No Result
View All Result

Asgari ücret değil, ortalama sefalet!

Özgür ERDEM by Özgür ERDEM
26 Aralık 2025
in GÜNLÜK
0
Asgari ücret değil, ortalama sefalet!

Türkiye, günlerdir bir rakamın peşinde koşuyor. Televizyonlar, sendikalar, iktidar ve muhalefet… Hepsi aynı denklemin içinde, aynı tartışmanın birer parçası olarak sahnedeler. Soru hep aynı: “Asgari ücret kaç lira olacak?”

​Sanki belirlenen o rakam, üç kuruş fazla olsa, Türk milletinin makûs talihi değişecekmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa asıl sorulması gereken, gözlerden kaçırılan, halı altına süpürülen soru “kaç lira” olduğu değil, “kaç kişinin” bu paraya mahkûm edildiğidir.

​İktidarın gizlediği, muhalefetin ise tartışmayı sadece “zam oranı”na indirgeyerek gözden kaçırdığı korkunç gerçek şudur: Türkiye’de asgari ücret, artık bir “en alt sınır” ücreti değildir. Asgari ücret, Türkiye’nin “ortalama ücreti” haline getirilmiştir. Bu, basit bir ekonomik tercih değil, Türk milletine giydirilmek istenen bir deli gömleğidir.

​Rakamlar yalan söylemez: Adım adım gelen kölelik düzeni

​Gelin, hamaseti bir kenara bırakıp resmî verilere, devletin kendi istatistiklerine bakalım. AKP iktidara gelmeden önce, yani “Eski Türkiye”de durum neydi?

​Çalışma Bakanlığı ve DİSK-AR verilerine göre; 2000’lerin başında, Türkiye’de asgari ücret ve civarında maaş alanların oranı yüzde 25 seviyelerindeydi. Yani çalışan her 4 kişiden sadece 1’i asgari ücretliydi. Bu kişiler de genellikle iş hayatına yeni atılan gençler veya gerçekten vasıfsız işlerde çalışanlardı. Geri kalan yüzde 75, bu rakamın üzerinde, insan onuruna yaraşır maaşlarla çalışırdı. Asgari ücret, o dönemde gerçekten de adı üstünde “asgari” idi… Tabandı, istisnaydı.

​Peki bugün?

Bugün Merkez Bankası ve DİSK verilerine göre bu oran yüzde 57’ye dayanmıştır! Özel sektörde, tekstilde, hizmet sektöründe ise bu oran yüzde 70’leri bulmaktadır.

Avrupa Birliği ülkelerine bakıyorsunuz; asgari ücretle çalışanların oranı ortalama yüzde 4! En kötü durumdaki Polonya’da, Macaristan’da bile bu oran yüzde 10’u geçmiyor.

​Aradaki uçurum, Türkiye’nin nasıl bir “müstemleke pazarına” dönüştürüldüğünün kanıtıdır. AKP’nin 22 yıldaki en büyük “başarısı” budur: Asgari ücreti artırmak değil, asgari ücretli sayısını artırmak! Milleti eşitlemek ama zenginlikte değil, yoksullukta eşitlemek.

​Hedefteki asıl kitle: Cumhuriyet’in kalesi “orta sınıf”

​Bu tablonun en can yakıcı, en stratejik ve siyasi kısmı ise “orta sınıf” dediğimiz, eğitimli, meslek sahibi beyaz yakalıların durumudur.

​Eskiden bir mühendis, bir öğretmen, bir bankacı asgari ücretin 4-5 katı maaş alırdı. Bu maaşla evini, arabasını alır, yılda bir kez tatiline gider, çocuğunu iyi okullarda okutabilirdi. En önemlisi de şuydu: Bu kitle, ekonomik bağımsızlığı olduğu için kimseye “minnet” etmezdi. Siyasi görüşünü özgürce savunur, gazetesini alır, kültürel faaliyetlere de para ayırabilir, cumhuriyet değerlerine sahip çıkardı.

​Bugün gelinen noktada ise korkunç bir “ücret sıkışması” yaşıyoruz. Yıllarca dirsek çürütmüş, en zorlu üniversiteleri bitirmiş bir gencin işe başlama maaşı ile vasıfsız bir elemanın maaşı arasındaki makas neredeyse kapanmıştır. Beyaz yakalılar artık asgari ücretin ancak yüzde 30-40 fazlasını alabilmektedir.

​Bu, basit bir ekonomik kriz değildir. Bu, bilinçli bir sosyolojik operasyondur.

Çünkü orta sınıf; Cumhuriyet’in taşıyıcı kolonudur.

Orta sınıf; sadakaya muhtaç olmayan, sorgulayan, biat etmeyen kesimdir.

Mühendisi, doktoru, öğretmeni asgari ücret seviyesine indirgeyerek, onları da sistemin çarklarına mahkûm etmek, ekonomik özgürlüklerini ellerinden almak istiyorlar. “Orta sınıfı” çökertirseniz, geriye sadece yardımlarla yaşayan yoksullar ve sermaye sahipleri kalır. Aradaki “denetleyen”, “itiraz eden” dinamik kitle yok olur.

​

Gizli asgari ücret: “Demografik işgal” silahı

​Bu sömürü çarkının üçüncü ayağı ise ülkeye bilerek, isteyerek doldurulan milyonlarca Suriyeli ve Afgan kaçaktır.

​İşverenlerin önüne “alternatif” olarak sürülen bu kitle, asgari ücretin bile altında, sigortasız ve güvencesiz çalışmaktadır. Bir Türk işçisi patronuna gidip “Bu parayla geçinemiyorum” dediğinde, patronun cevabı hazırdır: “Kapıda senin yarı fiyatına çalışacak Afgan var!”

​Bu mekanizma, Türk işçisinin pazarlık gücünü kırmak için kurulmuştur. Asgari ücretin yukarı çıkması, çalışma şartlarının iyileşmesi bizzat bu “demografik işgal” ile engellenmektedir. Kendi vatandaşını düşük ücrete mahkûm edip, kaçak göçmeni istihdam eden bir düzenin adı “milli” olamaz.

“Kent Lokantası” tuzağı ve muhalefetin vizyonsuzluğu

​Tam da bu noktada, muhalefetin meseleye yaklaşımındaki derin stratejik hatayı görmek gerekiyor. Özellikle CHP’li belediyelerin “sosyal belediyecilik” adı altında vitrine çıkardığı “Kent Lokantaları” gibi uygulamalar, aslında bu büyük çöküşü perdelemekten başka bir işe yaramamaktadır.

​Evet, insanlar aç. Evet, ucuz yemeğe ihtiyaçları var. Ancak muhalefetin görevi, AKP’nin yarattığı yoksulluğu “yönetilebilir” kılmak değildir. Kent lokantalarında ucuz yemek kuyruğuna giren o kitleler, karınlarını doyurduktan sonra sandığa gittiklerinde oylarını yine AKP’ye veriyorlar. Neden? Çünkü AKP onları yoksullaştırıp kendine bağımlı kılıyor, muhalefet ise bu yoksulluk düzenine “makyaj” yapıyor. İkisi de aynı “sadaka kültürü”nün farklı versiyonları. Biri makarna dağıtıyor, diğeri ucuz çorba.

​Oysa asıl hedeflenmesi gereken; o kuyruklarda bekleyen emekliyi, öğrenciyi, asgari ücretliyi oraya muhtaç etmeyecek düzeni kurmaktır.

Muhalefet, yoksulluğu “hafifleterek” değil, yoksullaştırılan orta direği “eski gücüne kavuşturmayı” vaat ederek sonuç alabilir. Orta sınıf, ekonomik bağımsızlığını kaybettiği an AKP’nin “sosyal yardımlarına” mecbur bırakılır ve teslim alınır. Kent lokantası açmakla övünmek, “Biz bu yoksulluğu kabullendik, sadece pansuman yapıyoruz” demenin itirafıdır.

​ Dünya tarihinin bize gösterdiği bir gerçek var: Yoksulluk hep faşizmin tabanını oluşturmuştur. Yoksulluğun artması ve kitleselleşmesi faşizme teslim olan milyonlar yaratır…Faşizm yoksullukla zayıflamaz, aksine güçlenir. Çünkü ekonomik bağımsızlığını yitiren kitleler faşist baskılara direnecek gücü de kaybetmiş olur.

“Sinsi hesabı” görmek

​Sonuç olarak karşımızdaki tablo, bir ücret pazarlığından ibaret değildir.

Bir tarafta emeği ucuzlatılarak köleleştirilen bir millet, diğer tarafta bu milleti “yardımlarla” ayakta tutarak kendine bağlayan bir rejim vardır.

Asgari ücretin “ortalama ücret” haline gelmesi, Türkiye’nin “Ortadoğululaşması” demektir.

​Orta sınıfı olmayan bir ülkede demokrasi olmaz. Orta sınıfı olmayan bir ülkede Cumhuriyet yaşamaz.

İktidarın sinsi hesabı, ekonomik kriz süsü verilmiş bir “sınıf katliamı”dır.

Mücadele edilecekse, üç kuruşluk zam için değil, bu sinsi planı bozmak için edilmelidir. Gerçeği görmek, tuzağı boşa çıkarmanın ilk şartıdır. Gerisi kendiliğinden gelecektir.

Previous Post

Mustafa Kemal’in askeri İsmet İnönü’ye saygıyla, minnetle…

Next Post

Nebulatik boyutlar/moleküler boyutlar

Next Post
Nebulatik boyutlar/moleküler boyutlar

Nebulatik boyutlar/moleküler boyutlar

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.