İlk tanıştığımızda Okan daha 18-19 yaşlarındaydı. Ben ise 21-22. Marmara Üniversitesi’nden bir arkadaşımızdı. Atatürkçü Düşünce Kulüpleri olarak Cumhuriyet Tarihi Çalışma Grubu kurmuştuk. Okan ile böylelikle yoldaş olduk. 2000 yılında ADKF’nin kuruluşuna öncülük edecek en değerli arkadaşlarımızdan biriydi.
Tarih öğretmenliğinde okuyordu Okan. Ama Cumhuriyet’i öğretmek ve savunmak için devrimciliği seçti. Daha doğal ne olabilirdi? 18 yaşında Kars’tan İstanbul’a gelmiş bir çocuk. Ancak Kemalist bilinci, Cumhuriyet tarihi bilgisi, devrimci şuuru üniversite “hocalarının” kat kat üstünde. Deniz Gezmiş’in, babasına dediği gibi. Bugünkü gençlik üniversiteleri kat kat aşmıştır.
Okan İşbecer’in kendisi Cumhuriyet’in bir eseridir, yurttaşlık bilincinin zirvelerinden biridir.
Okan kendisine hep “Mustafa Kemal’in askeri” derdi. Hayatında övündüğü tek “statü”!
Atatürk de görseydi gurur duyardı onunla. İstiklâl Savaşımız ile yurda geri kazanılan Kars’ta, 100 yıl içinde Cumhuriyet ne yarattı? İşte böyle bir insan yarattı!
Kars’ta, Cumhuriyet Lisesi’nde okumuş bir emekçi çocuğu. Sadece alnının teriyle yaşayan, sırtını sadece Cumhuriyet’e dayayan tertemiz bir aile. Okan’ın hayatındaki tek sermayesi ailesinden aldığı terbiye, vatanseverlik ahlakı, Atatürkçü bilinç. Tertemiz bir cevher.
Okan’ın o cevheri yıllar geçtikçe parladı. O bizim sessiz devimizdi. Kendini belli etmez ama derinden hissettirirdi. Türk Solu’nun başından beri en mütevazi, en çalışkan militanlarındandı. Yıllar geçtikçe en zor yazıların, en çok mesai isteyen araştırmaların, en çarpıcı fikirlerin altına giren omuz oldu.
Okan vatanını, halkını, Türk milletini ve tarihini çok severdi. Onu dışarıdan gözlemleyen biri sakin biri gibi görürdü. Bunun nedeni her sohbete katılmaması, genelde dinlemeseydi. Ancak memleket meseleleri açılınca kısa ama vurucu cümlelerle fikrini mutlaka açıklardı.
Hayatı tamamen devrimci siyasetti. Hayatım boyunca gördüğüm en siyasi kişilerden biriydi. Konu politik ve ideolojik konulara geldiğinde Okan’ın yüzü birden aydınlanır, asla aklınıza gelmeyecek mizahi bir cümleyle son noktayı koyardı.
Okan kimdi derseniz, ben “aynı zamanda çok komik, bizi çok güldüren, hiç aklımıza gelmeyecek bir şakayla konuyu bağlayan bir yoldaşımızdı” derim. Biz yakın dostları onun bu yönünü de tanıyabildik. Ne mutlu bize. Sessiz devimizin içinde sadece bir Avcıoğlu damarı değil, bir Nasreddin Hoca zekâsı da vardı. Onun bu mizahi mizacı ile Türk Solu’nun en çok okunan sayfalarından “Gündem” köşesinde okurlarımız da tanıştı.
Çok keskin bir tarih bilinci, bulunmaz bir siyasi zekâsı vardı. Kars çok devrimci yetiştirmiştir ama Okan aynı zamanda eşsiz bir fikir adamıydı. Kalemiyle kuşaklar boyu yeni Cumhuriyet kuşaklarını aydınlatacak bir entelektüeldi.
Görev ayırt etmezdi. Sayısız zorluk, kavga, iş paylaştık. Nazım Hikmet’in “iş kardeşi” sözünün anlamı bizim hayatlarımızda Okan’dı. Bazen ne yattığımız yer ne yiyeceğimiz katık belli olurdu. Okan için bunlar hiç sorun olmazdı. Tek istediği yoldaşça bir sohbetti. Birlikte bir işi ele almak, her şeyi birlikte yaşamak, birlikte eğlenmek, birlikte dinlenmekti. Mutlu olmak için bu yeterdi. Bunca acı içinde tek tesellim, kardeşi gibi sevdiği Kaya ile çok güzel ve mutlu bir son gece geçirmiş olmasıdır. Sabah hepimiz karanlığa uyandık.
Kim bilir kaç kere birlikte gözaltına alındık. Üniversite yıllarımız özelikle kavgalı geçti. Okan ile nezarethane, adliye ve hastane anılarım çok. Dikişlerine baksak bugünkü AKP-MHP-PKK iktidarındaki herkesi görürüz.
Türk Solu ve İleri’nin ilk sayılarını çıkarmak için boya, badana, inşaat işleri yapmıştık. Orada da Okan var.
