Gökçe Fırat öncülüğünde İleri Yayınları, daha önce Anıtkabir Derneği’nin yayımladığı Atatürk’ün okuduğu kitapların 12’sini Temel Tarih Kitaplığı olarak basıp adresime gönderme kadirşinaslığını göstermiştir. Bir ay içinde hepsini de okuyup notlar aldım. Bazı eserleri daha önce okumuştum; 14 yaşındayken “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”, “Türk Töresi”…
Bu yüzden daha çok okumadığım ve üzerinde çok durmadığım diğer eserleri daha dikkatli okuyup not aldım. Önemli görüp Atatürk’ün altlarını çizdiği cümle ve sayfalarla karşılaştım. Bir çocuk, bir genç, bir aydın, bir asker, bir devlet adamı okuduğu eserlerden nasıl etkilenip kişilik sahibi ve dahi olabiliyordu, bunu satır satır izledim.
İlk dört eseri her aydın biliyor düşüncesiyle 5. kitaptan (Bernard Grasset’in Eylem Üzerine Düşünceler) başladım. Hayret ettim; 24. sayfa başında benim altını çizdiğim cümleyi okumuş ama çizmemiş, o şu:
“Zayıf karakterler kendi çağlarını kötülüyorsa, kendi acizliklerinin faturasını o çağa kesmelerindendir.”
Hemen bu cümle altındaki satırı Atatürk çizmiş!
“Bir eylem adamı, anılarını yazmaya başladığında artık kendi zamanını anlamaktan vazgeçmiş demektir.”
25. sayfada benim çizmediğim “Eylem duyarlılığın çocuğudur, BÜYÜK EYLEMLER KALPTEN GELİR” (s. 67) var.
Aynı sayfadaki şu cümleyi Atatürk parantez arasına almış:
“Doğa bir eylem adamına, onu her türlü kendini beğenmişlikten mahrum bırakmaktan daha iyi hizmet edemez.”
26. sayfada: “Eylem zevki ile içsel yaşam zevki bir kalbi parçalamadan paylaşılamaz.” (Yeni baskı s. 68)
Benim altını çizip O’nun çizmediği cümle:
“Öyle insanlar vardır ki ikna etmek için doğmuşlardır ve kendi fikirlerinin farkına ancak onları başkalarına karşı savunurken varıyor gibi görünürler.” (Yeni baskı s. 29)
31. sayfa sonundaki cümleleri O da çizmiş:
“İş hayatında da aşkta olduğu gibi insanın kendini akışa bırakması gereken an vardır.” (Y.B. s. 69)
34. sayfada benim çizmediğim tümceyi Ata çizmiş:
“Bir eylem adamını memnun etmek istiyorsanız, ona yaptıklarından değil yapabileceklerinden bahsediniz.” (s. 69)
Sayfa 36’da benim çizdiğim şu cümleyi Atatürk okumuş, altını çizmemiş:
“Büyük bir otoriteye sahip olmuş herkes aynı zamanda yüksek bir idealin hizmetkârıydı. Kimse dar kişisel çıkarlara hizmet edecek amaçlar için gerçek bir adanmışlık duygusu uyandıramaz.”
Alttaki şu cümle çizilmiş:
“Eylem adamlarının iyiliği, daima despotluklarından bir iz taşır.” (s. 70)
39. sayfadaki 9 satırlık çeviri herhalde eserin Fransızca aslından bir cümleydi, Fransızcası iki satırla alınır:
“Gerçek bir lider, kendini yalnızca kendisinin yapabileceği işlere saklar.” (Y. s. 70)
Bu Grasset’in eserinin Türkçesi, 63. sayfa. Atatürk hepsini okumuş, son olarak eserin Fransızca aslındaki cümleyi iki çizgi arasına almış:
“Nesnesiz aşk olmadığı gibi, yalnızca kendisi olan bir yaratı yoktur.” s. 63 (Y.B. s. 71)
Benim altını çizip Atatürk’ün okuyup çizmediği cümlelere göz atalım:
“Eylem adamı, büyük girişimler için gereken sabrı, gündelik olarak elde ettiği sayısız küçük sonuçta bulur.” s. 42
“Zekâsı gündelik çabaya odaklanmışken eylem adamı uzun vadeli projelerin korunmasını kalbine emanet eder.” s. 42
“Onların yaratmaya ihtiyaçları vardır… Onlar başka bir doğadadır… Bu zekâ sanat veya eylem alanlarına yönelik ilkel bir ihtiyaçtır.” s. 55
Benim önemli görüp bazı cümleleri atlayarak çizdiğim sözler:
“Yaratmak özgürce devinmektir… İlk söyleyen ve yapan kişi olduğu…” s. 48.
Atatürk’ün okuyup çizmediği cümle:
“Deha, yaratma yeteneğinin en yüce tezahürüdür.” s. 49.
Büyük Dâhi Atatürk, yarattığı Türkiye Cumhuriyeti’nin sağlamlığını mutlulukla gördü; onun 105 yıl sonra hainlerin elinde yamultulacağını düşünemedi. B. Grasset yaratmayı şöyle anlatır:
“Eylemsel yaratılar ile kurmaca roman yaratıları arasında tuhaf bir benzerlik vardır. Eylem adamı, eyleminin bütün araçlarını bulmadan, hatta bazen onun bazı uzantılarını ölçüp biçmeden önce, eyleminin gerçekleşmiş halini görür. Bu haliyle, bir bakıma kendi faaliyetinin seyircisidir. Romancı da benzer şekilde karakterlerinin kendi yaratısı içindeki rolünü bilmeden önce onları görür. Bu haliyle, kendi eserinin ilk okurudur.” (s. 51)
Atatürk Türk Cumhuriyeti’nin ebediliğine inanarak gitti. Ama kurduğu TBMM’nin bir katili muhatap olacağını düşünmedi değil, o yüzden gençliğe hitap etti. Cumhuriyet genç Türklerin elindeydi, onu okudu.
***
Atatürk Harf İnkılabı’nı niçin yaptı? Herkes okusun, cahil kalıp gericilere oy vermesin diye.
Fransız yazar L. Feuillet, Türk Harf Devrimi’ni 1928 yılında henüz kamuoyuna tanıtılmadan yazar ve Atatürk okur, önemli cümlelerinin altını çizer.
Feuillet, Arapça-Farsça etkisine girip alfabesi nedeniyle Türkçenin özünü kaybettiğini, Harf Devrimi ile Şemsettin Sami’nin belirttiği saf ve güzel Türkçeye dönüleceğini anlatır:
“Türklerin Rumeli’yi fethinden ve özellikle İstanbul’a yerleşmesinden sonra dil, zarafet ve saflık bakımından çok şey kazandı. Türk dili zamanla Savaşçı bir lehçe olma karakterini yitirerek dünyanın en güzel dillerinden biri haline geldi.” (s. 26)
Oysa Arap alfabesi sesli harfleri bulunmadığından Türkçenin kolay öğrenilmesini ve inceliklerini vermesini önlüyordu. Bu eserden Atatürk’ün altını çizdiği cümleleri okuyalım:
“Kaldı ki mevcut alfabe (Arap) Türkçeden çok Arapçadır. En son bilimsel araştırmalara göre Türk kökenli gerçek alfabe; anahtar henüz bulunamamış olan Hitit hiyerogliflerinde aramak gerekmektedir.” (s. 28 – Y.B s. 77)
“Bu hızlı değerlendirmelerin ulaştığı mantıksal çözüm şudur: Latin alfabesinin benimsenmesi için bu alfabenin dünyada en yaygın olarak konuşulan Batı dillerinden birindeki telaffuz şekilleri arasından bir seçim yapmak gerekir.” (s. 35 – s. 77)
İşte Atatürk bu bilimsel ve milli düşünce ile Harf Devrimi’ni yapmıştır.
Atatürk, Osmanlıların son iki yüzyılda gerileyip yok olmak üzere olduğunu görüyor. Askeri öğrenciliğinden beri sadece dışı değil, bu ise taassuptan, gericilikten kurtulmak, bilim ve akıl yolunda gitmekle olacaktı. Devrimler uygarlığa anahtar idi.
İnsanlığın gelişmelerini ve bazı milletlerin geri kalışının sebeplerini Tanzimatçılar, Meşrutiyetçiler hep yerli ve yabancı yazarlardan dille, felsefi yöntemlerle, bilimsel olarak incelemişlerdi. Bu konulara antropologlar vardı.
***
Atatürk, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura etkisiyle tarih ve dil kadar sosyal ilimlere de el attı. Bunlardan biri de benim 1971’de okuduğum Gustave Le Bon’un “Halkların Evrimi ve Psikolojisi” (L’Evolution des Peuples et des Civilisations) eseridir.
Bendeniz o zamanlar bu eseri dikkatle okudum. 176 sayfalık eseri dikkatle okuduktan sonra Atatürk’ün benden yıllar önce okuyup altlarını çizdiği bölümlerle karşılaştırıp tahlil etme şerefine bir katkı da kendilerini aynı ayarda görenlerin açılım günlerini de okuyanların ezikliği ve kahrı içindeyim.
