No Result
View All Result

“Kardeşlik” tuzağı veya “Türk”süz Atatürkçülük oksimoronu!

Prof. Dr. Şener Üşümezsoy by Prof. Dr. Şener Üşümezsoy
11 Ağustos 2026
in GÜNLÜK
0
“Kardeşlik” tuzağı veya “Türk”süz Atatürkçülük oksimoronu!

İkinci açılım olarak toplum tarafından isimlendirilen ve Meclis’e yasa tasarısı olarak gelen konunun başlığında, DEM’lilerin başından beri kullandığı “barış”, “kardeşlik” ve “demokrasi” kelimeleriyle, bu isimlerin değişik kombinasyonlarından oluşmuş bir söylem biçimi yer almaktadır. İçinde demokrasinin, barışın ve kardeşliğin geçtiği bu kavramları jargon olarak kullanan örgüt terminolojisindeki anlamlarını terk ederek, sadece sözlük anlamlarıyla değerlendiren Özgür Özel çevresinin safdillikle ya da Kılıçdaroğlu çevresinin belki de bilinçli olarak ileri sürdüğü kavramlardır bunlar.

Şöyle söyleyelim; baştan, defalarca vurguladığımız halde anlaşılamayan nokta şudur: Eski CHP’nin ve bugün Yeni Parti’nin söylemi içinde, Atatürk’ün Türkiye’sinin inşası ve kurtuluşu sürecindeki en önemli temel ayağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine yükseldiği temel olan “Türk Milleti” kavramıdır. Anayasa’nın ilk dört maddesi de bu temelin tanımıdır. Fakat “Türk Milleti” kavramını ağzına alamayan bir politik söylemin Atatürkçü olduğunu iddia etmesi tam bir çelişkidir.

Türk Milletini inkâr eden Atatürkçülük olmaz

Eğer tek millet, tek devlet, tek vatan deyimlerini kullanan AKP tezinde; Atatürk’ün kurduğu Anayasa, kurucusu olduğu Türk Milleti, Türk Cumhuriyeti ve Türk laikliği gibi kavramlar yer almıyorsa AKP en azından kendi içinde çelişmemektedir. Ancak siz hem Atatürk’ü bütün ritüel adımlarıyla takip edeceksiniz ama özde Atatürk’ü ve “Türk Milleti” kavramını literatürünüzden ve parti programınızdan çıkaracaksınız… Hiçbir sözcünüzün, konuşmacınızın ağzında “Türk Milleti” olmayacak… İşte bu “Atatürkçülük”, oksimoron bir tavırdır.

Oksimoron bir tavır üzerine politika kurmak ise cebirdeki artı ve eksi değerlerin birbirini sıfırlaması gibidir. Yani denklemi yanlış kuruyorsunuz; üstelik denklemdeki söylemlerin temelini oluşturan “Türk Milleti” kavramını o kadar dışlıyorsunuz ki, 10. Yıl Marşı dahi hiçbir mitinginizde ağzınıza alınmıyor.

Deniz Gezmiş ve “kardeşlik” söyleminin gerçeği

Bu girişten sonra gelelim “kardeşlik” kavramına… Özellikle solcu görünme adına, Deniz Gezmiş’in “Türk-Kürt kardeşliği” sözü ileri sürülerek bu kavram temelinde solcu bir söylem üretilmiştir. CHP solculaşmaya çalışırken bu deyimi kullanmaktadır. Oysa Deniz’in bilinç düzeyinde, eğitiminde ve söyleminde “kardeşlik” kavramı yoktur; sınıf kavramı vardır, ulus kavramı vardır. Deniz, bu anlamda idam edilirken söylediği ileri sürülen “Yaşasın Türk-Kürt kardeşliği” sözünü hiçbir zaman söylememiştir. Deniz, hayatında kardeşlik lafını hiç kullanmamıştır.

Kardeşlik kavramına feodal bir laf olarak bakmıştır. Kardeşine yazdığı mektuplar vardır elbette, ancak politikasında böyle bir söylem yoktur. Peki, Deniz ne demiştir? Orada, idam anında yanında değildik ancak Deniz’in tüm konuşmalarında, tavırlarında ve mitinglerinde vurguladığı slogan -ki özellikle ilk döneminden sonraki süreçte- şudur: “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının emperyalizme karşı mücadelesi!” veya bir başka ifadeyle “Yaşasın Türk ve Kürt halkının anti-emperyalist bağımsızlık mücadelesi!”

