AKP Medya tarlası, başındaki “muktedir” kendisini en güçlü hissettiği andan itibaren “iyi saatte olsunlar!” tarafından sürülmektedir. Esasında yerli bir tohumla, millî bir toprak parçası üzerinde hasat elde etmek gayesi güdülmediğinden “topunun canı cehenneme” deyip geçmek kolaydır. Ki bu satırların yazarının da çok zaman sözün bir yerinde böyle deyip geçtiği çok olmuştur. Ama madem ki kendimize biçtiğimiz iş, olup biteni anlamaya çalışırken geleceğe bugünden notlar bırakmak, böylesi bir misyon biçmişiz kendimize, gelin işimizi yapalım.
Rasim Ozan Kütahyalı’nın benzer durumdakiler için kullandığı ifadeyle “medeni bir ölü haline getirilmesi” sonrası sıranın Cem Küçük’e geleceğine dair çıkarımımızın ardında Türkiye sosyolojisine Televole’yi armağan eden TV dünyasının dahi çocuğu Can Tanrıyar’ın karısı Tamar Tanrıyar’ın analizi vardı.
“Analiz” derken tabi ki de lafın gelişi diyorum. Belli ki bazı mahfillerin kendisine servis ettiği mevzuları kendisine has bir üslup ile ve Türk Dil Kurumu’nun tarifiyle, “şirretçe” bir tarzda dillendiren Tanrıyar, ilk kurbanının işini tam bitirmeden kendisine yeni bir av bulmuş veya yeni hedef işaret edilmiş, bu kez onun “nefesini kesme eylemine” başlamıştı.
Yeni hedefin menzili elbette ki Küçük’ten bir miktar yüksekteydi. Yeni hedef Erdoğan ailesinin iktidar yolculuğuna birlikte çıktığı, bir kızını gelin verdiği Albayrak ailesinin “medya işlerinden sorumlu mensubu” Serhat Albayrak’tı. Tamar Tanrıyar, Erdoğan sonrası için yapılan hazırlıkların bir boyutu olarak takdim ettiği komplo senaryosunda Turkuaz Medya Grubu’nun olası İmamoğlu iktidarı için hazırlık yaptığını öne sürdü. Tanrıyar, iddiasına göre Sözcü Gazetesi’nin yeni bir gazete çıkardığını ve bu gazetenin dağıtımının Albayrak Grubu tarafından yapılıyor olmasını İmamoğlu iktidarı için mevzi hazırlık olarak görüyor ve konuyu “çok sevdiği” Erdoğan’ın dikkatine sunuyordu.
Olağanüstü zamanlarda olağanüstü misyonlar üstlenen mevkutelerin piyasaya çıkması vakâ-i âdiyeden olsa gerek. Vakâ-i âdiye (veya yaygın söylenişiyle vakayı adiye), Arapça kökenli bir tamlamadır ve sıradan, olağan, her gün karşılaşılan ve artık dikkat çekmeyen önemsiz olay anlamına gelir. Genellikle bir durumun kanıksandığını veya önemini yitirdiğini belirtmek için kullanılır. Devam edelim.
Eski medya jargonuyla, “Türk basınının amiral gemisinin” bile üç beş bin tiraja düştüğü, ekonomik göstergelerin her anlamda dibi gördüğü dönemde, insanların değil kitap gazete, ekmek almakta zorlandığı memlekette yeni gazete çıkarmak nasıl bir akıl kârıdır, öyle değil mi ama? Aklı başında herkesin böyle düşündüğü dönemde, hakkındaki “terör soruşturması” nedeniyle Türkiye’ye gelemeyen Burak Akbay’ın Sözcü’ye kardeş olarak Tavır isimli bir gazete çıkarmasını neye yoracağız, öyle değil mi?
Hem bir dakika! Ergenekon soruşturmalarından evvel yayına başlayan, dönemin popüler alternatif gazetesinin adı neydi? Taraf. AKP leşkerlerinin “Yeni bir 17-25 planlanıyor, Yeni bir 15 Temmuz farklı bir konseptte tezgahlanıyor, Yeni Fuat Avniler çıkıyor” diye feryat ettiği bir süreçte yeni “operasyon gazetesinin” Tavır olan adının bile “eski operasyon gazetesiyle” benzerlik taşıması da mı gol değildi? Komplo severlerin kazanı kaynatması için ellerinde yeterli malzeme vardı. Bu notları unutmayıp sonrasına dikkat kesilin lütfen.
Havuz medyasının, İBB Soruşturmaları ve CHP’nin iç savaşına dair polis fezlekesinde, savcılık iddianamesinde bulunduğu iddiasıyla ortaya saçılan gayri ahlaki görüntüleri, belden aşağı dedikoduları ağzının suyunu akıtarak kaynak gösterdiği Tamar Tanrıyar, uzun dilini kendilerine çevirdiğinde vücut kimyaları değişiverdi. Bir iktidar yandaşı kalemin, CHP’ye yönelik salvoları kalemine dolarken Tanrıyar’dan “Cesaret Ana” diye bahsetmesi, AKP ve RTE devri iktidarının medya tarihine yazılması şarttır. Bu “cesaret ana”nın kendi patronajıyla ilgili “sallamalarına” karşın ne diyeceğini bilememiş tavırlarını “medya gözlemcilerinin” bıyık altından gülümseyerek not ettiğini de kayda geçirmeden edemeyeceğim.
