No Result
View All Result

İlber Hoca için…

Ali ÖZSOY by Ali ÖZSOY
25 Mart 2026
in GÜNLÜK, HAFTALIK
0
İlber Hoca için…

İlber Ortaylı’yı saygı ve rahmet ile anıyorum. Gazetemiz Türk Solu’nun, İleri Dergisi’nin ve İleri Yayınları’nın iyi bir okuruydu.

İlber Hocamızla yakın bağ kurduğumuz dönem, AKP’nin Birinci İhanet Açılımı yıllarıydı. Kendisini AKM’nin önünde görmüş, kendimi tanıtmış ve ziyaret etmek istediğimizi söylemiştim. Bizim dergimizi uzaktan da olsa takip ettiğini, üniversiteye gelirsem daha rahat sohbet edebileceğimizi belirtmişti.

İleri Dergisinin her sayısını götürürdüm. Kuramsal yayınlarımızın büyük kısmını incelemişti. En çok beğendiği ve özellikle arkadaşlarına da önerdiğini söylediği kitabımız, Gökçe Fırat’ın “Türk Yurdu Anadolu” çalışmasıydı. Dediğim gibi, AKP’nin Birinci İhanet Açılımını yaşıyorduk ve hocamız Türklüğe yönelik saldırılara karşı büyük bir infial içindeydi.

Hoca ile düzenli aralıklarla görüşmeye devam ettik. Yoğunluk durumuna göre bazen bir saati bazen birkaç saati bulan sohbetlerdi bunlar. Hoca fikri severdi. Farklı bakış açılarını severdi. Ben de genellikle tartışmalı bulabileceği konulara girerdim. Çünkü onun itiraz edeceği noktalar daha değerliydi benim için.

Benim tanıdığım İlber Hoca, tartışmaya açık, farklı fikirlere baskı ile değil, fikrin derinliği ile doğru orantılı olarak polemik ile karşılık veren bir öğretmendi.

Hoca, kelimenin tam anlamıyla bir Türk aydınıydı. Fikirsel olarak elbette ayrı durduğumuz yerler de vardı. Ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim ki hocamız ile en büyük ortaklığımız Türklüktü.

Türk kimliğinden, Türk dilinden, Türk tarihinden asla taviz vermezdi. Zaten Türk halkının gönlünde bunca büyük bir yer kazanmasının nedeni de buydu. AKP dönemindeki aydın ihanetine karşı dimdik durdu. Akıntıya karşı çıkmaktan öte, akıntıyı tersine çevirdi.

Hocamızın Batı emperyalizminin kışkırttığı etnik şovenizme ve fanatizme karşı gösterdiği direnci salt bir millî refleks olarak da göremeyiz. O, tarihi, gerçeği savunuyordu.

Atatürk’ün sözünü hatırlayalım: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

İşte İlber Hoca, Türk kimliğini “hayasız bir akına” karşı savunurken, aslında hakikati de savunuyordu.

Hepsinden önemlisi, tarih felsefesi olan büyük bir aydındı. Cumhuriyet, Osmanlı, Türklük ve insanlık birikimini bu yüzden kucaklayabiliyordu. Osmanlı düşmanlığının aslında Türk düşmanlığı olduğunu söylerdi bana. Ama sapına kadar da Cumhuriyetçiydi. İnkarcılık ile eleştirinin farkını çok iyi biliyordu.

Osmanlı modernleşmesi ve Türk Devrimi üzerine görüşlerinden çok yararlandım. Kitaplarından öte, yakından veya uzaktan temas ettiği fikir duayenlerine ilişkin de sorular sorardım. 1970’lerin DTCF’sini, kendisinin yetiştiği fikirsel coğrafyayı, Halil İnalcık Hocamızı ve diğerlerini ondan öğrenmeye çalışırdım.

Şevket Süreyya’yı çok severdi. Onu bir deha olarak görürdü. “Türkiye’den Sovyet Komünist Partisine üye olabilmiş yegâne devrimci, muazzam bir zekâsı olan biri, Kemalist Türkiye için büyük bir değer” derdi.

