göre, küçük üretici tek başına kaldığında sermaye karşısında zayıftır; fakat örgütlendiğinde ekonomik güç haline gelebilir.

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında kooperatifçilik; kredi, üretim, satış ve tüketim alanlarını birlikte kapsayan geniş bir ekonomik örgütlenme anlayışına dönüştürülmeye çalışıldı. Türkiye’de Tarım Kredi ve Tarım Üretim Kooperatifleri ve geniş anlamda ‘Kooperatif’ kavramı Atatürk ile başlamış, Cumhuriyetin temel kurumlarından biridir.

İzmir İktisat Kongresi ve yeni ekonominin temelleri

Cumhuriyet henüz ilan edilmeden önce, 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi, yeni devletin ekonomik anlayışının şekillenmesinde önemli bir dönüm noktasıdır.

Kongrede Atatürk, kooperatifçilik konusunu gündeme getirerek, ortaklaşa çalışmanın önemini vurgulamış, halkın ortak iktisadi örgütlenmeler içerisine girmesi, ülkenin gelişmesi ve halkın refahı için elzem olduğunu ifade etmiştir.

Çünkü savaşlardan çıkmış Türkiye’de sermaye birikimi son derece sınırlı ve sanayi altyapısı yetersizdi. Tarımın büyük bölümü küçük üreticilere dayanıyordu. Köylünün krediye ve üretim araçlarına ulaşması güçtü.

Böyle bir ekonomide yalnızca özel sermayenin gelişmesini beklemek gerçekçi olamazdı. Devletin öncülüğüne ve yurttaşın ekonomik kurumlarda ve kooperatiflerde örgütlenmesine ihtiyaç vardı.

Bu nedenle 1923 yılında İstihsal, Alım ve Satım Ortaklık Kooperatifleri Nizamnamesi çıkarıldı. Düzenleme, kooperatiflere devlet bütçesinden yardım yapılmasını ve Ziraat Bankası tarafından kredi verilmesini öngörüyordu. 1928’e kadar bu çerçevede yaklaşık 40 kooperatif kurulması, Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında konunun ne kadar önemsendiğinin göstergesidir.

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışı: Birleşmede kuvvet vardır

Atatürk’ün kooperatifçiliğe bakışını en iyi anlatan ifadelerinden biri, 1 Şubat 1931’de İzmir Ticaret Odası’nda yaptığı konuşmadır.

Atatürk, burada kooperatifçiliği yalnızca ekonomik bir kuruluş biçimi olarak değil; “Muhakkak surette birleşmede kuvvet vardır. Kooperatif kurmak; maddi ve manevi kuvvetleri, zekâ ve maharetleri birleştirmektir.” diyerek; güçlerin birleştirilmesi olarak değerlendirmiştir.

Bu yaklaşımın özellikle dikkat çekici tarafı, Atatürk’ün kooperatifçiliği güçlünün zayıfı kendi denetimine alması değil, eşitlerin bir araya gelmesi olarak görmesidir.

Burada aslında Cumhuriyet’in sosyal devlet anlayışının erken bir ekonomik nüvesini görmek mümkündür; bireyi yalnız bırakmamak; bireylerin kendi iradeleriyle birleşerek ekonomik güç oluşturmasını sağlamak.

Tarım Kredi Kooperatifleri: Çiftçiyi tefeciden kurtarma projesi

Cumhuriyet’in kooperatifçilik politikasının en önemli alanlarından biri tarım kredi kooperatifleriydi. Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında çiftçinin en büyük sorunlarından biri krediye erişimdi.

Küçük çiftçi üretim yapabilmek için tohuma, gübreye, hayvana, tarım aletlerine ve nakit paraya ihtiyaç duyuyordu. Bankacılık sistemine ulaşması ise çoğu zaman kolay değildi.

Bu nedenle 21 Nisan 1924’te İtibari Zirai Birlikleri Kanunu çıkarıldı. Ancak beklenen sonuç alınamayınca 5 Haziran 1929’da 1470 sayılı Zirai Kredi Kooperatifleri Kanunu yürürlüğe konuldu.

