Orta Doğu’nun üzerinde yıllardır tüten dumanın rengi değişmiyor. Sadece kullanılan kelimeler değişiyor. Dün “kutsal dava” denilen şey, bugün “mezhep onuru” diye pazarlanıyor. Ama gerçekte değişmeyen tek şey var: İnsan hayatının, siyasi hesapların en ucuz malzemesi olması.
İnanç, insanın en mahrem alanıdır. Fakat tarih boyunca en çok istismar edilen alan da yine burası olmuştur. Birileri kutsalı kendi çıkarlarının kılıfı haline getirdiğinde, sorgulayan akıl susturulur; yerini kör bir bağlılık alır. İşte o an, insanlar düşünerek değil, yönlendirilerek hareket etmeye başlar. Ve ne yazık ki bu yönlendirme çoğu zaman kanla sonuçlanır.
Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda, en büyük kırılmanın dışarıdan değil içeriden geldiğini görmek zor değil. Aynı inancın farklı yorumları, bir zenginlik olmaktan çıkarılıp bir çatışma aracına dönüştürülüyor. İnsanlar birbirini “öteki” ilan ettikçe, asıl tehdit görünmez hale geliyor. Çünkü bölünmüş bir toplum, dış müdahaleye karşı en savunmasız toplumdur.
Oysa dışarıdan bakan güçler için bu ayrımların hiçbir anlamı yoktur. Kimliğinizin hangi mezhebe ait olduğu değil, ne kadar parçalanmış olduğunuz önemlidir. Parçalanmışlık, kontrol edilebilirliğin en kolay yoludur. Ve bu gerçek, tarih boyunca defalarca sınanmış, defalarca kanıtlanmıştır.
Bu yüzden mesele sadece inanç meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya bir akıl ve bağımsızlık meselesidir. Toplumun kendi kaderini belirleyebilmesi için önce zihinsel bağımsızlığını kazanması gerekir. Bunun da yolu, inancı siyasetin aracı olmaktan çıkarmaktan geçer.
Tam da bu noktada laiklik, çoğu zaman yanlış anlaşılan ama hayati öneme sahip bir ilke olarak karşımıza çıkar. Laiklik, dine karşı olmak değildir; dini, çıkar hesaplarının kirli ellerinden korumaktır. Devletin, vatandaşları arasında inanç temelli ayrım yapmamasıdır. Aynı zamanda bireyin, neye inanacağına özgürce karar verebilmesidir.
Eğer bir ülke, çevresindeki krizlere mezhep eksenli bakarsa, o krizlerin bir parçası haline gelmesi kaçınılmazdır. Oysa meseleye evrensel değerler üzerinden yaklaşmak, hem ahlaki hem de stratejik olarak daha sağlam bir zemin sunar. Adalet, insan hakları ve uluslararası hukuk; bunlar sadece idealist kavramlar değil, aynı zamanda sürdürülebilir bir dış politikanın da temel taşlarıdır.
İçeride ise en büyük tehlike, toplumu ayrıştıran dilin normalleşmesidir. Birbirine şüpheyle bakan, kimliğini başkasını dışlayarak tanımlayan bir toplum, eninde sonunda kendi iç huzurunu kaybeder.
Ve iç huzurunu kaybeden bir ülke, dışarıya karşı güçlü duramaz.
Bu yüzden asıl ihtiyaç, kendini “seçilmiş” gören anlayışlar değil; eşitlik temelinde bir arada yaşamayı başaran bir toplumsal bilinçtir. Çünkü üstünlük iddiası, çoğu zaman adaletsizliğin kapısını aralar. O kapı bir kez açıldığında ise kimse güvende kalamaz.
Türkiye’nin tarihsel tecrübesi bize önemli bir yol haritası sunuyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu denge, sadece bir ideal değil, aynı zamanda bu coğrafyada ayakta kalabilmenin en rasyonel formülüdür. Barışı önceleyen, içeride birliği koruyan ve dışarıda akılcı davranan bir yaklaşım…
Sonuç olarak, mesele basit bir tercih değil; bir varlık meselesidir. Ya başkalarının çizdiği fay hatlarında savrulacağız ya da kendi aklımızla sağlam bir zemin kuracağız.
Ve unutulmamalıdır:
Bir toplumun gerçek gücü, ne kadar ayrıştığında değil; ne kadar ortak bir zeminde buluşabildiğinde ortaya çıkar.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı

