Bir zamanlar bu ülkeye anlatılan bir siyasal anlayış vardı.
“Devlete vergi verilmez” denirdi.
“Devletin memurunun, imamının arkasında namaz kılınmaz” denirdi.
Kadınla erkeğin yan yana gelmesi, tokalaşması üzerinden haram mı haram değil mi tartışmaları yapılırdı.
Hatta devletin içinde bulunduğu şartlara göre cuma namazının bile kılınamayacağını savunan anlayışlar vardı.
Daha da önemlisi, kamu malına bakışta son derece tehlikeli bir zihniyetin izlerini taşıyan “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” anlayışı toplumda eleştirildiği halde, yıllarca siyasal propaganda malzemesi olarak kullanıldı.
Bugün ise insanın aklına şu soru geliyor:
Dün devleti sorgulayanlar, bugün devletin bütün imkânlarını kendi siyasal anlayışlarının hizmetine mi soktular?
Çünkü mesele yalnızca para değildir. Mesele devlet malına, kamu kaynaklarına, emanete ve kul hakkına bakıştır. Bugün devlet bütçesinin nasıl kullanıldığı, kamu ihalelerinin kimlere verildiği, kamu kaynaklarının hangi şirketlere ve hangi koşullarda aktarıldığı konusunda toplumun daha fazla şeffaflık ve hesap verebilirlik istemesi son derece doğaldır.
Bir iktidarın en büyük sermayesi sadece para değil, itibardır. İtibar kaybolursa devletin kurumlarına güven de zedelenir. Üstelik geçmişte söylenen bazı sözler bugün yeniden karşımıza çıkıyor. Eski Refah Partisi Rize Milletvekili Şevki Yılmaz’ın 2021’de yaptığı bir konuşmada, iktidarın seçim öncesinde Hazinedeki altın ve kaynakları kullanması gerektiğini savunduğu biliniyor. Sosyal medyada bu konuşmaya ilişkin daha ağır bazı ifadeler de dolaşıma girdi; ancak bunların bir bölümünün kayıtta bulunmadığı ve bağlamından koparıldığı tespit edildi.
İşte tam burada durup düşünmek gerekiyor. Devletin hazinesi kimin malıdır? İktidarın mı? Hayır.
Hazinenin sahibi millettir.
Vergisini ödeyen emeklidir.
Asgari ücretlidir.
Çiftçidir.
Esnaftır.
Fabrika işçisidir.
Çocuğunu okutmak için gecesini gündüzüne katan annedir.
Askerlik yapan gençlerin aileleridir.
Devlet kasası bir siyasi partinin kasası değildir.
İktidarlar gelir, iktidarlar gider.
Ama devlet kalır.
Bu nedenle kamu kaynaklarının harcanması konusunda temel ölçü “iktidarda kalmak” değil, “milletin hakkını korumak” olmalıdır. Bugün milyonlarca emekli geçim sıkıntısı yaşarken, asgari ücretli ay sonunu getirmekte zorlanırken, gençler gelecek kaygısı taşırken toplumun bir bölümünün kamu kaynaklarının dağıtımında ayrıcalık gördüğüne ilişkin algı taşıması bile başlı başına ciddi bir devlet sorunudur.
Çünkü devlet yalnızca adalet dağıtmaz. Devlet aynı zamanda adil görünmek zorundadır.
Bir başka çelişki daha var.
Yıllarca “kul hakkı” üzerinden siyaset yapanların bugün kamu kaynakları konusunda çok daha hassas olması gerekmez mi? Din adına konuşanların en büyük sorumluluğu burada ortaya çıkmaz mı?
Nitekim Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendi fetvasında, günümüzde imam ve müezzinlerin görevleri karşılığında maaş almalarının dinen caiz olduğu açıkça belirtilmektedir. Yani geçmişte siyasal tartışmalarda kullanılan “maaşlı imamın arkasında namaz kılınmaz” türü yaklaşımlar, bugün Diyanet’in resmi görüşüyle de bağdaşmamaktadır.
O halde artık din üzerinden siyaset yapmak yerine, ahlak üzerinden devlet yönetmek gerekiyor.
Çünkü asıl soru şudur:
Kul hakkı sadece fakirin cebinden alınırken mi kul hakkıdır?
Devlet bütçesinden alınırken de kul hakkıdır.
Vergi veren vatandaşın hakkıdır.
Yetimin hakkıdır.
Emeklinin hakkıdır.
Asgari ücretlinin hakkıdır.
Henüz doğmamış çocuğun bile gelecekte ödeyeceği borçtur.
İktidarlar kamu kaynaklarını harcarken bunun hesabını yalnızca bugünün seçmenine değil, gelecek nesillere de vermek zorundadır.
Ve artık toplumun sorması gereken soru şudur:
Dün “devletin malı haramdır” diye konuşanlar, bugün devlet malını gerçekten nasıl koruyor?
Cevap sloganlarda değil; bütçede, ihalelerde, kamu borcunda, denetimde, Sayıştay raporlarında, mahkeme kararlarında ve devletin hesap verebilirliğinde aranmalıdır.
Çünkü devletin malı hiçbir iktidarın malı değildir.
Devletin malı millettin malıdır.
Ve milletin malına el uzatmanın adı, hangi siyasi görüşten gelirse gelsin, siyaset değil; emanete ihanettir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, eski sözlerin hesabını verebilen yeni bir ahlak, hukuk ve denetim anlayışıdır.
Çünkü iktidarlar değişir.
Partiler değişir.
İsimler değişir.
Ama milletin hakkı değişmez.
O hak, yetimin hakkıdır.
Emeklinin hakkıdır.
İşçinin hakkıdır.
Asgari ücretlinin hakkıdır.
Ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin hakkıdır.