1935 yılına gelindiğinde ise daha kapsamlı bir düzenleme yapıldı ve 2836 sayılı Tarım Kredi Kooperatifleri Kanunu çıkarıldı.

Bu kanunla kooperatiflerin yalnızca nakit kredi vermesi değil; tohum, gübre, yem, tarım araçları, üretim girdileri, ürünlerin depolanması ve pazarlanması gibi alanlarda da çiftçiye hizmet vermesi öngörüldü.

Bu aslında son derece modern bir ekonomik anlayıştı. Çünkü çiftçinin sorunu yalnızca para bulamamak değil; sorun, üreticinin kredilendirilmesi, üretim girdilerinin temini, üretim teknikleri, üretimin planlanması, ürünlerin depolanması, pazarlaması ve sürdürülebilir gelir elde edilmesidir. Bütün bu zinciri kooperatifin organize etmesi, yönetmesi isteniyordu. Planlama bu hedefe yönelikti.

Kooperatifçilik sisteminin finansal omurgası: Ziraat Bankası.

Ziraat Bankası’nın kökleri 1863’e uzansa da Cumhuriyet döneminde banka yeni ekonomik sistemin önemli araçlarından biri haline geldi.

1923’te Ziraat Bankası’nın şube ve sandıklarının sayısı artırıldı; Cumhuriyet’in savaş sonrasındaki ekonomik toparlanma sürecinde banka özellikle tarım kesimine kredi sağlamada aktif rol üstlendi. 1924’te banka anonim ortaklık statüsüne dönüştürüldü; 1937’de ise 3202 sayılı Ziraat Bankası Kanunu ile yeni bir kurumsal yapıya kavuşturuldu.

Daha önemlisi, Ziraat Bankası ile kooperatifçilik birbirinden ayrı düşünülmedi; tarımsal kredi, kooperatif kredileri, tohumluk kredileri, tarım makineleri, hayvancılık, sulama ve tarımsal üretim gibi alanlarda ekonomik kalkınmanın finansmanında kullanıldı. Ziraat Bankası’nın tarihçesi de çiftçilerin örgütlenmesi sonucunda kurulan kooperatiflerin ihtiyaç duyduğu kaynakların banka tarafından karşılandığını belirtmektedir. Dolayısıyla Cumhuriyet’in tarımsal ekonomik modeli açısından üçlü bir yapı ortaya çıkmaktadır.

1-Ziraat Bankası – Finansman

2-Tarım Kredi Kooperatifleri – Üretici örgütlenmesi

3-Devletin tarım politikaları – Teknik, hukuki ve ekonomik destek

Bu üç yapı birlikte düşünüldüğünde, Cumhuriyet’in tarıma bakışı daha iyi anlaşılmaktadır.

 Atatürk’ün bizzat ortak olduğu kooperatif: Tekir Çiftliği

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışının yalnızca söylemden ibaret olmadığının en önemli kanıtlarından biri de Silifke Tekir Çiftliği Tarım Kredi Kooperatifi üyeliğidir.

Atatürk, Silifke’deki Tekir Çiftliği çevresindeki üreticilerle birlikte 1936 yılında tarım kredi kooperatifinin kurulmasına öncülük etti ve kooperatifin birinci ortağı oldu. Bu olay sembolik açıdan son derece önem taşımaktadır. Çünkü Atatürk burada Cumhurbaşkanı olarak yalnızca kooperatifçiliği teşvik etmiyor; bir çiftçi topluluğunun ekonomik örgütlenmesine bizzat ortak olarak katılıyordu.

Atatürk’ün kooperatifçiliğe yaklaşımını anlamak bakımından bu davranış, yaptığı konuşmalardan çok daha anlamlıdır. Çünkü düşünce pratiğe dönüşmüştür.

Tüketici Kooperatifleri: Sadece üreticiyi değil tüketiciyi de korumak

Cumhuriyet’in kooperatifçilik anlayışının bir başka önemli boyutu tüketim kooperatifçiliğidir.

1925 yılında Ankara Memurlar Tüketim Kooperatifi kuruldu ve Atatürk bu kooperatifin bir numaralı ortağı oldu.

