Türkiye’de yoksulluk, artık bir sonuç değil bir tercihtir.
Bu düzenin tercihidir.
Bugün bu ülkede açlık, enflasyon tablolarında değil, pazarda yarım kilo domates alıp poşeti saklayan emeklinin gözündedir. Yoksulluk artık bir istatistik değil, hayatın tam olarak kendisidir.
Pazara gidin.
Marketlere gidin.
Raflara uzun uzun bakan insanlara dikkat edin. İşte o bakışlar, fiyatları değil hayatlarını nasıl geçindireceğini hesaplıyor. Dört markayı karşılaştıran yaşlı amca, aslında yaşam süresini hesaplıyor. ‘’Bunu da alamıyorum’’ cümlesi bir ürünle ilgili değil, bu düzene dairdir.
Bu, bir ekonomik kriz değildir.
Bu, bir sınıf siyasetidir.
Yıllardır ‘’enflasyon düşecek’’ masalı anlatanlar, saray sofralarında israfı büyütürken, millet pazarda ‘’bu yıl yemeyelim’’ diyor. Ayva lüks olmuşsa, et hayal olmuşsa, peynir gramla alınır bir hale gelmişse burada sadece fiyatlar artmıyordur. Burada bilinçli bir yoksullaştırma vardır.
Yoksulluk tesadüf değildir.
Yoksulluk, emperyalist sisteme entegre edilmiş bağımlı ekonominin sonucudur.
Üreten köylüyü bitirdiler.
Sanayiciyi ithalata mahkum ettiler.
Gençliği işsizliğe, emekliyi açlığa, memuru borca bağladılar.
Vergiyle, zamla, faizle, rantla bu milleti soyup, adına ‘’piyasa’’ dediler.
Ama bu piyasa değil, bu talan düzenidir. Derin yoksulluk, toplumun her kesimi ezmektedir. Emekçi, asgari ücretli, genç, yaşlı… Ama bazı kesimler bu çöküşü daha ağır bir şekilde yaşıyor. İstanbul’da yaşam mücadelesi veren Ermeni yurttaşın hali de, Anadolu’da ayakta kalmaya çalışan köylünün hali de aynı zincirin halkasıdır. Çünkü bu düzen kimliğe değil, emeğe düşmandır.
Yoksulluk insanı yalnızlaştırır.
Yalnızlık insanı görünmez kılar.
Görünmeyenin hakkı çalınır.
Aslında işte tam da bunu istiyorlar: Sessiz, borçlu, korkan, yalnız bir toplum.
Bugün işlenmiş gıda hammaddesinden pahalıysa, elma reçelden ucuzsa, çifti kazanamıyor ama aracı zenginleşiyorsa bunun adı serbest piyasa değildir. Bunun adı sömürü zinciridir. Bu düzen üreticiyi değil aracıyı, emeği değil rantı, milleti değil küresel sermayeyi besliyor.
Sorun sadece yanlış ekonomi politikası değildir.
Sorun, bağımsızlık meselesidir.
Emperyalizme bağımlı ekonomi modeli sürdükçe, sıcak para ve dış borçla ayakta kalmaya çalıştıkça, üretim değil ithalat övüldükçe bu tablo değişmeyecek.
Ama çözüm bellidir:
Üretim ekonomisi.
Kamucu planlama.
Millî sanayi.
Bağımsızlıkçı kalkınma.
Bu ülke dilenerek değil üreterek ayağa kalkar.
Bu millet borçla değil alın teriyle yaşar.
Yoksulluk kader değildir.
Yoksulluk tam olarak bu düzenin sonucudur.
Ve her düzen değişir…
Ya bu talan düzeni sürecek ya da millet kendi kaderini yeniden yazacak.
Seçim budur.