Haber gelir, dergiler geldi aşağıya inilecek. Hemen bütün gençler aşağıya inmiş zincir oluşturmuş, elden ele taşınıyor paketler. Orada da Okan var.
Birlikte afişlemeye çıkıyoruz, bildiri dağıtıyoruz. Orada da Okan var.
Kapı kapı gazetemizi satıyoruz. Polis gelir ihbarla, gecenin bir saati yine karakoldayız. Orada da yanımda Okan var.
Toplantı yapılacak, yeni bir dergi çıkacak, konular tartışılıyor. Orada da Okan var.
En son birlikte şehit kardeşimiz Serap Eser’in mezarı başındaydık. Onun bir elinde yine al bayrak. Diğer elinde şehidimizin resmi. Birlikte son fotoğrafımız.
Şimdi Okan’sız ne yapacağız biz? İçimden hiç çıkmıyor bu his. Uyurken acıyı unutuyorum. Uyandığımda yas yine başımı sarıyor. İlk aklıma gelen o oluyor.
Bir kere bana rahmetli babasıyla yaptıkları bir çalışmayı göstermişti. Kocaman bir demirbaş defteri. Her gün babası işten gelince, Okan ile otururlarmış. Gazetelerden haberleri işaretler, seçerlermiş. Kupürleri makasla keserek deftere yapıştırırlarmış. Tek tek bakmıştık Okan ile sayfalara. Yüzü aydınlanmıştı yine. Zaten çok güzel gülerdi. Kocaman bir güneş olurdu adeta tüm siması.
Bir sayfada Özal ile ilgili bir haberin kupürü. Öbür sayfada Metin Oktay ile ilgili bir haber. Başka bir sayfada Gorbaçov. Baba-oğul emeğiyle derlenmiş bu arşivi bin yıl sonra bir tarihçi eline alsa, 1980’lerin Türkiye’sini eksiksiz bir şekilde etüt edebilirdi. Sevgi ve akıl ile yetişen bir evlat böyle bir adam oluyordu demek.
“Ya Okan Gökçe Başkan’ın verdiği işlerin aynısını babanla yapmışsın sen yıllarca zaten küçük çocukken” dediğimde epey gülmüştü.
Bazen hepimiz gibi kendi kendine söylenirdi. Ama hayatım boyunca başka biri hakkında söylendiğini hiç duymadım. Kimse hakkında tek bir kem sözü olmazdı. Dosdoğru, dümdüz biriydi. Çok dürüst, çok iyicildi.
Çocukları çok severdi. Son yazdığı kitabı, yeğeni Azem içindi: “Çocuklar İçin Atatürk.” Kitap kapağında Azem, rüyasında Atatürk’ü görüyor. Hasret dolu rüyalarımıza şimdi Okan taşındı.
Türk Solu ailesi büyük yas içinde. Yıllar içinde Türk halkı da nasıl bir evladını yitirdiğini, onun yazılarını, eserlerini okudukça çok daha fazla idrak edecek. Okan yine sessiz sessiz devleşecek.
O bizim biricik Okan’ımızdı. Başka bir biricik kardeşimizi, Erkin’imizi yıllar önce Edirne’de vatan toprağına teslim ettik. Okan da Kars’ta bir kale gibi yükseliyor. Yürekleri vatan gibi geniş iki vatan evladı el ele, kol kola artık toprağın altında. Yaşarken gitmedikleri, çalışmadıkları il kalmamıştı. Serhat illerimizde memleketi bekliyorlar şimdi. Türk Solu’nun yüreğinin yarısı Edirne’ydi. Yarısı Kars’ta artık.
Gezi Parkı’na polisin son büyük baskınının olduğu gün onunla birlikteydik. Sabahki müdahaleyle AKM’nin önüne giren polis tomalarının önünde hepimiz etten bir zincir oluşturmuştuk. Ellerimizde Türk Bayrakları, üzerimizde “T.C. İlelebet” yazıları. Sonra büyük bir saldırı oldu. Yüzlerce gaz bombası atıldı Taksim Meydanı’na. Babam nereye savruldu bilmiyorum. Ama ben Atatürk Anıtı’na doğru koştum. Ancak yönüm şaşmıştı. Kendimi Sular İdaresi ile Tarlabaşı’nın kesiştiği yerde buldum. Dumandan bir metre ötesini göremiyordum. Gözümü açınca da yaş doluyordu. Sonra Okan’ın sesini duydum. Ben de ona bağırdım. Birbirimizi bulup el ele tutuştuk. Başka arkadaşları da bulduk. Yerlerde yatan iki kişiyi ayağa kaldırdık. Altı-yedi kişilik bir zincir olmuştuk. Önce dumanlar içinden Atatürk Anıtı’nı seçtik. Anıt pusula gibi oldu. Anıta ulaştıktan sonra da Sıraselviler’e, Türk Solu’nun merkezine, güvenliğe ilerledik.
Sana kavuşacağım gün, dumanlar içinden beni bul, elimi tut oldu mu güzel kardeşim?
Şimdilik kaldığımız yerden devam ediyoruz Okan. Çok sevdiğin Türk Bayrağın ve Türk Solu davan hiç ellerimizden düşmeyecek. İyi ki seni tanımışım Okan.