Bu ayrıntı da önemlidir; çünkü kooperatifçilik yalnızca “köylünün meselesi” değildir. Üreticinin korunması kadar tüketicinin korunması da ekonomik düzenin bir parçası olarak görülmektedir.

Tüketici kooperatiflerinin temel amacı, tüketicilerin ortak ihtiyaçlarını birlikte karşılayarak özellikle dar gelirli kesimlerin temel tüketim maddelerine daha uygun koşullarda ulaşabilmesini sağlamaktı. Cumhuriyet dönemindeki tüketim kooperatifçiliğinin başlangıcı da 1925 Ankara Memurlar Tüketim Kooperatifi’ne dayandırılmaktadır.

Böylece kooperatifçilik, iki tarafı birden kapsayan bir ekonomik düşünceye dönüşmektedir.

Üretici kooperatifi üreticinin pazarlık gücünü artırıyor, tüketici kooperatifi ise tüketicinin satın alma gücünü koruyor. Aracı ortadan kaldırılıyor.

Tarım Satış Kooperatifleri: Üreticinin pazardaki gücü

Çiftçinin üretmesi yetmez; ürettiği ürünü hangi fiyata ve hangi koşullarda sattığı da önemlidir.

Cumhuriyet yönetimi bunu erken dönemde fark etti ve bu nedenle 1935 yılında 2834 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Kanunu çıkarıldı.

Amaç, üreticilerin ürünlerini birlikte pazarlayabilmeleri ve ekonomik güçlerini artırabilmeleriydi. Tarım Kredi Kooperatifiyle üretimin finansmanı, Tarım Satış Kooperatifiyle ürünün pazarlanması, Ziraat Bankasıyla da finansal destek sağlanıyor ve böylece kooperatifçilikte önemli bir zincir tamamlanmış oluyor.

Bu yapı, daha sonraki yıllarda İzmir İncir, İzmir Üzüm, Marmarabirlik, Çukobirlik, Antbirlik, Trakyabirlik ve benzeri tarım satış birliklerinin gelişmesinin de kurumsal temelini oluşturdu. Tarım satış kooperatiflerinin 1935 tarihli 2834 sayılı Kanun’la güçlü bir hukuki zemine kavuştuğu resmi kooperatifçilik raporlarında da belirtilmektedir.

TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi): Üreticiyi piyasanın insafına bırakmamak

Burada kooperatifçilikle doğrudan aynı türde olmayan fakat aynı ekonomik anlayışın tamamlayıcı kurumu olan Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), kooperatifler aracılığıyla üretim zincirine son ve güçlü bir halka olarak eklenmiştir.

1929 Dünya Ekonomik Bunalımı, tarım ürünlerinin fiyatlarını ciddi biçimde etkiledi. Devlet, buğday piyasasına müdahale ihtiyacını gördü.

1932’den itibaren bu görevi büyük ölçüde Ziraat Bankası üstlendi. Banka, önemli üretim merkezlerinde buğday alım merkezleri oluşturdu ve üreticiden ürün almaya başladı. 1932-1938 arasında Ziraat Bankası’nın toplam 540 bin ton hububat alımı yaptığı belirtilmektedir.

Fakat bu görev, zamanla bankanın asli faaliyetlerini aşan büyük bir uzmanlık alanına dönüştü ve 13 Temmuz 1938’de 3491 sayılı Kanun’la Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu.

TMO’nun temel görevleri arasında;

  • Buğday fiyatlarının aşırı düşmesini önlemek,
  • Tüketici açısından aşırı fiyat yükselişlerini engellemek,
  • Piyasayı düzenlemek,
  • Gerektiğinde ithalat ve ihracat yapmak,
  • Stok oluşturmak,
  • Buğdayın depolanmasını sağlamak,
  • Gerekli yerlerde un ve ekmek fabrikaları kurmak, bulunuyordu.

Üretim projesine eklenen son halka TMO ile, tarım piyasası kontrol altına alınmıştır. Çünkü tarımda fiyatların aşırı düşmesi üreticiyi üretimden koparabilir; aşırı yükselmesi ise tüketiciyi mağdur edebilirdi.

