Türkiye’nin son çeyrek asrına baktığımızda karşımıza yalnızca bir iktidar dönemi değil, devletin ekonomik anlayışında köklü bir değişim çıkıyor.
Eskiden iktidarlar, “Bu ülkeye ne kazandırabiliriz?” diye sorardı. Fabrika kurulur, baraj yapılır, demiryolu döşenir, liman inşa edilir, şeker fabrikası açılır, kâğıt fabrikası kurulur, demir-çelik sanayisi geliştirilirdi.
AKP döneminde ise Türkiye’nin elindeki pek çok stratejik kamu kuruluşu özelleştirildi. Türk Telekom, TÜPRAŞ, ERDEMİR, PETKİM, TEKEL işletmeleri, SEKA’nın birçok tesisi, limanlar, elektrik dağıtım şirketleri, termik santraller, hidroelektrik santraller, şeker fabrikalarının önemli bir bölümü ve başka birçok kamu varlığı özel sektöre devredildi.
Türk Telekom’un yüzde 55’i 2005’te 6,55 milyar dolara, TÜPRAŞ’ın yüzde 51’i yaklaşık 4,14 milyar dolara satıldı. PETKİM’in yüzde 51’i 2008’de 2,04 milyar dolara özelleştirildi.
Bunlar sıradan işletmeler değildi. Bunlar Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığının parçalarıydı. Elbette özelleştirme konusunda farklı ekonomik görüşler savunulabilir. Devlet her işletmeyi sonsuza kadar işletmek zorunda değildir.
Fakat asıl soru şudur: Stratejik kamu varlıklarını sattık; peki elde edilen kaynaklarla ne yaptık?
Yeni ve güçlü sanayi kuruluşları mı kurduk?
Yüksek teknoloji üretimine mi geçtik?
Üretim ekonomisini mi güçlendirdik?
İhracatta katma değeri mi yükselttik?
Yoksa bugün geldiğimiz noktada olduğu gibi yeniden para bulmak için elimizde kalan varlıklara mı bakıyoruz.
Çünkü bugün tartışılan yalnızca geçmişte satılan fabrikalar değil. Şimdi sıra otoyollara, köprülere ve devletin vatandaşın ortak malı olan diğer varlıklarına mı geldi? Vatandaşın eskiden ücretsiz veya düşük maliyetle kullandığı bazı sahillere, plajlara ve kamusal alanlara erişimin bile ücretlendirilmesi toplumda şu duyguyu büyütüyor:
“Kendi ülkemde, kendi denizime girmek için neden para ödüyorum?”
Bu soru küçümsenecek bir soru değildir. Çünkü devlet yalnızca vergi toplayan bir mekanizma değildir. Devlet, vatandaşın ortak varlıklarını koruyan ve toplumun refahını sağlayan yapıdır.
Peki ekonomide bugün neredeyiz?
Türkiye’nin ekonomik tablosu vatandaş açısından ağırdır. Enflasyon yıllardır insanların satın alma gücünü aşındırıyor. TÜİK’in Mayıs 2026 verisinde yıllık tüketici enflasyonu yüzde 32,61 olarak açıklanmıştı. Kira ise özellikle emekliyi ve dar gelirliyi köşeye sıkıştırıyor. Bugün emekli maaşıyla geçinmeye çalışan milyonlarca insanın önündeki soru artık “Nasıl daha rahat yaşarım?” değildir. “Bu ay kirayı nasıl ödeyeceğim?”
Emeklinin yıllarca çalışmasının karşılığı olan maaş, bazı şehirlerde tek başına ev kirasına bile yetmez hale gelmişse burada artık yalnızca ekonomik bir sorun değil, sosyal adalet sorunu vardır. Bir ülkenin emeklisi pazarda fiyat sormaktan, kiracı ev sahibinden, gençler gelecekten korkuyorsa ekonomik başarıyı yalnızca büyüme rakamlarıyla anlatamazsınız. Ekonominin gerçek ölçüsü, vatandaşın mutfağındaki tenceredir.
