Orta Doğu’nun son yüz yılına bakıldığında, halkın karşısına hep iki yüzle çıkan aynı iktidar biçimi görürüz; Biri taçla, diğeri cübbeyle. Biri Batı’ya yaslanarak, diğeri ‘anti-emperyalizm’ söylemini kullanarak.
Ama ikisi de aynı sınıfsal gerçeği gizler: Halk düşmanlığı.
İran, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Şahlık rejimi, emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olarak petrolü, emeği ve ülkenin geleceğini Batı tekellerine peşkeş çekerken; mollalar rejimi, aynı sömürüyü bu kez dinin diliyle sürdürmüştür. Değişen yalnızca biçimdir, öz her zaman aynıdır.
Şahlık: Saraydan yönetilen sömürü
Şah döneminde İran halkı yoksulluk, işkence ve baskı altında yaşadı. SAVAK zindanlarında kaybolan devrimciler, köylülerin elinden alınan topraklar, Amerikan şirketlerine açılan petrol kuyuları… Şah, “modernleşme” adına halkı değil sermayeyi büyüttü. Batı tipi kravatlar takıldı ama halkın boynundaki ilmek daha da sıkıldı.
Şahlık rejimi, emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olarak yalnızca İran’ın değil, bütün Orta Doğu’nun kaderini Washington’dan gelen talimatlara bağladı. Petrol gelirleri saraylarda ve çok uluslu şirket kasalarında birikirken, İran işçisi açlığa ve korkuya mahkum edildi. Seçimler göstermelikti, meclis bir vitrin, ordu ise halkın değil tahtın koruyucusuydu. Devlet, yurttaşın değil petrolün, bankaların ve Batılı çıkarların hizmetindeydi.
Şah, İran halkı için değil, emperyalist düzenin sürekliliği için hüküm sürdü.
Saraydan yönetilen bu sömürü düzeninde halk yalnızca sessiz kalması gereken bir kalabalık, itaat etmesi gereken bir yük olarak görüldü. Ve bu yüzden Şahlık rejimi yalnızca bir iktidar biçimi değil, halka karşı örgütlenmiş tarihsel bir suçtu.
Mollalar: Dinin kalkan olduğu iktidar
1979’da halk sokağa çıktığında, Şah’ı deviren güç emekçilerdi, öğrencilerdi, solculardı. Ama devrim, halkın elinden çalındı.
Mollalar, emperyalizme karşıymış gibi görünerek iktidarı ele geçirdi. Din, yoksullar için bir umut değil, iktidar için bir cop haline geldi.
Bugün İran’da;
- Kadınlar başörtüsü bahanesiyle öldürülüyor
- İşçiler grev yaptığı için tutuklanıyor
- Solcular “Allah düşmanı” ilan edilerek idam ediliyor.
Mollalar, Şah’tan farklı değildir.
Onlar da halktan korkar
Onlar da örgütlü emekten nefret eder
Onlar da özgürlükten değil itaatten yanadır.
Sahte anti-emperyalizm
Molla rejiminin en büyük yalanı “anti-emperyalist” maskesidir. Emperyalizme karşı olmak, halkı ezerek olmaz. ABD’ye slogan atarken Çin ve Rusya semayesinde kapı açmak anti-emperyalizm değildir; pazarlıkçı ikiyüzlülüktür.
Gerçek anti-emperylizm;
- Kadın özgürlüğüyle
- İşçi sınıfının iktidarıyla
- Laiklikle
- Halk egemenliğiyle mümkündür.
Bunların hiçbiri Mollaların rejiminde yoktur. Çünkü Molla iktidarı, emperyalizmi hedef alan bir halk hareketinden değil, halkı denetim altında tutmaya yarayan bir devlet aklından beslenir. Dış politikada atılan sert sloganlar, içeride kurulan baskı düzenini perdelemekten başka bir işe yaramaz. Anti-emperyalizm, saraylarla, ruhban sınıflarla ve sermayeyle pazarlık yaparak değil emekçilerin söz ve karar sahibi olduğu gerçek bir halk düzeniyle mümkündür. Aksi halde “anti-emperyalizm” denilen şey, yalnızca iktidarın kendi baskısını meşrulaştırmak için kullandığı boş bir slogandan ibaret kalır.
Türkiye’ye düşen ders
Türkiye solu için İran meselesi, bir “taraf seçme” meselesi değildir.
Ne Şahların yanında durulur ne de mollaların.
Bizim tarafımız;
- Sokakta cop yiyen gençlerdir,
- Grevde direnen işçilerdir,
- Saçını açtığı için öldürülen kadınlardır,
- Zindandaki devrimcilerdir.
Şahlar da mollalar da gider..
Halk daima kalır…
Sonuç: Taç da cübbe de aynı zincirin halkalarıdır
Tarih bize şunu öğretmiştir:
Baskı bazen üniforma giyer, bazen sarık.
Ama ezilenin kaderi değişmez.
Bu yüzden yüksek sesle söylemek gerekir:
Şahlar da mollalar da halkın düşmanlarıdır.
Kurtuluş, ne saraydadır ne medresede…
Kurtuluş, örgütlü halkın kendi ellerindedir.