Bu nedenle  TMO, yalnızca devletin buğday satın aldığı bir kurum değil; aynı zamanda üretici ile tüketici arasında piyasa dengesini korumak ile görevlidir.

Zincirin bir başka halkası Atatürk’ün Çiftlikleri, sadece tarım işletmeleri değil; her biri ayrı ‘Okul’dur.

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışını anlamak için çiftliklerini incelemek ve anlamak gerekir.

Atatürk; Ankara’daki Orman Çiftliği başta olmak üzere Yalova, Silifke, Dörtyol ve Tarsus Piloğlu gibi farklı bölgelerde çiftlikler oluşturdu. Atatürk’den sonra benzer çiftlikler de açıldı.

Bu çiftliklerin amacı yalnızca ticari üretim yapmak değil; modern tarım tekniklerinin denenmesi, verimliliğin artırılması, yeni üretim yöntemlerinin uygulanması, makineleşmenin yaygınlaştırılması ve çevredeki çiftçilere örnek olunması hedeflenmiştir.

Atatürk’ün 11 Haziran 1937’de çiftliklerini Hazine’ye bağışlarken yaptığı açıklama bu bakımdan son derece önemlidir.

Atatürk, çiftliklerin;

  • Tarım tekniklerinin geliştirilmesi,
  • Üretimin artırılması,
  • Köylerin kalkındırılması,
  • Tarımsal araçların kullanılması,
  • Hayvan ırklarının geliştirilmesi,
  • Kooperatifleşmenin desteklenmesi, bakımından birer deneme ve örnekleme merkezi olduğunu ifade etmiştir.

Dolayısıyla Atatürk’ün çiftliklerini “özel çiftlik” olarak değerlendirmek eksik olur; çünkü bu çiftlikler, aynı zamanda Cumhuriyet’in tarımsal araştırma ve uygulama laboratuvarlarıdır.

1937’de çiftliklerin Hazine’ye bağışlanması ve 1938’de Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu‘nun oluşturulması da bu deneyimin kurumsallaştırılması açısından önemlidir.

Devlet Üretme Çiftlikleri: Bilgiyi ve teknolojiyi köylüye taşımak

1937’de oluşturulan Zirai Kombinalar ve 1938’de kurulan Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu, daha sonraki yıllarda Devlet Üretme Çiftlikleri sistemine dönüşen devlet tarım işletmeciliğinin temelini oluşturdu.

Bu yapı, 1950’de Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürlüğü biçimini aldı. Daha sonra farklı kurumsal dönüşümler geçirerek günümüzdeki Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü’ne (TİGEM) uzanan bir çizgi oluştu.

Buradaki temel düşünce şuydu:; Devlet çiftçinin yerine üretim yapmayacak; modern üretimin nasıl yapılacağını gösterecek, araştıracak ve yaygınlaştıracaktı. Çünkü Atatürk’ün devletçilik anlayışı, devletin bütün ekonomiyi doğrudan yönetmesi anlamına gelmiyordu.

Devlet; öncü olacak, örnek olacak, yatırım yapacak, finansman sağlayacak, üreticiyi örgütleyecek ve gerektiğinde piyasayı düzenleyecekti.

Atatürk’ün devletçilik anlayışı ile kooperatifçilik arasındaki bağ

Atatürk dönemindeki devletçilik anlayışı, yanlış tanımlamayla “devlet fabrikalar kurdu” şeklinde anlatılır ancak gerçek öyle değildir.

Cumhuriyet’in ekonomik modeli şu temeller üzerinde yükselmiştir.

1. Devlet işletmeleri; Sermaye ve teknoloji yetersizliğinin bulunduğu alanlarda öncülük.

2. Milli bankacılık; Ekonominin finansmanını ulusal kurumlar üzerinden sağlama.

3. Kooperatifçilik; Küçük üreticiyi ekonomik örgüt haline getirme.

4. Tarım işletmeleri; Modern üretim tekniklerini geliştirme ve yaygınlaştırma.

5. Piyasa düzenleyici kurumlar; Üretici ve tüketici arasındaki dengeyi koruma.

6. Özel girişim; Devletin tek aktör olmadığı, özel girişimin de ekonomik hayata katıldığı karma yapı.

