Dün Cumhuriyetimizin yüz üçüncü yılını kutladık. Atlatılan onlarca badireye rağmen öyle veya böyle bir şekilde bugünlere kadar gelinebilmişse, artık buradan daha gerilere bir dönüşün olmadığını belirtelim. Evet, bu her şeye rağmen güzel bir şeydir. O halde, geçmişin bir bilançosunu çıkarmak ve öz eleştiri yapabilmek için şu içinde bulunduğumuz günleri iyi değerlendirelim.
29 Ekim 1923, sadece bir anayasal değişiklik ve hükümet şeklinin tanımlanması anlamını taşımıyor. Nitekim düzenli ordularıyla düşmana karşı savaşan meclis bir “İhtilal meclisi” hüviyetini taşımaktaydı ve bu savaşı millet adına yürüttüğü için doğal olarak zaten fiilî bir cumhuriyetti. Ancak, Cumhuriyetin ilanı bu noktada daha farklı anlamlar içermektedir; dolayısıyla süreci bir bütün olarak ele almak gerekiyor. Nutuk‘da olduğu gibi, “29 Ekim 1923” papatyanın ortasındaki sarıdır; yani hem kronolojik anlatının hem de verilen tüm mücadelelerin ve olaylar örgüsünün tam ortasındadır.
Yeni Türk devletinin sonraki yıllarda Hindistan’dan Tunus’a ve hatta Güney Amerika’ya kadar mazlum halklara bir umut ve ilham kaynağı olduğunu ifade ederken esasen “Türkiye Cumhuriyeti” olarak bir bütün modeli tanımlamış oluyorduk. Özetlemek gerekirse; Büyük bir yıkım ve işgal, ardından topyekûn verilen bir bağımsızlık savaşı ve en sonunda sosyo-iktisadî ve hukuki alanlardaki köklü değişimlerle devam eden, yeni ve müstakil bir devlet ortaya çıkaran bir süreç.
Büyük bir devrim; Türk Devrimi…
Bir bütün olarak “Cumhuriyet hikayemiz” ezilen halklara armağan edilmiş bir destan olarak anılmalı ve anlatılmaya devam edilmelidir. Cumhuriyet her yıl coşkuyla kutlanmalıdır. Halihazırda gönül coğrafyalarımızdaki mezalimi gerekçe göstererek bu bayramları unutturma veya dikkatleri başka yerlere çekme çabaları, zaafiyet göstermekten öteye geçmez. Bilakis, böyle zamanlarda daha güçlü bir görüntü verilmeli ve umudun halen “Türkiye” olduğu vurgulanmalıdır.
Mevcut yönetim veya daha doğru bir tabirle devletin gaspçıları(!) bu yola tevessül etmişlerse bile yurttaş buna müsade etmemelidir. Belki hanedanlığın geri gelmesi söz konusu değildir fakat “hilâfet” saikleriyle Cumhuriyet’e karşı tehditler güncelliğini korumaktadır.
Bu bağlamda ille de bir hilâfet makamından söz edilecekse –ki bunun dünyevî bir makam olduğu kabul edilmelidir – halife TBMM’nin bizatihi kendisidir. Bu hakikat karşısında halen zorla kendisine hilâfet makamını tevdî ettirme arzusunda olan zavallı siyasileri de kendi rüyalarıyla baş başa bırakmak en doğrusu olacaktır. 3 Mart 1924 itibarıyla artık bir “Halife Efendi” yoktur, Gazi Meclis bu sıfatı da kendi manevî şahsında barındırmaktadır.
Her fırsatta adeta bir korku unsuru olarak dikte edilen “kutsal devlet” anlayışı da bu tür sapkın fikirler için kullanışlı araç olmuştur ve mevcut formuyla özünde cumhuriyetçi düşünceye tamamen zıt bir kavramdır. Cumhuriyet yurttaşı bu yaklaşımı reddetmediği müddetçe rejimin nitelikleri er ya da geç aşınacak ve şimdilerde sıklıkla duyduğumuz “Neo patrimonyal sultanizm” denilen bir çeşit rekabetçi otoriteryan baskı rejimine dönüşecektir. Hiç kuşkusuz, Cumhuriyetin özgür bireyi de böyle bir rejimde kul seviyesine inecektir.
Öte yandan, cumhuriyet kutlamaları yalnızca dans gösterileri ve sabahlara kadar süren müzikli eğlenceler olarak da algılanmamalıdır. Burada esası teşkil eden husus, rejimin nitelikleri ve rejime yönelik açık veya gizli güncel tehditlerdir. Ve pek tabi bu değerlendirmeleri yaparken de tüm saplantıları bir kenara bırakıp konuları tarih bağlamından koparmadan, en objektif biçimde ele almak gerekiyor. Şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, halkımızın ezici çoğunluğu nezdinde Cumhuriyetle ilgili bir tereddüt yoktur, dolayısıyla geçmiş hakkında yapılacak hiçbir tartışmanın rejim adına, üstelik aradan yüz üç yıl geçtikten ve onca zorluklar tecrübe edildikten sonra yıpratıcı olması söz konusu değildir.
Fransız Devrimi veya çağdaşı sayılabilecek Sovyet Devrimi ile mukayese edildiğinde devrim sürecinin çok daha insancıl olduğu da ortadadır. Hiç şüphesiz acılar yaşanmış ve mağduriyetler yaşatılmıştır. Bilinen en çarpıcı örneklerinden birisi Osmanoğlu hanedan üyelerinin başına gelenler.
Peki o günün koşullarında başka bir çözüm mümkün müydü? Hayır, maalesef mümkün değildi. Ve yıllarca sürecek bir vatan hasreti mecburen bir aileye tattırıldı.
Ertuğrul Efendi (Osmanoğlu) hanedanın – ya da kendi deyimiyle ailenin – son büyük reisi sıfatıyla “Belki ailemiz için pek hayırlı olmadı ama Türkiye için iyi oldu” diyebilecek kadar tarihi iyi okuyabilen, olanları olgunlukla karşılayabilen bir aydındı. Esasen bu öyle herkesin sergileyebileceği bir tavır değildir ve o sebeple de her türlü takdire şayandır. Her ne kadar bir “Osmanoğlu” olsa da Cumhuriyetin Türk milleti için büyük bir kazanım olduğunu kendisi de kabul ediyordu.
Çünkü…
Osmanlı idaresi son yıllarında oldukça kötü bir sınav vermiş, karşılaştığı her krizde daha da yıpranmıştı. Bilhassa Anadolu’daki direniş yıllarında düştüğü acziyet utanç verici boyuttaydı. Esareti kabul etmeyen milletimiz ise o yoklukta kendi iradesiyle tam bağımsızlığını kazandı. Öylesine bir mücadele neticesinde vatanını kurtaran bir milletin egemenliğini paylaşması söz konusu olamazdı, olmadı da…
Bu vesileyle dün idrak ettiğimiz Cumhuriyetimizin yüz üçüncü yılını en kalbî duygularla yeniden kutlar, aziz milletimize esenlikler dilerim.
