No Result
View All Result

Ukrayna Savaşı’nın belirginleştirdiği çarpık ilişki

Mutlu YILMAZ by Mutlu YILMAZ
6 Aralık 2025
in GÜNLÜK
0
Ukrayna Savaşı’nın belirginleştirdiği çarpık ilişki

Ukrayna Savaşı resmen sona ermemiş olsa da, Trump ekibinin Putin ile yürüttüğü bir dizi görüşmelerden çıkan notlar ve sahadaki durum son birkaç gün içerisinde başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerini yeniden alarm durumuna geçirdi.

Ukrayna Savaşı’nda Türkiye’nin rolü önemliydi ve daha önceki yazılarda belirttiğim gibi Türkiye ana hatlarıyla doğru bir diplomatik çizgide ilerledi. Elbette burada 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi‘nin Türkiye’ye sağladığı çok ciddi bir avantaj da söz konusuydu. Sözleşmeyi dolaylı yoldan delmeye yönelik bazı girişimleri bir kenara bırakacak olursak, tarafları bir nebze dizginlemede Montrö’nün etkili olduğu açıktır.

Türkiye’nin kaçırdığı asıl fırsat, Batı bloku ile yürüttüğü ilişkilerde gizlidir. Bunu geçen haftaki yazıda kısaca belirtmiş fakat detaylandırmamıştım.

Olay şudur:

Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde son derece edilgen hatta ABD ve Birleşik Krallık da dâhil edilecek olursa, Batı kulübüne karşı neredeyse tam teslimiyetçi bir politika takip etmektedir.

15 Temmuz sonrası yine bir başka sorunlu düşüncenin ürünü olarak göstermelik de olsa dümeni bir süreliğine Avrasya’ya kırmıştık. O yanlış politika yüzünden Türkiye para ve zaman kaybetti. Şu aralar özellikle Trump’ın ABD’sine karşı Türk tezleri hiçbir şekilde savunulamıyor. Dahası Amerikan yönetiminin şimdiye kadar görülmemiş bir açıklıkta ve esasen aşağılayıcı biçimde bir “meşruiyet kaynağı” olarak lanse edildiği dönemi yaşıyoruz.

Avrupa bacağında ise Türkiye’nin nasıl bir yanlışlar yumağı içinde kaybolduğu gayet nettir:

İlişkiler kesinlikle mütekabiliyet esasına göre ilerlemiyor. AB üyesi ülkelerin vatandaşları ülkemize serbestçe girip çıkarken Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının önüne sayısız engeller çıkarılıyor ve adeta eziyet ediliyor.

Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinden bağımsız ama çok esaslı bir konudur bu. Türkiye, yerleşik milyonlarca insanı ve etkileşim halinde olduğu tüzel kişilikler yoluyla isteseler de istemeseler de zaten Avrupa’nın ortasındadır. Ancak bu potansiyelini henüz harekete geçirebilmiş değildir.

Yine aynı Türkiye, hiç olmaması gerektiği halde düzensiz göçlere karşı kendisini kalkan ederek Avrupa’ya güvenlik hizmeti vermekte, önemli bir turizm destinasyonu olarak ve tarımsal üretimi yoluyla da buradaki halkların refah toplumları olarak kalmasına ciddi katkılar sağlamaktadır. Hatta savaşın başlarında yapılan Tahıl Koridoru Anlaşması sayesinde yalnızca Avrupa’da değil, küresel ölçekte tırmanış eğilimindeki gıda enflasyonunun da önüne geçilmiş oldu.

Avrupa Birliği’nden ayrı bir organizasyon olan Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi ve aynı zamanda NATO’nun önemli bir gücü olan Türkiye’nin, belki de hiçbir zaman tam üye olamayacağı bir kulüple, üstelik hiçbir şartını kabul ettirememesine rağmen sürdürdüğü bu çarpık ilişkiden ne umulmalıdır?

Tek taraflı ve saplantılı bir aşka benzeyen bu toksik ilişkinin şimdiye kadar milletimize bir fayda getirmediği ortada; ama Avrupa’ya geniş bir konfor alanı sundu.

Oysa savaşın en başından itibaren makul çözüm şuydu:

Ukrayna’yı mümkün olan en az kayıpla kurtaracak bir ateşkesi NATO konsepti dışında ve Türkiye’nin garantörlüğünde Rusya’ya kabul ettirmek. Ardından ayrıcalıklı statüyle Türkiye’nin AB’ye eklemlendiği, Rusya’nın ise dışlanmadığı yeni bir Avrasya ittifakıyla ABD ve Çin’e karşı güçlü bir blok oluşturmak.

Bu konsept, Alman sosyal demokratlarının 1967’de Willy Brandt öncülüğünde doktrine ettiği Ostpolitik‘in Türk sürümüdür ve güncele daha uyumlu bir formüldür.

Böylesine büyük bir fırsat kaçırıldı zira Avrupa Birliği çok sorumsuzca hareket etti ve süreç içerisinde büyük yanlışlar yaptı. Bu yanlışlar rejime karşı değil, daha çok Türk milletine karşı oldu. Rejimin suçlarına göz yumdular dolayısıyla onların suç ortakları oldular ve neticede hep birlikte kaybettik. Çünkü Ukrayna’daki son durum uzun vadede Türkiye’nin de zararınadır.

Şimdi ise Batı’ya verilen yeni tavizlerden ve Papa’nın ziyareti sırasında yapılan ulusal egemenliğe gölge düşürücü mahiyetteki açıklamalardan öyle anlaşılıyor ki, Yeni Türkiye emperyal bir vizyonla başka arayışlar içerisine girmiştir.

Previous Post

AKP-MHP-DEM amiri Tom Barrack: 1919 öncesine dönülsün

Next Post

Dinamiğin temel prensibi ve açı – zaman ilişkisi (1)

Next Post
Dinamiğin temel prensibi ve açı – zaman ilişkisi (1)

Dinamiğin temel prensibi ve açı - zaman ilişkisi (1)

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.