Salı akşamı Libya Temsilciler Meclisi’nin (Doğu Meclisi) Türkiye – Libya Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı onayladığına dair haberlerin basına yansıması, ulusal ve uluslararası kamuoyunda ciddi yankılar uyandırdı. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Yunanistan başta olmak üzere Avrupa Birliği nezdinde bu gelişme tepkiyle karşılanırken, Türkiye’de ise iktidar blokundan muhalefete kadar birçok kesimde adeta bir zafer havası hakimdi. Bunun dışında Selim Kuneralp ve Aydın Sezer gibi emekli diplomat isimler tarafından bir takım eleştiriler veya en azından çekinceler ortaya kondu. Fakat bu isimlere özellikle trol hesapların yoğun olduğu sosyal ağlarda ve ana akım medyada “monşerler” yaftasıyla saldırıldı ve ortaya konan “temkinli bakış açısı” bu yolla itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. O mecralardaki çirkin ithamlardan ve tarafgirlikten sıyrılarak meseleyi esaslıca yeniden ele almakta fayda vardır.
Libya’daki bölünmüş otoriteye rağmen, üstelik yedi yıllık bir bekleyişin ardından bu mutabakatın onaylanması, her şeye rağmen son derece kritik bir hamle olmuştur. Daha açık ifade edecek olursak; bu onaylanma şayet devamı getirilebilirse tüm dengeleri sarsacak ve Akdeniz’deki denklemi yeniden kurduracak bir potansiyel taşımaktadır. Fakat o istikamette ilerlenebilmesi için hakaret etmek yerine eleştirel bakışın uyarılarından faydalanmak gerekiyor.
Nitekim eleştirel bakışın henüz ikinci günde haklılığı ortaya çıktı. Yunanistan’ın sıcağı sıcağına yaptığı itiraz sürpriz değildi elbette; ancak Mısır’dan da “Tanımıyoruz” şeklinde açıklama gelince, bu en çok bizim ulusalcı cenahta şaşkınlık oluşturdu. Şaşkınlığın gayet makul bir sebebi de vardı; zira Mısır, Yunanistan yerine deniz yetki alanları üzerinde Türkiye ile mutabakat sağlamış olması durumunda 20.000 km²’lik fazladan alan kazanacaktı.
Kağıt üzerinde elbette böyledir fakat pratikte başka faktörler devreye girer. İşte rejimi körü körüne savunanların ve ulusalcı ezbere takılanların atladığı birkaç nokta burada ortaya çıkıyor. Birincisi, Mısır’ın halihazırda Libya ile yaşadığı egemenlik alanı krizi. İkincisi ve daha vahimi ise Mısır’ın planlarını Yunanistan, İsrail ve Kıbrıs ile birlikte yapmış olması. Yani planların Türkiye’ye rağmen –Türkiye’yi by-pass edecek formatta– kurgulanmış olmasıdır. Esas olarak Mısır’ın Akdeniz’de kendi payına düşen sahadaki (Zohr) gazın, Kıbrıs ve İsrail’e tahsis edilen sahalardaki (Afrodit ve Leviathan sahaları) gazla birlikte deniz altından borularla Yunanistan’a taşınması ve oradan da Avrupa pazarına arz edilmesi planlanıyor. (Bakınız: Harita 1)
Kıbrıs meselesinde bir uzlaşı sağlanamadığı için ve Doğu Akdeniz’deki enerjiyi bu şekilde Avrupa’ya taşıma fikri Avrupa’yı Rusya’ya daha az bağımlı hale getireceği için en başta ABD tarafından da destekleniyordu. EastMed olarak adlandırılan bu nakil hattı projesinde ABD, 2023 yılına girerken desteğini çekti. Bu arada projenin maliyetinin de 6 milyar avro civarında olduğu hesaplandı ve maliyetin bu kadar yüksek olduğu yeni senaryoda yine aynı güzergahtan bu sefer gaz yerine elektrik hattı projesi (Great Sea Interconnector: GSI) öne çıkarıldı. Çünkü hem maliyet düşüktü (yaklaşık 1,6 milyar avro) hem de ortada AB tarafından sağlanan 800 milyon avroluk bir “yeşil enerji teşviği” vardı. Çıkarılacak gaz da Mısır’da sıvılaştırıp gemilerle sevk edilecekti.¹
Görüldüğü üzere Libya-Türkiye arasında varılan mutakabatla oluşan koridor, tüm bu projelerin önünü kesiyor. (Bakınız: Harita 2)
Durum böyle iken asıl bu saatten sonra Türkiye’nin Libya üzerinde daha fazla yoğunlaşması bir zaruret haline gelmiştir. Çünkü Türkiye’nin girişimlerini sabote etmek amacıyla Mısır, AB ve hatta İsrail tarafından Libya’da şu an için sönümlenmiş görünen çatışmaların yeniden alevlendirilmesi riski de bulunuyor.
Avrupa’nın feraset yoksunu siyasi liderlerle dolu olduğunu ve bu dönemin aslında yalnızca AB halkları adına değil Türk halkı adına da talihsiz bir dönem olduğunu daha önce ifade etmiştik. Avrupa Komisyonu’nun Yunanistan’ın ve Kıbrıs’ın çıkarlarını –dolaylı olarak AB’nin çıkarlarını– koruma mekanizması gayet anlaşılır bir durumdur; ancak bu noktada Ursula von der Leyen’e sormak lazım: Çanakkale Boğazı’ndan İskenderun’a kadar 4.500 km’lik sahile sahip Türkiye, Seville Haritası denen o akıllara ziyan paçavrayla Antalya Körfezi’ne hapsedilmeye çalışılırken de aynı hassasiyeti gösterdiniz mi?
(Bakınız: Harita 3)
Daha geçen yaz Mitçotakis, Meis Adası’na kadar geldi ve gövde gösterisine bulundu. Yunanistan, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni (BMDHS) dayanak göstererek kara sularını 12 Mil’e çıkarmaya çalışıyor ve kendisi adalardan müteşekkil bir ülkeymiş gibi küçük kaya parçalarına bile kıta sahanlığı tanımlamaya çalışıyor.²
Şu halde Türk limanlarından herhangi bir geminin çıkışını mümkün kılamayacak bu 12 mil kararındaki ısrarı, üstelik Lozan şartlarına aykırı olduğunu bile bile sürdürmekle, doğrudan savaş istemek arasında ne fark var?³
Durum ortada ve taşıdığı risklerle yeteri kadar da hassas. Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği Komisyonu, alınan kararların karşılıklı olarak hukuksuz olduğunu öne sürüyor ve birbirlerini suçluyorlar. Zaten Türkiye’nin taraf olmadığı BMDHS burada hiçbir şekilde çalışmaz ve fiili durum oluşmuştur. Saha boşluk kaldırmaz, o nedenle meydanın boş bırakılmaması lazım. Mutabakat metninin öngördüğü faaliyetlerin bir an önce başlatılması ve ardından Doğu Afrika’daki sondaj gemilerinin ya da filoya alınacak yeni gemilerin en kısa sürede bu koridora sevk edilmesi, karşı hamlelerin önünü kesebilmek açısından önemlidir.
Kaynaklar & Dipnotlar:
¹) FORBES | “New Pipeline Deal Gives Europe Access To Eastern Mediterranean Gas Reserves, Angering Turkey”➡️
https://www.forbes.com/sites/scottcarpenter/2020/01/02/new-gas-pipeline-deal-gives-europe-access-to-eastern-mediterranean-reserves-angering-turkey/
* TESPAM‘a (Türkiye Enerji Stratejileri ve Politikaları Araştırma Merkezi) göre bu maliyet 6 milyar avro değil 20-25 milyar dolar ➡️
https://www.tespam.org/wordpress/dogu-akdeniz-eastmed-boru-hatti-projesi/
²) Yunanistan, bir Adalar ülkesi (takımada devleti) olmadığı halde BMDHS’nin 121.Maddesini dayanak göstererek karasularını 12 mil olarak belirliyor ve Antalya’nın Kaş ilçesine 2 km mesafedeki Meis adasına bile kıta sahanlığı tanımlıyor. Oysa yine aynı sözleşme uyarınca, ilgili durumlar hakkaniyet ilkesi gözetilerek çözümlenir. Madde 74 ve Madde 83 bunlarla ilintilidir.
Tüm bunların ötesinde, Yunanistan’ın bir anakara ülkesi olduğu, yani Endonezya ya da Japonya gibi bir “ada ülkesi” olmadığı da yine tanımdan açıkça anlaşılmaktadır.
➡️ https://www.turkishgreek.org/index.php/kuetuephane/item/153-unclos-turkish
³) Lozan Barış Antlaşması göre, Türkiye kıyılarına yakın konumdaki adalar silahlandırılamayacağı gibi bu adalar için kıta sahanlığı da tanımlanamaz. Karasuları ise 3 mildir. 12 mil kararı Türkiye için savaş nedeni (Casus Belli) kabul edilir.



