No Result
View All Result

Bir uzaylı gözüyle Bodrum

Burçak İnel by Burçak İnel
2 Eylül 2025
in GÜNLÜK
0
Bir uzaylı gözüyle Bodrum

Bu yaz, 24 yıl sonra ilk kez Bodrum’a gittim. Çeyrek yüzyıldan bir yıl eksik, dile kolay; hangi ölçütü kullansanız uzun bir süre. Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaçlı)’nın Bodrum’a sürgününün ardından ikinci kez yerleşerek burada yaşadığı süreye (neredeyse) eşit. Benim yaşımın (neredeyse) yarısı. Şu anki ülke yönetiminin görev süresine (neredeyse) eşit. En iyi bakılan bir ev kedisinin ortalama yaşamından uzun. Demek ki 24 yıl gerçekten uzun bir süre.

Bu son 24 yıl, dünyada patlayan dış ticaretin, teknolojik gelişmelerin ve iletişim ağlarındaki genişlemenin, ekonomi, politika ve toplum yaşantısının her alanına damga vurduğu bir dönem de aynı zamanda. Akıllı telefonlar, robotlar, yapay zeka, sosyal medya, Çin’le ticaret, uluslararası tedarik zincirleri, karbonsızlaşma teknolojileri ve nicelerinin ilk başladığı ya da ivme kazandığı dönem. Denilebilir ki, bu 24 yılda, önceki 24 yıllardan çok daha fazla şey değişmiş olabilir dünyanın pek çok köşesinde.

Peki, Halikarnas Balıkçısı’nın, kökeni Güney Amerika olan begonvil çiçeğini getirdiği ve semboli haline getirdiği Bodrum’da, neler olmuş bu son 24 yılda?

Öncelikle böyle bir soruyu kim yanıtlasa, gördüklerini ister istemez biraz ‘uzaylı’ bakış açısından anlatır. Son 24 yılda her yıl (veya düzenli aralıklarla) Bodrum’a gitmiş olsaydım, size şimdi belki trafikte düzelme olup olmadığını veya yeni açılan yerlerden sevdiklerimi anlatan bir yazı yazardım. İçine girdiğimiz fiziksel ortamlarda daha önceden (tekrar tekrar) karşımıza çıkan şeyleri kanıksadığımız için, büyük değişiklikleri – ‘büyük resmi’ – bazen göremeyebiliyoruz. Hiç görmediğimiz şeylerin orada olmamasını garipsemediğimiz gibi. Ama hele bir kanıksama etkenini ortadan kaldırın. İşte o zaman, gözünüzün değdiği her bir ayrıntı, bütünüyle, tıpkı yeryüzüne ilk defa inmiş gerçek bir uzaylının dikkatini çeker gibi, size birilerinin yaptığı bir seçim, bir vazgeçiş, bir olduruş olarak gelecek. Bana da bu Bodrum gezisinde öyle oldu.

Öncelikle plajlar. Türkiye’nin pek çok turist beldesinde, kıyı şeridinin parayla kiralanan şezlong ve şemsiyelerle doldurulduğunu, halkın serbest bir şekilde girebildiği kısımların az olduğunu, elbette ki ben de bir yerlerden duymuştum. Ancak kendi (uzaylı) gözlerimle görmek bende başka bir etki yarattı. Aslında ilk sabahımızda elimizde havlularla kaldığımız otele 10 dakika uzaklıkta bulunan, bize en yakın Halk Plajı’na ulaştığımızda çok sevindik. Sabahın ileri saatleri olmasına ve şezlong sayısının da çok az olmasına rağmen, nerdeyse hepsi boştu. Büyük bir hevesle bunlara eşyalarımızı koyup kendimizi suya attığımızda ise, plajın bu kısmının neden boş olduğunu anladık. Suyun tabanı balçık gibi kaygan ve su seviyesi de yüzülemeyecek kadar sığ idi. Zaten Halk Plajı diye işaretlenen kısım da, ‘Halkın layığı budur’ der gibi, belki 50 çarpı 50 metre ölçülerinde, etraftaki yoğun teknelerin arasına sıkıştırılmış ufacık bir alan idi. Yani ne kumsal kısmında ne de deniz kısmında halka yer kalmamıştı.