Ve bütün bunların ortasında Atatürk’e dil uzatmak…
İnsanın asıl şaşırdığı noktalardan biri de budur. Bugün bazı AKP çevrelerinde Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e yönelik ağır sözler duyuyoruz. Peki Atatürk nasıl bir Türkiye devraldı? Savaşlardan çıkmış, insan gücü tükenmiş, sermayesi yok denecek kadar azalmış, sanayisi son derece yetersiz, altyapısı büyük ölçüde harap olmuş bir ülke… Üstelik yeni Cumhuriyet, Osmanlı Devleti’nden kalan borçların yükünü de üstlenmişti.
İşte o şartlarda Atatürk ve arkadaşları, “Paramız yok, insanımız yok, sermayemiz yok; hiçbir şey yapamayız.” demedi. Tam tersine: “Bu ülkeyi ayağa kaldıracağız.” dedi.
Ve yaptılar.
Sümerbank kuruldu.
Etibank kuruldu.
Şeker fabrikaları kuruldu.
Demiryolları geliştirildi.
Kâğıt sanayisi kuruldu.
Dokuma fabrikaları açıldı.
Demir-çelik sanayisinin temelleri atıldı.
Madenler ve enerji kaynakları millî ekonominin parçası haline getirildi.
Devlet, özel sermayenin bulunmadığı yerde öncülük etti.
Çünkü o dönemin temel meselesi şuydu: Türkiye’nin sermayesi yoksa devlet sermaye yaratacak, sanayisi yoksa devlet sanayi kuracak, fabrikası yoksa devlet fabrika yapacaktı.
Atatürk’ün yarattığı mucize, hazır zenginliği tüketmek değildi. Yokluk içinden üretim kapasitesi yaratmaktı. Bugün ise aradan geçen yaklaşık bir asrın sonunda, elimizde hazır bulunan stratejik kamu varlıklarının hangisini nasıl satacağımızı tartışıyoruz.
İşte asıl çelişki burada.
Atatürk döneminde:
“Yoktan var edelim.”
Bugün:
“Var olanı nasıl satarız?”
Bu iki anlayış arasındaki farkı görmek için ekonomist olmaya gerek yok.
Mesele AKP’yi sevmek veya sevmemek değildir Bir siyasi parti gelir, ülkeyi yönetir ve elbette eleştirilebilir.
Buradaki mesele AKP düşmanlığı yapmak da değildir.
Mesele şudur: Türkiye’nin son 24 yılında devletin ekonomik varlıkları nasıl kullanıldı?
Satılan stratejik kuruluşlardan elde edilen gelirler ülkenin üretim kapasitesini kalıcı biçimde artırdı mı?
Bugün neden emekli geçinemiyor?
Neden gençler ev alamıyor?
Neden kiralar bu kadar ağır?
Neden vatandaş temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor?
Ve en önemlisi: Bir zamanlar devletin kurduğu fabrikaları sattıktan sonra, yarın çocuklarımıza bırakacağımız hangi yeni fabrikaları kurduk?
İşte sorulması gereken sorular bunlardır. Çünkü devletin malı, o günkü iktidarın şahsi malı değildir. Devletin malı milletin malıdır. İktidarlar gelir ve gider. Ama fabrikalar, limanlar, otoyollar, köprüler, madenler, enerji tesisleri ve stratejik kuruluşlar milletin gelecek nesillerine bırakılacak ortak servettir.
Bugün Türkiye’nin önünde çok ciddi bir tercih vardır: Üretim yapan, sanayileşen, kendi teknolojisini geliştiren ve vatandaşını zenginleştiren bir Türkiye mi; yoksa elindeki varlıkları satarak günü kurtarmaya çalışan bir Türkiye mi? Benim itirazım tam da bunadır.
Çünkü eski iktidarların en büyük iddiası, “Bu ülkeye ne yapacağız?” sorusuna cevap vermekti.
Bugünün sorusu ise giderek, “Elimizde daha ne kaldı?” haline geliyor. Ve bir millet için bundan daha ağır bir soru olamaz.