Doğan Avcıoğlu’na hayrandı. “Kendisi kadar çalışkan, sistemli ve üretken bir aydın çok zor gelir” demişti.

Sultangaliyev’in Bütün Eserleri’ni kendisine götürdüğümde çok sevinmiş ve büyük ilgiyle incelemişti.

Niyazi Berkes ile ilgili sorularımı saygı ile karşılardı. Niyazi Berkes’in düşünsel otoritesinin çok güçlü olduğu bir dönemde, İlber Hoca genç bir akademisyen olarak, Berkes’in Osmanlı çağdaşlaşması üzerine tezleri ile çok da örtüşmeyen, kendi tezleri ile öne çıkmıştı. İlber Hoca, 19. yy Osmanlı modernleşmesinin başarısızlığından çok, günümüze kalan mirasına odaklanıyordu. Ben Berkes geleneğine yakın dursam da İlber Hoca’nın çizdiği istikametin de değerini daha çok anlıyorum. AKP’nin sahte “Osmanlıcılığını” gördükçe, gerçek Osmanlı devlet geleneğini daha iyi tanıyıp tanıtmalıyız. İlber Hoca, Osmanlı ile Cumhuriyet köprüsünü kurabilmiş ender sayıdaki düşünürlerdendir.

Son görüşmemiz Cunda Adası’nda olmuştu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı üzerine çıkardığımız özel sayıyı kendisine iletmiştim. Uzun bir sohbetimiz olmuştu. 30 Ağustos Zaferi ile ilgili Hürriyet gazetesine yazdığı makaleyi okuyup redakte etmemi istemişti. Yaklaşık bir saat makale üzerinde çalıştık, sonra güncel konuları tartıştık.

Rusya ile Ukrayna savaşını talihsizlik olarak görüyordu. Tartıştığımız bazı noktalar da oldu. Ukrayna’nın savaştan kaçınabileceğini, savaşı ABD’nin ve AB’nin kışkırttığını düşünüyordu. Ancak Putin’in tezlerine karşı çıkıyordu. Ukrayna dilinin Rusçadan farklı olduğunu, Ukrayna’nın bağımsız bir ulus olduğunu, Ukrayna ulusunun vatanını savunarak Ukrayna kimliğini tarih nezdinde yeniden ispatladığını teslim ediyordu.

Bence hoca, Kırım ile ilgili kaygılıydı. 250 yıldır katliam, sürgün ve etnik temizliğe uğrayan Kırım Türklüğünün Rusya-Ukrayna Savaşında daha da büyük darbeler almasından çekiniyordu.

Rusya’nın Ukrayna cephesinde kazanacağı kolay bir zaferin Türkiye için büyük tehlikeler yaratacağını da görüyordu. Türkiye’nin çok güçlü bir Rusya ile dostane ilişkiler kurmasının zor olacağını, tarih boyu Rusya’nın ancak kendini zorda hissettiğinde Türkiye ile olumlu ilişkiler kurabildiğini belirtmişti:

“Güçlü bir Rusya, müttefik istemez, ancak kendisine tebaa olunmasını ister. Rus diplomasisi kabadır. Mesafe hep korunmalıdır. Düşmanımız da olmamalılar. Biz Türkler, Rus saldırganlığından çok çektik. Mutlaka dengeli olmalı ilişkiler.”

Son görüşmemizde dış politika bahsi böyleydi. İleri Dergisi’nin Ukrayna sayısını çok beğenmişti ama ayrıştığımız noktalar da olmuştu.