Tatil boyunca plajda doğal bir şekilde kalarak – yani kendi şemsiyemiz veya doğal gölge ile birilerine para vermeden, yanı başımızda yüzlerce şezlongla boğuşmadan – yüzmeye çalışmamız, sonuç vermedi. Tüm halk plajlarının, karşımıza çıkan ilki gibi, ufak ve biçimsiz, arta kalmış yerler olduğunu gördük. Çaresiz, ortama uyarak kiraladığımız şemsiye ve şezlonglar da – hepsinin dip dibe konmuş olması ve denizden plaja bakarken sadece bir şemsiye-şezlong seli görmemiz yüzünden – bize doğal bir koyda yüzüyor olma duygusunu yaşatmadı. Tüm kıyı, restoran, kafe ve pansiyonların kumsalın en ucuna kadar doldurduğu bu plastik nesnelerle doluydu. Üstelik bazıları kıyı şeridini kapatmakla kalmayıp, denizin içine iskele kurduğu için, denizde yüzerken, hangi yöne baksanız tüm koyu göremiyordunuz. İçimdeki uzaylı, bir koyu bir ucundan öbür ucuna kendi gözleriyle göremeyince, gönlünce yüzme ve doğayla bir olma duygusunu yaşayamadı.

Denizden söz etmişken, bazı yerlerde denizden plastik ambalaj artıklarını çıkarıp kıyıya taşıdım elimle. Bazı yerlerde (örneğin Turgutreis liman) lağım kokusu çok baskındı. Yanımızda getirdiğimiz deniz gözlüklerini hiç kullanamadık, çünkü su genelde bulanıktı (ki olmasa da acaba içinde görülecek ne vardı?). Gittiğimiz bir koyda, ‘Burası kanalizasyonun denize dökülmediği tek yer, şanslısınız’ dediler. Bir diğerinde, artık teknelerden dolayı su tabanının balçığa döndüğünü öğrendik. Son olarak, bir arkadaş, Bodrum dışında başka bir beldemizde kaptığı enfeksiyondan ve genelde Bodrum’daki teknelerin tuvaletlerini nereye boşaltıyor olabileceklerini söyledikten sonra, yüzerken bu konuları düşünmemeye karar verdim.

Sonra kentleşme. Bodrum’da ‘İkinci bir İstanbul’ tanımlamasını fazlasıyla hak eden bir betonlaşma gözlemledim. Binaların da şezlonglar gibi aralarında hiçbir milimetreyi serbest bırakmamacasına istiflenmiş olduğunu, güya eski beyaz Bodrum evlerine uyumlu yapılmış ama aslında hepsi birbirinden masif, çirkin, kutu gibi, hatta mezara benzeyen binaların dağ tepe her yere yapılmış olduğunu gözlemledim. Diğer yandan güya büyük bir yatırım yaşamış yarımadanın, atık su arıtma – hatta en temel anlamda su!!! – yatırımlarını yapmadığını, bu yüzden değil yaz, kış nüfusuna dahi yetecek bir alt yapısı olmadığını anladım.

Bu arada eski Bodrum’un içinde sahildeyken hiç bitmeyen bir marinada gibisiniz. Orta ve hatta büyük ölçekte binlerce yat var kıyıyı kaplayan. Tüm eski Bodrum kartpostallarının ana ögesi Bodrum Kalesi’ni görmek olası değil. Deniz kıyısında olup denizi görememek kavramına alışamadı bu uzaylı.