Bu nedenle Atatürk dönemi ekonomisini yalnızca “devletçi ekonomi” şeklinde tanımlamak eksik kalır.

Daha doğru ifade şu olmalıdır. Devletin öncülüğünde, özel girişimi dışlamayan; üreticiyi örgütleyen; millî sermayeyi güçlendiren; kooperatifleri ekonomik sistemin içine yerleştiren karma bir kalkınma modeli.

1930’lu yıllarda kooperatifçilik sistem hâline geliyor

1931’de kooperatifçilik, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın programında yer aldı.

1935’te ise Tarım Kredi Kooperatifleri ile Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri hakkında temel kanunlar çıkarıldı.

Aynı dönemde Türk Kooperatifçilik Cemiyeti de kuruldu.

Bütün bunlar bize şunu gösteriyor; Atatürk döneminde kooperatifçilik, ekonomik kalkınma hedeflerine uygun olarak, kurumsal bir ekonomik politika haline getirilmeye çalışılmıştır.

Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk dönemini değerlendirirken yalnızca “kaç kooperatif kuruldu?” sorusuna bakmak yeterli değildir.

Asıl mesele, kooperatiflerin hangi ekonomik sistemin içine yerleştirilmek istendiğidir. Bu sistem ise, üreticinin finansmana ulaşabildiği, üretim girdilerini daha uygun koşullarda sağlayabildiği, ürününü birlikte pazarlayabildiği ve gerektiğinde devletin piyasa düzenleyicisi olarak devreye girdiği bir kalkınma modelidir.

Atatürk’ten sonra neden aynı hız korunamadı?

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bu hareketin Atatürk’ün ölümünden sonra aynı dinamizmle devam etmediğini de kabul etmek gerekir.

Ticaret Bakanlığı’nın tarihçesinde de Atatürk’ten sonraki dönem ile 1960’lara kadar kooperatifçilik açısından daha durağan bir dönem yaşandığı belirtilmektedir.

Bunun çeşitli nedenleri vardı:

  • II. Dünya Savaşı’nın ekonomik yükü,
  • Savaş sonrası ekonomik tercihler,
  • Tarım politikalarındaki değişimler,
  • Hızlı makineleşme,
  • Kırsal nüfusun dönüşümü,
  • Kooperatiflerin zamanla bürokratik yapılara dönüşmesi,
  • Üreticinin kooperatif üzerindeki gerçek denetiminin zayıflaması,
  • Siyasi müdahaleler,
  • Ekonomik liberalizasyon süreci.

1961 Anayasası’nın 51. maddesiyle kooperatifçiliğin geliştirilmesi devletin anayasal görevi haline getirildi. Bugünkü Anayasa’nın 171. maddesi de devlete, millî ekonominin yararlarını gözeterek üretimin artırılması ve tüketicinin korunması amacıyla kooperatifçiliğin geliştirilmesi için tedbir alma görevi vermektedir.

Ancak anayasal hüküm tek başına yeterli değildir. Çünkü kooperatifçilik kanunla kurulabilir ama yalnızca kanunla yaşatılamaz. Kooperatifin gerçek sahibi, ortakları olmalıdır.

Atatürk’ün kooperatifçilik mirasının asıl anlamı

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışının bugün açısından en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor.

Kooperatifçilik, devletin üreticinin yerine geçmesi değildir, ancak devletin kooperatifleri desteklemesi; üreticilerin kendi ekonomik örgütünü kurmasını sağlaması gerekir.

Kooperatifçilik, özel sektör düşmanlığı olmadığı gibi yardım dağıtmak da değildir; ama küçük üreticinin büyük sermaye karşısında ezilmesini önlemek, insanları ekonomik olarak güçlendirmek kooperatifçiliğin amacı ve görevidir.

Bugün için çıkarılacak dersler

Bugün Türkiye’de tarımın en önemli sorunlarından biri, üretimden çok üreticinin ekonomik gücüdür.