Sohbetimiz iç meselelerle devam etti. Bazı “aydınların” sadece parasal kaynaklara ve yurtdışında kürsü olanaklarına kavuşmak için Türkiye’ye ve Türk kimliğine saldırmalarını tiksintiyle karşılıyordu. Orhan Pamuk üzerine konuşmuştuk. Daha doğrusu son derece kötü olan edebi dili ve cahilliği üzerine. Akademide Türklüğe iftira atarak yer edinmeye çalışanları nefret ile andı:

“Sen kendi etnik kimliğini, etnik kompleksini Türk kimliğine sataşarak tatmin edemezsin. Adam Kürt tarihi, Kürt medeniyeti diyor, tek yaptığı Türklüğe sataşmak. Madem böyle bir tarihin var, çıkar ortaya koy. Neden benim Türklüğüm ile uğraşıyorsun? Başka işin gücün yok mu?”

Hocamız vefat ettikten sonra bile kendisine saldıranlara bakıyorum. Gerçekten de ya Ermeni ya Kürt şovenisti çıkıyor karşımıza. Ya da bir şekilde Türk düşmanlığını kendine hastalıklı bir saplantı haline getirmiş olanlar, onu hedef alıyor. Fay hattı milliyetçi olmak ya da olmamak arasında değil. Türk ulusçusu ya da etnik şovenist olmak arasında. Düşün dünyamızdaki ayrışmaları analiz etmek istiyorsanız bu pusula sizi şaşırtmaz. Detaylar ve ideolojik retorikler sizi yanıltmasın.

Asıl kendisine saldıranlar ırkçı. Hoca, bütün uluslara saygı duyardı. Fars ve Arap kültürünü çok iyi bilir, değerlerini teslim ederdi. Antik Yunan’dan Roma’ya kadar Akdeniz medeniyetini kucaklardı. Karşı olduğu, Türklükten taviz verilmesi, Türk ulusunun tecavüze uğramasıydı. Bu noktada asla bir esneme payı yoktu.

AKP iktidarının yarattığı tahribata değinmişti. Müteahhit siyaseti ve ekonomisinin Türkiye’nin başına gelmiş en kötü şey olduğunu düşünüyordu:

“Osmanlı devam etseydi, bunlar köylerinde 1000 yıldır yaşadıkları gibi kalacaktı. Okuma yazmayı bile öğrenmeyecekti. Cumhuriyet köye okul götürdü, yol götürdü. Oradan çıkıp devletin başına geçip Cumhuriyet’e düşmanlık yapıyorlar. Belki de Osmanlı haklıydı. Hep aynı yerde kalmalıydılar.” demişti kendine has üslubuyla.

AKP döneminde azgınlaşan Türk düşmanlığının ve etnik şovenizmin CHP’de de egemen olmasını hayretler içinde karşılıyordu. En son konuşmamızda muhalefeti de epey eleştirmişti.

İşte benim tanıdığım İlber Hoca buydu.

Sanki işgal yıllarını yaşıyoruz. Aydın diye öne sürülenler, mütareke İstanbul’undaki bezirganlardan daha büyük kin ve ihanet ile Türk ulusuna düşmanlık ediyor. İlber Hoca’nın bazılarınca çokça öne sürülen “elitistliği” halka karşı değildi, bu sahte aydın tipineydi. Kendi cahilliğine bakmadan halka parmak sallayan, züppe sınıfınaydı.

Türk halkı da bu yüzden onu “elitist” bulmadı. Tersine çok sevdi. Herkesin Cumhuriyet’e, Türk kimliğine saldırdığı bir dönemde, halk İlber Hoca’yı yanında buldu. Yalnız olmadığını gördü. İlber Hoca, tek başına önemli bir dayanak oldu, Türk halkı için direnç noktasına dönüştü.

İlber Hoca’nın öfkesi cehaletten çok, cahil “aydın” tipineydi. Halka karşı, tam tersine, kibirli değildi. Anlatmayı, öğretmeyi, tartışmayı severdi. Ruhu şad olsun.

Previous Post

Türkiye’de herkes siyasetçi

Next Post

İran Savaşı’nda antiemperyalizm neyi örtüyor?

Next Post
İran Savaşı’nda antiemperyalizm neyi örtüyor?

İran Savaşı'nda antiemperyalizm neyi örtüyor?

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.