Atatürk bu eseri okurken ne düşünmüş, hangi cümlelere parmak basmıştı?
Fransız yazarın daha ilk cümlesinin altını çiziyordu:
“Bir halkın medeniyeti az sayıda temel fikre dayanır. KURUMLARI, edebiyatı ve SANATLARI bu fikirlerden türemiştir.” (s. 1 – Y.B. s. 19)
Aynı sayfadaki şu cümle de dikkatini çekmişti:
“İnsanlık ölü fikirlerle ve ölü tanrılarla her zaman umutsuzca tutunmuştur.”
Fransız yazar 2. sayfada “Geçmişin bireyler ile nesiller arasında yarattığı zihinsel uçurumdan” söz ediyordu.
Bu uçurum Osmanlı’nın kadına vermediği haktan ileri geliyordu. Yazarın bu konudaki cümlesi:
“Modern kadının kendisini erkekle ayırması derin zihinsel farklılıkları unutarak onunla aynı hakları, aynı eğitimi talep etmesi bu fikir adımıdır ki eğer zafer kazanırsa, Avrupa’yı yuvasız ve dilsiz bir göçebe haline getirecektir.” (s. 20-21)
Benim de çizdiğim cümle yazar Le Bon’un gözlemlerine ait:
“Çok farklı ülkelere yaptığım uzak seyahatlerden sonra zihnimde en net kalan şeylerin halkın karakteri kadar sabit bir zihinsel yapıya (anatomik) sahip olduğu ve sabit bir zihinsel yapıya sahip olduğu ve duygularının, düşüncelerinin, kurumlarının, inanışlarının ve sanatlarının bundan kaynaklandığıdır.” (s. 22-Y.B s. 172.)
Le Bon, kitabının I. Bölümü’nde “Irkların Ruhu”nu anlatır, ondan önce Atatürk’ün altını çizdiği şu cümleye yer verir:
“Bir asırda birbirini izleyen reformcular, her şeyi değiştirmeye çalıştı: Tanrıları, toprağı ve insanları. Zamanın sabitlediği ırkların ruhunu ise hiçbir şey yapamadılar.” (s. 22-Y.B s. 173.)
“Doğa bilimleri, türleri sınıflandırmayı kalıtım yoluyla düzenli ve sürekli bir şekilde tekrarlayarak ortaya çıkan belirli anatomik karakterlerin tespitine dayandırır.” (s. 22-23 – Y.B s. 173.)
Bu cümlenin devamının kenarına Atatürk çizgi koymuş:
“Bugün bu karakterlerin fark edilmeyen değişimlerin kalıtsal birikimiyle dönüştüğünü biliyoruz; ancak eğer sadece tarihin kısa süresi göz önüne alınırsa türlerin değişmez olduğu söylenebilir.” (s. 22-23 – Y. s. 173.)
28. sayfada kenarına çapraz çizgi (x) koyduğu paragraf:
“Anatominin, dillerin, çevrenin, siyasi gruplaşmaların sağlayamadığı sınıflandırmayı insanların bize psikoloji verir. Psikoloji her halkın kurumlarının, sanatlarının, inanışlarının ve siyasi alt üst oluşlarının arkasında, evrimin kaynaklık ettiği belli ahlaki ve entelektüel karakterlerin bulunduğunu gösterir. İşte bu karakterlerin bütününü, bir ırkın ruhu olarak adlandırılacak şeyi oluşturur.” (s. 28 – Y.B s. 175)
Le Bon’un bu eserinde Atatürk’ün sayfanın iki yanına dikey çizgi koyduğu cümleler:
“Bir halk yaşayanlarından çok daha fazla, ölüleri tarafından yönetilir. Irk yıllarca onlar tarafından kurulur. Ölüler yaşayanların tek tartışmasız efendisidir. Onların hatalarının yükünü taşır, erdemlerinin ödülünü alırız.” (s. 31 – s. 176)
Atatürk’ün bu sayfaları okurken Harbiye Marşı’ndaki “Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti.” mısrası ile bugün TBMM komisyonuna dağ mağaralarındaki PKK’nın 30 sayfalık ihanet belgesini ve utanç verici hali düşünüyorum.
Bu eseri Atatürk ile beraber okumayı sürdürüyoruz:
“Bizim devrimimizin belki de en önemli eseri, Fransa’nın bir zamanlar bölündüğü küçük milliyetlerin (Picard’lar, Flamanlar, Burgonyalılar, Gaskonlar, Bretonlar, Provanslılar v.s.) neredeyse tamamen kırarak bu oluşumu hızlandırmak olmuştur.” (s. 31 – Y.B. s. 177)
İşte Fransa’daki farklı ulusları bir arada tutan şeyi Atatürk de şu altını çizdiği cümle ile bugünlerdeki aymazları uyarmak istemiştir:
“Ortak duygular, ortak çıkarlar, ortak inanışlar. Bir ulus bu noktaya geldiğinde, tüm üyeleri arasında tüm büyük konularda içgüdüsel bir uyum olur ve artık kendi içinde ciddi anlaşmazlıklar doğmaz.” (s. 31-32 – Y.B. s. 177)
Ben bu noktada Atatürk’ün “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesini anımsıyorum.
Le Bon ırk konusua da girer ve Atatürk okurken işaretler:
“Bugün ele alınan ırk ne olursa olsun, homojen olsun veya olmasın, medeni olması ve uzun zamandır tarihe girmiş olması gerçeğiyle, doğal değil, her zaman yapay bir ırk olarak görmek gerekir. Medeni ırkların çoğu bugün yalnızca tarihsel ırktır.” (s. 33-34)
***
Milliyetçi Atatürk, ırkçılığa karşıdır. Fikirlerini beğenmediği Arthur de Gobineau’nun “İnsan Irkları Arasındaki Eşitsizlik” eserini de dikkatle okuyup bazı cümlelerin altını çizer, çapraz işaretleri koyar:
“Bir ulus, değerini konumundan almaz, asla almamıştır ve almayacaktır. Aksine toprağa ahlaki, ekonomik ve siyasi değerini daima veren ve verecek olan ulustur.” (s. 253)
Atatürk, düşüncesine katılmadığı yazarları da okumuş ve dikkatini çeken cümleleri işaretlemiştir. Bunlardan biri de bu eserin son baskısını hazırlayan Ozan Pekgöz “Sunuş” yazısında Gobineau’nun ırkçı ve emperyalist Batılıların siyasal fikir kaynağı olduğunu çok güzel anlatmıştır. Atatürk de bu titizlikle okumuş olacaktır. Gobineau, kitabın 148-155 sayfaları arasında anlattığı Türk ırkı ve Türk tarihinden sonra şu cümlelere yer verir ve Atatürk işaretler:
“Dolayısıyla yanlış kullanılabilecek olan dilsel kanıta rağmen görüşümüz için hâlâ iyi bir tez savunabiliriz. Fakat bu noktadan taviz verecek ve Altay Oğuzlarının gerçekten bir Fin halkı olduğunu kabul edeceğiz ve Türk kabilelerinin farklı isimler ve çeşitli koşullar altında İran ve Anadolu’da kurduğu Müslüman döneme geçeceğiz.” (S. 150 – S. 233)
Atatürk bu ırkçı yazarın satırlarının altını derin ve kalın çizgilerle ret ettiğini çifte (XX) işaretleri koyarak belirtir:
“Tıpkı bir Moğol ırkı olan İskitlerin Aryan bir dil benimsemiş olması gibi Oğuzların Fin lehçesi konuşmasına rağmen Aryan bir ırk olduğu görüşünde şaşırtıcı bir şey olmaz… Cengiz Ailesinin muhtemelen Moğol değil Türk olduğunu hatırlarsak özellikle dikkate değerdir. Sonucunda Moğol özelliklerinin yokluğunun Hindistan hükümdarlarından Babür’ün soyundan gelenlerin elimizdeki portrelerinde de bizi etkilediğini…” (s. 150 – Y.B. s. 234)
Atatürk’ün okuduğu eserlerden en çok işaretlediği Gobineau’nun cümlelerinden 12 sayfalık bu alıntılarda şu konular yer almaktadır:
- Türk-Macar ırk birliği (s. 139)
- Türk kadınının güzelliği (s. 150)
- Macarlar kimdir? (s. 153, s. 253)
- Peru-İnka Uygarlığı (s. 186)
Atatürk, yazarın “Dilin bir ırkın dehasını ne kadar sadakatle yansıttığı” cümlesi ışığında Dil Kurultayları kurmuş, Türk Dil Kurumu’nun toplantılarına katılmış; böylece Türkçemizin mimarı olmuştur.
Dil demek, Millet demek; dil demek Devlet demek. Türkiye’de başka dili resmileştirmek isteyen İmralı azgınları daha fazla azgınlaşırsa kendi sularında boğulacaklardır.