Çiftçi; tohumda, gübrede, mazotta, ilaçta, finansmanda, depolamada, taşımada ve pazarlamada tek başına kaldığında, üretim yapsa bile ortaya çıkan katma değerin önemli bölümüne aracılar el koymaktadır.

Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişteki kooperatifleri olduğu gibi yeniden kurmak değildir.

İhtiyaç duyulan şey, Atatürk dönemindeki temel düşünceyi 21. yüzyılın koşullarına uyarlamaktır.

Örneğin; üretim kooperatifi + tarım kredi sistemi + modern depolama + işleme tesisi + dijital pazarlama + ihracat örgütlenmesi aynı ekonomik zincirin parçaları haline getirilebilir.

Böyle bir modelde çiftçi yalnızca “ürün satan kişi” olmaktan çıkar; üretimin finansmanına, işlenmesine, depolanmasına, pazarlanmasına ve ihracatına ortak olur.

Başka bir ifadeyle; Çiftçi sadece tarlanın sahibi değil, ürettiği ürünün oluşturduğu ekonomik değerin de sahibi olmalıdır. Gerçek kooperatifçilik budur.

Sonuç: Atatürk’ün kooperatifçiliği bir geçmiş değil gelecek projesidir

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışını yalnızca 1920’li ve 1930’lu yılların ekonomik koşulları içinde değerlendirmek doğru değildir. Çünkü onun ortaya koyduğu temel fikir, bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Tek başına kalan küçük üretici zayıftır; örgütlenen üretici ekonomik güçtür.

Ziraat Bankası’nın finansmanı, Tarım Kredi Kooperatiflerinin üretici örgütlenmesi, Tarım Satış Kooperatiflerinin pazarlama gücü, TMO’nun piyasa düzenleme görevi, Devlet Üretme Çiftliklerinin modern üretime öncülüğü ve tüketici kooperatiflerinin halkın satın alma gücünü koruması aynı düşüncenin farklı araçlarıydı.

Bütün bu kurumlar birlikte değerlendirildiğinde Cumhuriyet’in ekonomik projesinin önemli bir boyutu ortaya çıkmaktadır:

Üretimi artırmak, üreticiyi güçlendirmek, tüketiciyi korumak ve ekonomik bağımsızlığı kurumsallaştırmak.

Atatürk’ün 1931’de söylediği “birleşmede kuvvet vardır” sözü bu nedenle yalnızca kooperatifçilik tarihinin bir cümlesi değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık anlayışının da özünü anlatır.

Bugün Türkiye’nin tarım sorununu yeniden düşünürken yapılması gereken, geçmişi romantikleştirmek değil; o dönemin hangi problemi hangi kurumla çözmeye çalıştığını anlamaktır.

Ziraat Bankası neden vardı?

Tarım Kredi Kooperatifleri neden kuruldu?

Tarım Satış Kooperatifleri neden gerekli görüldü?

TMO neden oluşturuldu?

Atatürk neden örnek çiftlikler kurdu?

Neden çiftliklerini Hazine’ye devretti?

Neden kendisi kooperatiflere ortak oldu?

Bu soruların ortak bir cevabı vardır:

Ekonomik bağımsızlığın yolu, üreticiyi yalnız bırakmamaktan geçiyordu.

Ve belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken temel mesele budur.

Atatürk’ün kooperatifçilik anlayışının 21. yüzyıldaki karşılığı; çiftçiyi koruyan değil, çiftçiyi güçlendiren; devlete bağımlı değil, devletin hukuki ve ekonomik desteğiyle kendi ayakları üzerinde duran; üreticiyi yalnızca hammadde sağlayıcısı olmaktan çıkarıp üretim zincirinin tamamına ortak eden demokratik bir ekonomik örgütlenme modeli olmalıdır.

Bu yönüyle kooperatifçilik, geçmişte kalmış bir Cumhuriyet kurumu değil; Türkiye’nin yeniden üretim ekonomisine, kırsal kalkınmaya ve ekonomik bağımsızlığa yönelmesinde kullanılabilecek çağdaş bir araçtır.

Previous Post

Elmalı’dan Tuva’ya, Harappa’dan İdil’e (2)

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

imunify-bot-check