Bu kavramın içinde “kardeşlik” yoktur; Amerikan emperyalizmine karşı Türk ve Kürt’ün ya da tüm Türkiye halklarının birlikte yürüttüğü bir mücadele tezi vardır. O yüzden kurdukları örgütün adı Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’dur (THKO); Mahirler’inki de Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’dir (THKP-C).

12 Mart sonrası solun sapması: Sömürgecilik tezi

Bu detaylara girmeden soralım: Vurgulanan bu kavramlar neden daha sonra farklı algılanmıştır? 1971 yılındaki 12 Mart faşizminden sonra sol, birdenbire yeni bir bölünme içine girdi. Özellikle KSD (Kurtuluş Sosyalist Dergi) olarak tanımlanan ve bugün de Mahir’i Apo ile birleştirmeye çalışan çizginin sözcüleri, biraz da Kemal Burkay’ın teorisinden beslenerek bir tez ileri sürdüler: Güya Türkiye, “Doğu”yu, yani “Türkiye Kürdistanı”nı sömürmektedir; dolayısıyla Kürdistan’ın baş çelişkisi Türkiye’ye karşı olmaktır.

Bu yaklaşım, Immanuel Wallerstein’ın “merkez-çevre” kavramlarını uyarlayarak İstanbul’un gelişmişliğini Doğu’nun, yani Kürdistan’ın sömürülmesine dayandıran bir tez ileri sürmüştür. O dönem Mahir Çayan’ın takipçileri olan Dev-Yolcular, bütün mücadelelerini bu teze karşı yürütmüşlerdir. Çünkü bu tez, açıkça bir “sömürgecilik tezi” olarak ele alınmıştır. Türk burjuvazisi ve Türkiye, Kürdistan’ı sömürdüğü için Kürdistan’ın bağımsızlık hakkı Türkiye’den kopma hakkıdır denilmiştir.

Dev-Yol, bütün siyasî hayatı boyunca bu çizgiyle mücadele etmiştir. Buna karşılık KSD çizgisinde ise Kürdistan’ın ayrılma hakkı, demokrat olmanın bir şartı olarak sunulmuştur. Hatta ezen ulus ve ezilen ulus kavramları ele alındığında, bırakın sosyalist olmayı, demokrat olmanın birinci şartının “ezen ulus şovenizmini” (yani Türk milliyetçiliğini) mahkûm etmek ve “ezilen ulusun milliyetçiliğini ve bağımsızlığını” savunmak olduğu iddia edilmiştir.

İkinci kavram ise yine bu zemin üzerine oturtulan “kardeşlik”tir: Ezen kardeş, ezilen kardeşin hakkını savunmalıdır ve bu demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur! Her iki durumda da Kürdistan’ın bağımsızlığını savunmak, demokratlığın vazgeçilmez şartı sayılmıştır. Buradan hareketle Karl Marx’ın “İrlanda’nın ayrılmasını savunursak İngiltere’deki işçi sınıfı devriminin önünü açarız” tezinden alıntı yapılarak; soyut bir Kürdistan ve soyut bir bağımsızlık kavramı ile Türkiye’deki devrimin yolunun açılacağı fikri, 1980 sonrası Türk solu içinde yayılmıştır.

“Barış, demokrasi ve kardeşlik” maskesi

Bu nedenle demokrasi kavramı; sömüren, ezen Türk ulusuna karşı ezilen Kürt ulusunun haklarını ve bağımsızlığını savunmak olarak tanımlanmıştır. Güya ancak ezen ulus ezilenin haklarını savunduğu zaman “kardeşlik” doğabilirmiş! Görüldüğü üzere, buradaki “kardeşlik” tamamen farklı bir ideolojik konuma oturtulmaktadır.

Söz konusu çizgide “barış” ise, ezen ulusun ezilen ulusun haklarını savunmasından geçer. Yani barış, demokrasi ve kardeşlik kavramlarının kelime anlamları sözlük anlamıyla değil, sol literatürde kullandığı bu bağlamla karşımıza çıkmaktadır. Defalarca söylediğim halde bu durum kavranamamaktadır.

