Bazen bir mahkeme kararı yalnızca bir dosyayı kapatmaz; bir dönemin vicdanına da ayna tutar. TSK’dan ihraç edilen beş teğmenden biri olan Deniz Demirtaş hakkında verilen karar, tam olarak böyle bir anlam taşıyor. Mahkeme, ihraç işlemini iptal ediyor ve bugüne kadar mahrum kalınan tüm hakların faiziyle ödenmesine hükmediyor. Hukuki olarak “iptal” denilen bu karar, toplumsal hafızada çok daha ağır bir soruyu beraberinde getiriyor: Bu ihraçlar neden yapıldı ve bedelini kim ödedi?
Son yıllarda “güvenlik”, “disiplin” ve “kurum itibarı” gibi kavramlar sıkça bireylerin hayatlarının önüne konuldu. Oysa üniforma, sadece bir meslek kıyafeti değil; yıllarca verilen emeğin, edilen yeminlerin ve kurulan bir hayatın simgesidir. Bir teğmeni ordudan ihraç etmek, yalnızca bir personel işlemi değildir. O kişinin geleceğini, ailesini, toplumsal konumunu ve psikolojisini kökten etkileyen bir karardır.
Mahkeme kararı bize şunu söylüyor: Bu ihraç hukuka uygun değildi. Peki geçen zaman? Kaybedilen yıllar? Mesleğinden koparılan bir subayın yaşadığı belirsizlik, itibar kaybı ve ekonomik zorluklar hangi faiz oranıyla telafi edilebilir? Paranın telafi edemediği şey tam da burada başlıyor.
Bu karar, bireysel bir kazanım olmanın ötesinde, sistemsel bir sorgulamayı zorunlu kılıyor. Eğer bir teğmen haksız yere ihraç edilebiliyorsa, yarın başka bir rütbe, başka bir meslek grubu için aynı şey neden mümkün olmasın? Hukuk, yalnızca güçlü kurumları değil, o kurumların içindeki bireyleri de korumakla yükümlüdür. Aksi hâlde disiplin, adaletin yerine geçen bir sopaya dönüşür.
“Umarız ki bu karar tüm teğmenlerimize çıkar.” Aslında bu, sadece teğmenler için değil; haksızlığa uğradığını düşünen herkes için söylenmiş bir cümle. Çünkü adalet, emsal kararlarla güçlenir. Bir kişinin kazandığı dava, onlarcasının suskunluğunu bozar.
Ancak burada durup kendimize dürüst bir soru sormamız gerekiyor: Bu kararlar neden yıllar sonra çıkıyor? Eğer bir ihraç bugün iptal ediliyorsa, dün verilen kararın sorumluluğu kimde? Hukuk devleti olmanın ölçütü, yalnızca yanlışları düzeltmek değil; o yanlışların neden tekrar tekrar yapıldığını sorgulamaktır.
Deniz Demirtaş’ın davası, “geç de olsa adalet” diyenleri haklı çıkarabilir. Ama aynı zamanda “bu kadar geç olmamalıydı” diyenlerin de sesini yükseltir. Çünkü adaletin gecikmesi, çoğu zaman adaletsizliğin başka bir biçimidir.
Bugün mahkeme salonundan çıkan karar, belki bir üniformayı geri veriyor. Ama esas mesele, o üniformanın neden alındığını unutmamak. Eğer bu unutulursa, yarın başka bir dosyada aynı cümleleri yeniden yazarız.
Ve o zaman adalet, yine geç kalmış olur.