Yarımadanın ekonomisine gelelim. Bodrum merkezin dışındaki tüm yollara gelişi güzel kümelenmiş binlerce yapı ürünü dükkanı kuşkusuz iyi para yapıyor. İnşaat sektörünün hiç durmayan bir şekilde pek çok tür ürün için gelir yarattığı kesin. Yine merkezler içinde ve dışında hiç bitmeyen dükkanlar selinde bolca süpermarket, bakkal, manav, fırın ve pastane var. Ancak hepsinde aşağı yukarı aynı ürünler var ve yöresel veya yerel ürün az. Seksenlerin sonunda Bodrum’da tahinli çörek çıkaran bir fırının önünde sabırla bekleyişimiz gibi yeni anılar biriktiremedik bu yüzden. Kurulan pazarlardan Çarşamba günü Ortakent’teki pazara gittik ve orada (pahalı da olsa) Milas civarından gelen çitfçilerin ürünlerine ulaştık. (Tam zamanı olmadığı için sokaklardaki ağaçlardan kendimiz incir toplayamadık. Ancak sayı olarak da çok azdı böyle ağaçlar.)

Ekonomiye daha genel olarak bakarsak, her tatil beldesinde olduğu gibi, burada da yazın yükselen nüfus ve onun etrafında dönen bir hizmet ekonomisi var. (Hatta beni çok şaşırtan, büyük ve lüks AVM’ler de var – olmayacağını nasıl düşündüysem?) Ancak yarımada ekonomisi turizmden gerçek anlamda bir kazanım çıkaramıyor, diye düşündüm.

Peki turizm sektörü nasıl yapılanmış? Ben Bodrum’a gidene kadar Türkiye’nin turizm sektröründeki en önemli sorunu, sadece bu tip oteller etrafında çevrili tek bir model olması olarak görüyordum. Oysa ki tüm dünyada sürdürülebilir turizm kavramı gelişiyor: Geliri tabana yayılmış, yerel topluma faydası çoğaltılmış, çevreyi ve yöresel özellikleri koruyan, aynı zamanda da çeşitlendirilmiş bir turizm ekonomisi modeli. Bununla bağlantılı olarak da sadece tekelci büyük oteller değil, küçük ve orta ölçekli otellerin ve ev ve dairelerin de konaklama için kullanıldığı bir anlayış. Ancak Bodrum’da gördüğüm, binalaşmanın tüm alana yayılmasına izin verilince, konaklamanın türü, pek de bir anlam ifade etmiyor. Büyük otel ya da küçük pansiyon ya da kişiye ait ev, hepsi bir şekilde yarımadanın her bir alanını betona çevirerek, turizmi (bence) sürdürülemez hale getirmişler. Denize girmek için gelinen bir yarımadada, deniz ve bitki örtüsü olmadan ne kadar yapılabilir turizm? Deniz dışında var olan özellikler (kalıntılar, yöresel özellikler) olmadan ne kadar süre daha yaratabilir turizm?

Dar çerçeveden de olsa bir işgücü gerektiriyor bu turizm modeli ve ben de bazı çalışanlarla tanıştım. Mardin’den gelmiş ve beden eğitimi öğretmenliğini bitirip bir yerlere yerleştirilmeyi bekleyen bir garsonla, Şırnak’ta hemşirelik okuyan bir temizlik görevlisi ile kısa sohbetler ettim. Biri erkek biri kız bu iki gencimizin gözlerinde ümit gördüm, kaygı gördüm. Düşününce ben en son Bodrum’a geldiğimde henüz doğmamış olan bu iki genç gibi niceleri, 2025 yılının Türkiye’sinde okusalar bile kendilerine yetecek kadar kazanabilecekler mi, bilemiyorlar. Yarını düşünmeden betonlaşmış Bodrum’un yarattığı işler, şimdilik bu gençlere bir iş olanağı sağlıyor. Yarının ne olacağını bilen yok.

Bir uzaylının gördüğü bu olumsuz tabloyu duyduktan sonra kuşkusuz şu soruyu soracaksınız:

‘Peki başka ne olabilirdi ki? Bodrum bu 24 yılı nasıl farklı kullanabilirdi ki?’

Öncelikle sadece gelişmiş, varlıklı ülkelerde değil, gelişmekte olan pek çok ülkede de, yeryüzü örtüsü son 24 yılda bu derece binayla kaplanmadı, bu kadar çok hafriyat kamyonu ordan oraya toz ve taş taşımadı, siluetler bu derece değişmedi, tarım alanları bu derece yerleşkelere evrilmedi, ormanlar bu derece yok edilmedi. Gelişme ve kalkınma, bina ile eş görülmediği için, dünyanın pek çok yerinde 20-25-30 yıllık süreleri karşılaştırdığınızda, Türkiye genelinde ve Bodrum özelinde gördüğümüz vahşi binalaşma yok. Örneğin Fransa’nın kıyı şeridinin kuzeyinde bu dönemde neredeyse çivi çakılmadı, (geçen yüzyılda çok fazla bina dikilmiş olan) güney kıyısı da korumaya alındı. Doğasıyla ünlü Korsika adasının neredeyse her bir karesi, 30 yıldır aynı. Pek çok ülkede, sadece deniz turizmi değil, kültür turizmi, dağcılık, yöresel gastronomi gibi turizmin alt türlerinin geliştirilmesi hedef alındığı için, inşaat sektörünün turizmle ilişkisi çok daha sürdürülebilir bir nitelikte: Şehir içlerindeki eski binaların onarılması ve yaya alanlarının artırılması, bölgeler arası ulaşım bağlarının geliştirilmesi gibi. Turizm yatırımı denince akla bunlar geliyor.

Yine yaygın ilkelerden biri, ülkenin varlıklarının halkın bütünü için saydam, eşit ve adaletli bir şekilde kullanılması ve yatırımların binaya değil öncelikle insana yapılması gerektiği düşüncesi. Bu yüzden bu gezegenin pek çok ülkesinde öğretmenlik okuyup garsonluk yapanlar, hemşirelik okurken oda temizleyenler, mühendislik okuyup kafe işletenler az. Turizm hem daha sürdürülebilir hem de daha kapsayıcı bir gelir kazandırıyor diğer ülkelere.

Kısacası, 24 yıl sonra gelip de bir defada tüm 24 yılın değişimine bir uzaylı gözüyle bakma olanağı bulduğum Bodrum, bu sürede fiziksel olarak hiç değişmese bile daha çok daha fazla gelişmiş olurdu. Ama değişecekse de keşke bu değişim, denizini daha temiz, plajlarını daha erişilebilir, tepelerini daha yeşil, kalıntılarını daha sağlam, kalıcı değer yaratan emekçilerini, ustalarını, girişimcilerini daha varlıklı kılacak şekilde olsaydı. Yarımadanın kalıcı ve geçici insanları için sağlık kaynağı olurdu o zaman.

Ancak tüm gördüklerim arasında bana umut veren bir canlı var. Kaldığımız otelde kedilere çok iyi bakıyorlardı (özel yiyecek vererek ve bakımlarını yaptırarak – bize de sadece sevmesi kalıyordu). Kedilerin dişi olanları belli ki yakın zamanda doğurmuştu, çok kedi yavrusu vardı etrafımızda. Yetişkinler arasında bir tekir vardı ki, o çok özeldi, çünkü ön bacaklarından biri yoktu. Öyle mi doğmuştu, kaza sonucu ameliyat mı geçirmişti, emin olamadık. Yavaş hareket ediyordu ama diğerlerine bir şekilde ‘ayak uyduruyordu’. Bu üç bacaklı kediye ‘Sevgi’ adını koyduk. Olumsuz, sağlıksız, güvensiz bir ortamdan çıkıp sevginin desteğiyle kendine yeni bir yaşam kurması sevindirdi bizi. Bodrum’da ve Türkiye’de yaşama tutunmanın simgesi gibi kaldı yüreğimizde.

Previous Post

İmsana giden yollar

Next Post

Sekuraltı Felsefe ve felsefi nedeni

Next Post
Sekuraltı Felsefe ve felsefi nedeni

Sekuraltı Felsefe ve felsefi nedeni

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.