Bu sömürgecilik teziyle birlikte Türk devrimci aydınları, Kürtçüler tarafından hep “sömürgeci” diye suçlanmıştır. “Türkiye sömürgeci, Kürdistan sömürge, o halde sömürgenin ayrılması gerekir” diyen anlayış; Deniz’in Amerikan emperyalizmine karşı söylediği Türk ve Kürtlerin ortak mücadele tezini terk etmiştir. Bunun yerine egemen ulusa karşı ezilen ulusun mücadelesini vermeyi “demokratlık”, onların bağımsızlığını savunmayı “kardeşlik”, ezilenin haklarını teslim etmeyi ise “barış” olarak sunan soyut bir söylem dizisi geliştirilmiştir.

Oysa Marksist bir analizle baktığımızda, Türkiye’deki demokrasiden kasıt İstanbul ve metropol şehirlerde çevre halkların, grupların ve burjuvazinin merkezî otorite tarafından eşit muamele görmesidir. Karadeniz burjuvazisinin büyük ihaleleri aldığı gibi Kürt burjuvazisinin de bu ihaleleri alması meselesidir. Ancak 80’lerdeki sığ sol söylem içinde teorileştirilen kardeşlik, barış ve demokrasi kavramlarına yüklenen anlam yukarıda anlattığımdan ibarettir.

Merkez-çevre ilişkisinde tarihî yanılgı

Benim yaptığım İstanbul merkezli analizde ise mesele şudur: Merkez ve çevre halkları birbirinden ayırmak yerine; Kürt’ü de, Arap’ı da, hatta Fars’ı da İstanbul’a, yani merkeze yatırımlarla yerleştirmektir. Aynı olgu Rusya’da da yaşanmaktadır. Moskova merkezdir; çevredeki Tataristan, Kazakistan, Azerbaycan artık ayrılma noktasında değil, tersine yatırımlarla Moskova merkezinde bütünleşme eğilimindedir. Kaldı ki Moskova yatırım açısından kör bir alan olduğu halde süreç böyle gelişmektedir.

Yani çevre, merkezle kaynaşmaktadır; çevrenin ayrılması tezi tamamen geçersizdir. Wallerstein’ın merkez-çevre ilişkisindeki olgu bütünüyle yanlıştır. Türk solunun 1980’den günümüze kadar gelen ve hâlen devam eden temel hatası, bu merkez-çevre ilişkisini “gelişmiş bölge, az gelişmiş bölgenin aleyhine gelişmiştir” tezi üzerinden okumasıdır. Dünya sisteminin ve emperyalist sistemin gerçek analizini es geçerek dogmatik bir yaklaşım içinde kalmışlardır.

Şimdi ise gerek Arap burjuvazisi, gerek Kürt burjuvazisi, gerekse Türkiye’deki diğer halkların burjuvazileri; Mustafa Kemal’in tanımladığı Türk milleti zemininde, İstanbul merkezli bir konsensüs oluşturma çabası içindedir. Hatta bu konsensüsün içine Azerilerin ve Yahudilerin de girdiği bir çizgi söz konusudur.

Ancak bu gerçeklerden uzak durup geçmişteki sol söylemlerden türetilen Kardeşlik, Demokrasi ve Barış kavramlarının içi işte bu şekilde doldurulmaktadır. Ve bu kavramların tümü, “Türk Milleti” kavramının reddine dayanmaktadır.

Emperyalizmin kuyruğuna takılan sol

Yani bu yazılar, Türk milletinin anti-tezi olarak ileri sürülen kavramlardan türetilmiştir. Sömürgecilik tezi ve merkez-çevre tezi, emperyalizme karşı bölge halklarının birlikte mücadele etmesi tezini reddetmektedir. “O halde bizi sömüren Türklerse ve Batıysa, sömürgeciye karşı verilen mücadelede Kürdistan emperyalistlerle de iş birliği yapabilir” teorisinin yolu açılmıştır.

Böylece Maocu söylemle “baş düşman Türkiye’dir” tezi işlenmiş ve mücadelenin hedefine Türkiye oturtulmuştur. THKO’nun yerine gelen gruplar baş çelişkiyi “yerli gericilik” olarak tanımlamışlardır. Emperyalizm yerine yerli gericiliği koyarken, yerli gericiliği de emperyalizmin aracı olarak görmüşler ve yine yanlış bir tespite sapmışlardır. Ardından yerli gericilikle mücadele adı altında, giderek emperyalizmle iş birliği yapılabilecek bir noktaya gelinmiştir.

