Türkiye’nin yakın tarihinde terör yalnızca bir güvenlik sorunu olmadı. Aynı zamanda millî kimliği, toplumsal bütünlüğü ve devlet yapısını hedef alan büyük bir psikolojik savaş aracına dönüştürüldü.
1984 yılında Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla başlayan PKK terörü, yıllarca Türkiye’nin enerjisini tüketti. Binlerce asker, polis ve sivil hayatını kaybetti. Ancak mesele sadece dağdaki silahlı teröristlerden ibaret değildi.
Terör üzerinden Türkiye’nin millî refleksleri zayıflatılmaya çalışıldı.
2000’li yıllarda ise “açılım süreci” adı altında farklı bir dönem başladı. Terör örgütüyle müzakere görüntüsü veren politikalar toplumda büyük kırılmalara yol açtı. Şehit ailelerinin yüreği kanarken, terör örgütünün söylemleri meşrulaştırılmaya çalışıldı.
Bu süreçte yalnızca siyasi adımlar atılmadı; aynı zamanda millî kimliği ilgilendiren semboller de hedef alındı.
Andımız kaldırıldı.
Resmi kurumlardaki “T.C.” ibareleri birer birer söküldü.
Köy, mezra ve yer isimleri değiştirildi.
Bütün bunlar bazı çevreler tarafından “demokratikleşme” olarak sunuldu. Ancak toplumun önemli bir kısmı bunu Türkiye’nin ortak hafızasının silinmesi olarak gördü.
Çünkü milletleri ayakta tutan yalnızca sınırlar değildir; ortak tarih, ortak semboller ve ortak millî bilinçtir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu soru daha da önem kazanmaktadır:
Terörle mücadele gerçekten çözüm mü hedefliyordu, yoksa Türkiye’nin üniter yapısını tartışmalı hâle getirecek yeni bir zeminin hazırlığı mı yapılıyordu?
İşte Türkiye’deki tartışmaların merkezinde tam da bu soru bulunmaktadır.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı

