Günümüz dünyasında Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasındaki görüşmeleri ve küresel güç dengelerini doğru anlamak için, öncelikle zihinleri bulandıran kavramsal yanılsamalardan kurtulmak gerekiyor.
Bugün basında ve siyasi analizlerde sıkça karşılaştığımız “Avrasyacılık” ve “Atlantikçilik” bölünmesi, devrimci teoriden kopulup sığ bir kamplaşmaya düşülmesinin sonucudur. Bir tarafa Çin veya Rusya önderliğini, diğer tarafa Amerika önderliğini koyup bunu bir “dünya çatışması” gibi sunmak son derece komik ve sığ bir yaklaşımdır.
Küresel kamplaşmaların tarihsel yanılsaması
Meseleyi doğru kavramak için tarihsel sürece bakmak gerekir:
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde ana çelişki sosyalist blok ile kapitalist-emperyalist blok arasındaydı. Amerikan stratejistlerinin ileri sürdüğü bu antagonizma, gelişmiş sanayi ülkeleri ile gelişmekte olan veya sömürgeleştirilmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi esas alıyordu. Avrasyacılık söylemi öncesinde ise Doğu-Batı çelişkisi, özünde Hristiyan dünyası ile Müslüman dünyası arasındaki bir çatışma olarak pazarlanmaya çalışıldı.
Lenin’in ortaya koyduğu emperyalizm teorisi ve 3. Bunalım Dönemi analizinde; dünya devrimi için objektif koşulların var olduğu ancak sübjektif olarak partilerin devrimci niteliğini kaybettiği tespiti yapılmıştı. Nitekim Güney Amerika’da başlayıp yayılan devrimci atılımların yenilgiyle sonuçlanmasının ardından, bugün hâlâ bir sakız gibi çiğnenen “Çin merkezli dünya” ile “Amerikan merkezli dünya” masalı uyduruldu. Bu masala da “Avrasyacılık” ve “Atlantikçilik” gibi yapay isimler takıldı.
Çin ve ABD: Antagonist değil, “kazan-kazan” emperyalizmi
İran çevresinde yaşanan gerilimleri veya bölgesel savaşlardan bir Üçüncü Dünya Savaşı kehaneti çıkarmak tamamen yanlıştır.
Gerçekte Amerika ile Çin arasındaki ilişki antagonist (uzlaşmaz) bir çatışma değil; aksine bir “kazan-kazan” politikasıdır. Her iki güç de emperyalist sistemin birer parçasıdır ve dünyayı sömürme noktasında kendi aralarında uzlaşmışlardır. Bu uzlaşma, doğrudan kapitalizmin kendi iç mantığından kaynaklanır.
Sürece baktığımızda; Çin “sosyalistim” derken, 1970’lerin başında Nixon ve Kissinger’ın Pekin ziyareti ve 1980’lerde Deng Şiaoping’in izlediği çizgiyle Çin hızla kapitalistleşme sürecine girmiştir. Çin, dünya için üretim yapan devasa bir montaj ve üretim merkezine dönüştürülmüştür. Shenzhen, Şanghay, Hong Kong gibi merkezlerde biriken sermaye ve yapılan devasa yatırımlar, iddia edildiği gibi Batı’ya rakip bağımsız bir blok değil; Batılı ve Amerikalı “gerçek sermayenin” oraya kaymasıyla oluşmuştur. Amerikan kurulu düzeni (establishment) kendi ülkesinde havacılık, uzay, savunma ve petrol gibi yüksek teknoloji ve stratejik alanlara yoğunlaşırken; yüksek işçilik maliyetlerinden kaçan Amerikan sermayesi ucuz iş gücü için Çin’e ve Uzak Doğu’ya yerleşmiştir.
Şehir devletleri ağından Karl Kautsky’nin “Ultra-Emperyalizm”ine
Dolayısıyla karşımızda “Doğu-Batı” veya “Avrasyacılık-Atlantikçilik” gibi hayali kamplaşmalar değil; küresel finans ağlarıyla birbirine bağlı şehir devletleri ve üretim merkezleri vardır. New York, Londra ve Chicago gibi finans komuta merkezleri; Hong Kong, Shenzhen, Şanghay, Singapur, Kuala Lumpur ve Tokyo gibi üretim ve teknoloji odaklarıyla entegre bir ağ oluşturmuştur. Önümüzdeki dönemde İstanbul da bu ağ içinde öne çıkan bir potansiyel taşımaktadır.
Dünyadaki bu yapı, eski sosyalistler ile emperyalistler arasındaki bir çatışma değildir. Karşımızdaki tablo, tam da Karl Kautsky’nin zamanında ifade ettiği “Ultra-Emperyalizm” düzenidir. Günümüzde Çin’in veya ABD’nin dış politikası, tek bir küresel emperyalist sistemin kendi içindeki yetki ve pazar paylaşımı faaliyetinden ibarettir. Fakat bu gerçek açıkça söylenmeyip, ülkelerin politikalarına “emperyalizme karşı durmak” gibi sahte maskeler takılmaktadır.