Dolayısıyla “kardeşlik”ten yola çıkılarak söylenen sözler, tamamıyla emperyalizmle iş birliği yapmayı ve Türkiye’ye karşı mücadeleyi sol tezlere indirgemeyi getirmiştir. Bu da Türkiye’de solun bütün ideolojik şakülünü kaybetmesine ve yıllarca Kürtçülüğün kuyruğuna takılmasına sebep olmuştur.

CHP’nin safdilliği ve ikilemi

Neyse ki sevindirici bir gelişme olarak Türkiye İşçi Partisi (TİP), MHP ve DEM’in birlikte hazırladığı taslağa imza atmamıştır. Ancak buna karşılık Özgür Özel çevresindeki safdil anlayış; “kardeşliğe hayır diyemeyiz, demokrasiye hayır diyemeyiz, barışa hayır diyemeyiz” derken farkında olmadan Anayasa’dan çıkarılacak ana maddelerin bunların çok ötesinde sonuçlar doğuracağını görememektedir. Fark ettiklerinde ise ikilemde kalmaktadırlar.

Yüzde 5 Kürt oyunu alabilmek için yüzde 95’i oluşturan Türk kavramını reddeden bir politika, sadece bu oyu almak için midir? Yoksa Batılı düşüncelerin belirlediği şablonlarla düşünen “yeni sol” kavramlı CHP’nin sol aklı mıdır, bunu düşünmekten öteye gidemiyoruz. TİP bile bu konuda daha farklı bir noktaya gelmişken, Özgür Özel çevresi eski sömürgeci siyasetin devamını oluşturmaktadır.

Bu siyasetin tek panzehiri “Türk Milleti” kavramıdır. Türk milleti kavramı, bu bölgeyi Basra’dan İstanbul’a kadar birleştiren bir tarihî fonksiyondur. Bugün oluşturulan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattındaki ittifak girişimleri de ancak bu zeminde ayakları yere basan bir hale gelebilir.

Sonuç: Türk Milleti demeden Türkiye ittifakı kurulamaz

Başlangıçta PKK’nın Avrupa ve Amerika gibi emperyalist ülkelerle iş birliği yapmasını “faşizme karşı mücadelede uluslararası enternasyonal dayanışma” kılıfıyla sunan anlayış, günümüzde bütünüyle sıkışmıştır. Uluslararası desteğe rağmen Irak’ta, Suriye’de ve İran’da güç kaybeden Kürt ulusal hareketi, Öcalan’ın yeni taktik ve stratejisi doğrultusunda ana hedefini değiştirmeden “Kardeşlik, Barış, Demokrasi” kavramlarını kullanmaktadır.

Ve ne yazık ki bu taktik, oy uğruna ya da uluslararası söylemde yer bulabilmek amacıyla CHP ve Yeni Parti yöneticileri tarafından savunulmaktadır. “Cumhur İttifakı’na karşı Türkiye İttifakı” diyerek İYİ Parti, Zafer Partisi ve Türk milliyetçileriyle ittifak yapmayı savunduklarını söylerken; onları asıl inciten şeyin, ağızlarına alamadıkları “Türk Milleti” sözü olduğunu düşünmemektedirler.

Çünkü “Türk Milleti” dedikleri zaman DEM’i ve Kürt oylarını kaybedeceklerini sanan bir safdilliğe sürüklenmektedirler. Fakat bu kadar safdillik olamaz! Arkadaki asıl mesele, uluslararası bir projenin Türk milletine ve Atatürkçülüğe karşı yürüttüğü tasfiye mücadelesi midir? Düşünsel olarak Yeni Parti saflarında bu temel ilkelerin terk edildiği ne yazık ki ortadadır.

Previous Post

Sevr’in yıldönümünde PKK’ya af çıkarıyorlar

Next Post

Sevr’i saray imzaladı, Türk Milleti Yırttı!

Next Post
Sevr’i saray imzaladı, Türk Milleti Yırttı!

Sevr'i saray imzaladı, Türk Milleti Yırttı!

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.