Bu satırlar sıcağı sıcağına kaleme alınıyor. 29 Haziran günü konuya dair ilk haber, “Tamar Tanrıyar yurtdışına kaçtı” başlığıyla verildi. Bahse konu YouTube yayını sonrasında “Cumhurbaşkanına hakaret ve yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla hakkında gözaltı kararı verilen Tanrıyar’ın birkaç gün önce yurtdışına çıktığı, daha doğrusu”kaçtığı”na dair haberler yayıldı. Neden sonra aynı Tanrıyar’ın “yakalanarak gözaltına alındığını” okuduk Turkuaz Medyasının farklı mecralarından. Aaa o da ne? Tanrıyar, meğer hakkında herhangi bir gözaltı kararı verilmemişken tatil amaçlı bir yat turuna çıkmış, bugün de tur sona erdiği için çıkış yaptığı kapıdan bizzat kendi isteğiyle geri girmemiş mi? Sonra… Sonrası şu: “Hakkındaki gözaltı kararını öğrenen Tanrıyar, yerel mahkemeye ifade verdikten sonra tutuksuz yargılanmak üzere salıverildi.”
İşte tüm bu aşamada algı operasyonları ile durum tespiti yapmaya çalışan sosyal medya hesapları birbirine girdi. Araya İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı da yazılı bir açıklamayla dahil olmasın mı? Adeta bir polisiye filmi takip edercesine soluk soluğa izledik olan biteni. Savcılık açıklamasında bahse konu kişinin kendisinin gelip ifade verdiğini resmi açıklamasında altını çizerek vermesi bir miktar morallerini bozdu Turkuazcıların. Onların kurgusuna göre “bir odağın talimatıyla gerçek dışı yayın yapan kişi kaçmış, kaçarken yakalanmış ve adaletin tarafsız ve bağımsız kollarına teslim edilmişti.” Gel gör ki işin aslı öyle değil. Neyse.
Tamar Tanrıyar, kendisinin çok sevdiğini özellikle vurguladığı Erdoğan’ın arkasından iş çevirmekle itham ettiği Albayrak kardeşlere, “Size 1 Temmuz’a kadar müsaade. Bunlardan koptunuz koptunuz, yoksa beni susturamazsınız” demişti. Talebi, zaten belli odakların desteklediği Sözcü ve bağlı gazeteleri bayilere dağıtmamalarıydı. Şimdi adli bir soruşturmanın konusu haline gelen bu süreç, kahramanının işaret ettiği 1 Temmuz’da yeni bir safha mı kazanacak, yoksa taraflar kendi aralarında sulh olup herkes bir sonraki krize kadar hiçbir şey olmamış gibi mi yapacak?
AKP medyasında yerini sağlam gören bazı tipler, Tamar Tanrıyar vak’asını çözümlerken birkaç konu başlığını kendiliğinden açtı. İşte o başlıklar:
- Devlet ve medya içerisinde bazı çevreler, yeni bir 17-25 Aralık süreci başlatacak.
- Yıldönümü yaklaşırken yeni bir 15 Temmuz kalkışmasını farklı bir formatta yeniden uygulamaya çalışacaklar.
- Tamar Tanrıyar, yeni dönemin Fuat Avni’sidir. Yeni kalkışmayı planlayan mekanizmanın aparatıdır.
Bu beyanları dillendirenlerin, kullandıkları argümanlarıyla ilgili ellerinde sağlam bir kanıt olmadığı aşikardı. Ama kendi patronajlarına (Albayrak kardeşler) yönelik salvoyu savuşturmak adına ellerine, dillerine ne gelirse saçıp savurup “hiç olmazsa kamuoyu nezdindeki algıyı” yumuşatmak derdindeydiler.
Ağır siyasi analizlerin birbiri ardına patladığı 2026 Haziran ayının son haftasına damgasını vuran çıkışlardan biri de tek kişilik gösterisini YouTube kanalına yükleyen Deniz Göktaş’dan geldi. Kendi adına göndermeyle “Ölü Deniz” isimli gösterisi 24 Haziran günü yayına verildikten bu satırların yazıldığı 29 Haziran gününe kadar (şimdilik yani) 6 milyon 86 bin 234 kişi tarafından izlenmişti. 1 Haziran günü kaydedilen gösteri, ay bitmeden Türkiye gündemine oturdu ve bu tarz durumlarda alışıldık olan bir klişe ile “hakkında farklı gerekçelerle adli soruşturmalar açıldı.”
İktidar cenahının “dinî değerler ve bizzat Recep T. Erdoğan’a hakaret ettiği” tezinden hareketle en kısa süre cezaevine konulmasını talep etmesinin yanında meseleye tabi ki de “komplo penceresinden” bakanların tespit, tahlil ve teşbihleri kayda değerdi. Tabi ki de Deniz Göktaş gibi “no name” bir ismin (ki no name yakıştırması AKP’lilerin tespiti. Komedyen genç, ilk videosunu 2023’te yayına vermiş. Bu arada sahne gösterilerini tahsisatta engel çıkarılmadığı şehir ve mekanlarda sürdürmüş) nasıl olup da bir gecede milyonlarca insanın dikkatini çekebildiği hususuydu. Bu durum tabi ki dış güçler, farklı ideolojik yapılanmaların güç birliği ve işbirlikçi batılı güçlerin desteği ile gerçekleşebilmişti.
Yahu yine uzadı haftanın özeti ama elden ne gelir? Memlekette konu çok, yazmasam da olur dediklerinizi eledikten sonra bile geleceğe not edilmesi gereken o kadar çok “cinnet manzaraları” var ki aklınız durur. Şimdi Memleketimizden Cinnet Manzaraları’nı izlemeye devam edelim. Bakalım gelecekte izaha zorlanacağımız hangi haller vuk’u bulacak canım memleketimizde…