Türkiye açısından Çin ve Rusya gerçeği
Bugün Türkiye için en yükselen ve tehditkâr emperyalist güçlerden biri Çin’dir. Çin ile devasa bir ticaret yürüttüğümüz söyleniyor; ancak bu ticaret tamamen eşitsiz değişime dayanır: Türkiye, Çin’e yaklaşık 1 milyar dolarlık mal satabilirken, Çin’den 50 milyar dolarlık mal almaktadır. Emperyalizmin temeli eşitsiz değişimdir. Biz satamazken hep Çin’den almak durumunda kalıyoruz.
Rusya ise bir sanayi ve teknoloji ihracatçısı olmaktan ziyade, esas olarak petro-devlet konumundadır. Türkiye ile ilişkilerinde temel girdi pazarlandığı için Rusya klasik anlamda Çin gibi bir sanayi-sermaye emperyalist merkezi oluşturmamakta; esas emperyalist eksende Çin yer almaktadır.
Enerji Savaşları: “Boruya Karşı boru, gemiye karşı gemi”
Ukrayna’daki savaştan Orta Doğu’daki ambargolara kadar yaşanan krizlerin arkasında, ABD-Rusya-Çin arasındaki enerji kaynaklarını kontrol etme ve pazarlama uzlaşması yatmaktadır: ABD, kaya gazı üretimiyle Avrupa pazarına hâkim olmak istemiş ve Rus gazının Avrupa’ya akışını kesmiştir. Rusya da Avrupa’dan kesilen gazını Çin’e yönlendirmiştir. Yani ABD Avrupa’yı, Rusya ise Çin’i besleyen bir denklemde uzlaşmıştır. Ukrayna savaşı bu hedefin bir sonucudur. Bölgede İran ve Katar gazının denklem dışı bırakılması hem ABD’nin hem Rusya’nın ortak çıkarınadır. İran gazının Pakistan veya Afganistan üzerinden Çin’e gitmesi ya da Katar’ın sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) küresel pazara rahatça girmesi engellenmektedir. Çünkü İran gazı durdurulduğunda Rusya Çin’e kendi gazını satabilmekte; Katar LNG’si engellendiğinde ABD kaya gazını Avrupa’ya pazarlayabilmektedir.
Geçmişte yazdığımız “Boruya karşı boru, gemiye karşı gemi” modelinde belirttiğimiz gibi; Katar’a yapılan operasyonların temel nedeni, Katar’ın sıvı gazda dünyanın en önemli oyuncusu olarak ABD kaya gazının önüne engel teşkil etmesiydi. Türkiye bu süreçte Katar’ı koruma rolü üstlenmiştir.
Kısacası; Venezuela’daki petrol yataklarına ABD el koyarken Çin’i oradan uzaklaştırmış; buna karşılık İran üzerinde Çin’i izole eden veya pazarlığa zorlayan bir strateji izlenmiştir. Ortadaki tablo bir savaş değil, bir pazarlık ve konsensüs arayışıdır.
Aydınlık’tan günümüze: Solun tarihsel yanılgısı
Bugün Çin’i veya Rusya’yı “emperyalizme karşı bir sığınak” gibi gören anlayış, tarihsel gerçeklerden tamamen kopuk, paralelleşmiş, adeta şizofrenik bir dünya anlayışıdır.
Bu hatanın kökleri 1970’li ve 80’li yıllara dayanır: Mao ve Nixon görüşmesiyle Çin’in emperyalist kampa geçişi başladığında; Türkiye’de Aydınlık grubu (o dönem İşçi-Köylü gazetesini çıkaran çevre) Mao’nun bu Amerikancı dönüşümünü desteklemiş ve Sovyetler Birliği’ni “baş düşman” (Sovyet Sosyal Emperyalizmi) ilan etmiştir. Buna karşılık Halkın Yolu veya Halkın Kurtuluşu içindeki bazı gruplar ise Mao’nun ABD ile işbirliği çizgisine tepki göstererek Arnavutluk Emek Partisi (AEP) çizgisine kaymışlardır.
Dün Rusya’yı “baş düşman” ilan edip ABD ile işbirliği yapan Çin çizgisini savunanların; bugün tam tersi bir eksene kayarak “Avrasyacılık” adı altında Rusya ve Çin diktatörlüklerinin peşine takılması aynı sağlıksız ve çarpıtılmış zihniyetin devamıdır.
Sonuç: Resim çok net
Trump ile Şi Cinping’in oturup pazarlık yapması, tarihsel kökleri 1980’lere dayanan bu entegrasyonun doğal bir sonucudur. ABD ile Çin arasındaki ilişki, ABD ile Rusya arasındaki ilişkiden çok daha derin ve önceliklidir. Rusya bu liderlik denkleminden büyük oranda elenmiş; küresel aktör olarak sahada ABD ve Çin kalmıştır.
Dünya sistemi bütünleşmiş, tek bir emperyalist sistemdir. Bu tarihsel gerçeği görmeden “Çin’in veya Rusya’nın yanında yer alarak emperyalizmle mücadele edildiğini” sanmak, tamamen bir illüzyondan ibarettir.

