Bugün Şeyh Sait’in idamının yıldönümü. Bugün birileri bu ismi “mazlum” veya “kahraman” gibi pazarlamaya çalışıyor. Gelin tarihî gerçeklere bakalım ve isyanın ardındaki asıl nedeni ve ihaneti görelim.
Şeyh Sait İsyanı, iddia edildiği gibi masum bir inanç ya da kimlik mücadelesi değildi. Türkiye Cumhuriyeti tam Musul’u almak için askerî ve diplomatik hazırlıklar yaparken, bu isyan patlak verdi. İngiliz istihbaratının parası ve silahıyla beslenen bu hareket, “Hilafet ve şeriat istiyoruz” maskesinin arkasına sığındı. Ama asıl amaç, Türk ordusunu içeride meşgul etmek ve Musul petrol yataklarını sonsuza kadar İngiliz emperyalizmine teslim etmekti.
Şimdi taşları yerine oturtalım.
“Lozan Yalanları ve Gerçekler” isimli 4 baskı yapmış kitabımda bu konuyu uzun uzun incelemiştim.
Biliyorsunuz 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalandı, Musul meselesi çözülemediği için dokuz ay içinde ikili görüşmelerle çözülmek üzere ertelendi. Yani bizim güney sınırlarımız Lozan sonrası belirsizdi.
Kitabımda örnekleri var… Mesela, 1925 yılında basılmış bir coğrafya ders kitabında Türkiye haritası… Yunanistan, Bulgaristan, İran ile sınırlar belli. Kuzeydoğuda o dönemki Sovyetler ile sınırlar belli. Güneyde Irak ve Suriye sınırları belirsiz…
Musul meselesinin çözümü Milletler Cemiyeti’ne devredilince İngilizler uluslararası kamuoyunu ikna etmek için bir isyan planlaması yaptı. Türkiye sınırları içindeki azınlıkların isyan etmesini sağlayacak, ardından da Musul meselesinde “Bakın, Türkiye’deki azınlıklar yönetimden memnun değil, Musul’daki Türk olmayanları nasıl yönetecekler…” propagandasını yapacaklardı. Musul aslında çoğunluğu Türk olan bir bölgeydi. Ve bizim isteğimiz, o bölgede bir referandum yapılarak Irak’a mı Türkiye’ye mi bağlanacağına karar verilmesiydi. Bu tür referandumlar, o yılların uluslararası siyasetinde çok yaygın ve yerleşmiş bir yöntemdi. “Self-determinasyon” ya da “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, Lenin’den Wilson’a dönemin pek çok liderinin propagandasını yaptığı bir haktı.
İngilizler, kaybedecekleri bir referandumu engellemek için Türklerin azınlıklara zulmettiği propagandasına sarıldılar. Şeyh Sait ya da Nasturi isyanlarının asıl önemi buydu. Böylece Musul istediği kadar Türk çoğunluğu olan bir bölge olsun, “Türkler azınlıkları yönetemiyor” propagandasıyla İngilizler Musul’un Irak’ta kalmasını sağlayacaklardı. Yani Musul/Kerkük petrollerinin…
Kronolojiye baktığımızda taşlar yerli yerine oturuyor.
19 Mayıs – 5 Haziran 1924: Haliç Konferansı’nda İngilizlerle masaya oturduk ancak bir anlaşma sağlanamadı.
7 Ağustos – 26 Eylül 1924: İngilizler, Hakkari’de Hıristiyan Nasturileri ayaklandırdı.
20 Eylül 1924: Musul konusu mecburen Milletler Cemiyeti’ne taşındı. Bu sırada Nasturi ayaklanması devam ediyordu.
16 Ocak 1925: Milletler Cemiyeti bir hakem heyeti belirledi ve bu kurul Bağdat’ta çalışmalarına başladı.
13 Şubat 1925: Musul Hakem Heyeti’nin çalışmalarına başlamasından bir ay geçmeden, Şeyh Sait isyanı başladı.
29 Haziran 1925: İsyan bastırıldı, elebaşı Şeyh Sait idam edildi. Bu arada Hakem Heyeti çalışmalarına devam ediyordu. İngilizler de tezlerini sürekli iletiyordu: “Bakın, şimdi de Diyarbakır’da isyan çıktı. Türkler kendi ülkelerine hâkim değil, Musul’u nasıl kontrol edecekler?”
16 Temmuz 1925: Hakem Heyeti raporunu sundu…
16 Aralık 1925: Ve nihayet Milletler Cemiyeti, Musul’u elimizden alıp İngiliz mandasındaki Irak’a bıraktı.
İngiliz Planı kusursuzdu, takvim milimetrik işledi!
E. H. Carr ve Toynbee başta olmak üzere pek çok yabancı tarihçi de, Türkiye’nin Şeyh Sait isyanı yüzünden Musul sorununda geri adım atmak zorunda kaldığını açıkça yazmıştır. (Bunların tümünün örnekleri kitabımda var…)
Şeyh Sait isyanının gerçek nedeni ne Hilafet ne de Kürt bağımsızlığıdır. Gerçek neden Musul konusunda İngiliz oyunlarına destek olmaktır. Nitekim, Şeyh Sait’in yargılandığı mahkemede İngiliz desteği üzerine de önemli deliller ortaya konmuştur.
Yani bugün kimilerinin “kahraman” ilan ettiği o Şeyh Sait, bir İngiliz kuklasından başka bir şey değildi… Kimi kahraman gördüğünüze dikkat edin…

