No Result
View All Result

Mekke Antlaşması: Türkiye’ye yeni Orta Doğu tuzağı mı?

Ali Açık by Ali Açık
28 Eylül 2026
in GÜNLÜK
0
Mekke Antlaşması: Türkiye’ye yeni Orta Doğu tuzağı mı?

Türkiye’nin önüne yine Ortadoğu’nun kanlı haritası açılıyor.
Bu defa gerekçe Mekke.
Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları ve Mekke yakınlarında bir İHA’nın düşürülmesi elbette ciddiye alınması gereken bir gelişmedir. Türkiye Dışişleri Bakanlığı da 16 Eylül’de Mekke’yi hedef aldığı belirtilen saldırıyı açıkça kınadı ve Suudi Arabistan’la dayanışma içinde olduğunu açıkladı.
Fakat asıl sorulması gereken soru şudur:
Türkiye bu gelişmenin neresinde durmalıdır?

Mekke’nin güvenliği ile Türkiye’nin Yemen’de bir savaşa sürüklenmesi aynı şey değildir.
Türkiye’nin kutsal topraklara saygısı tartışılmaz.
Ama kutsal toprakların güvenliği gerekçe gösterilerek Türkiye’nin Yemen bataklığına çekilmesi, üzerinde çok daha dikkatli düşünülmesi gereken bir meseledir.

Mekke’nin kutsiyeti, siyasi hesaplara alet edilmemelidir

Mekke, Müslümanların ortak kutsal değeridir.
Fakat aynı hassasiyet Kudüs ve Mescid-i Aksa söz konusu olduğunda neden aynı ölçüde ortaya konulmuyor?
İsrail’in Mescid-i Aksa ve Kudüs’teki uygulamaları yıllardır İslam dünyasında büyük tepki oluşturuyor.
O halde Türkiye’ye soruyorum:
Kutsal olan yalnızca Mekke midir?
Mescid-i Aksa’nın kutsiyeti ne olacaktır?
Kudüs’ün statüsü ne olacaktır?
Eğer mesele gerçekten kutsal mekânların korunmasıysa, bu ilkenin bütün kutsal mekânlar için aynı kararlılıkla savunulması gerekir.

Mekke Antlaşması’nın asıl riski

7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının diğer taraflar açısından da güvenlik meselesi sayılmasını öngören bir çerçeve oluşturdu. Reuters’ın aktardığına göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan’ın ihtiyaç duyması halinde Türkiye’nin özellikle teknik askerî ihtiyaçlar konusunda destek verebileceğini söyledi.

İşte burada durup düşünmek zorundayız.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı diplomatik olarak desteklemesi başka, Yemen’deki bir savaşa askerî olarak dahil olması başka şeydir.
Türkiye’nin geçmişte Ortadoğu’da yaptığı en büyük hatalardan biri, başkalarının hesaplarının Türkiye’nin hesabı olduğunu sanmak olmuştur.
Bugün de aynı hataya düşmemeliyiz.
Çünkü Yemen’e girmek demek yalnızca Yemen’e girmek değildir.
İran’la karşı karşıya gelme ihtimali vardır.
Husilerle doğrudan çatışma ihtimali vardır.
Kızıldeniz’deki savaşın parçası olma ihtimali vardır.
Ve en önemlisi:
Türk askerinin, Türkiye’nin doğrudan millî güvenlik çıkarlarıyla ilgisi tartışmalı bir savaşın içine girmesi ihtimali vardır.

Amerika neden geride duruyor?

Burada çok dikkat çekici bir çelişki var.
ABD, Suudi Arabistan’ın Husilere karşı doğrudan Amerikan askerî müdahalesi talebini değerlendirdi; ancak Trump yönetimi şu aşamada Yemen’e yeniden doğrudan askerî müdahalede bulunmamayı tercih etti.
Öyleyse Türkiye neden ilk sıralara sürülmelidir?
Washington kendi askerini Yemen’e sokmaktan kaçınırken, Türkiye’nin daha fazla sorumluluk üstlenmesi kimin işine yarayacaktır?
Bu sorunun cevabını peşinen vermiyorum.
Ama soruyu sormaktan da çekinmiyorum.
Çünkü uluslararası siyasette devletler dostluk söylemleriyle değil, çıkarlarıyla hareket eder.

İsrail’in yaklaşımı da dikkatle izlenmeli

İsrail basınında da Suudi Arabistan’ın Husiler karşısında güvenlik ortaklarına ihtiyaç duyduğu ve İsrail’in bölgede potansiyel bir güvenlik rolünün tartışıldığı görülüyor.
The Times of Israel’de yayımlanan bir analiz, Suudi Arabistan’ın mevcut güvenlik ortaklıklarının yetersiz kaldığını ve İsrail’in bölgede potansiyel bir güvenlik ortağı olarak ortaya çıkabileceğini tartışıyor.
Jerusalem Post’ta da ABD, İsrail ve Arap ülkelerinin üst düzey askerî yetkilileri arasında bölgesel güvenlik koordinasyonunun geliştiğine ilişkin değerlendirmeler yayımlandı.
İşte Türkiye’nin burada çok dikkatli olması gerekir.
Çünkü Ortadoğu’da herkes kendi hesabını yapıyor.
Türkiye de kendi hesabını yapmak zorundadır.

Bir taşla iki kuş

Türkiye’nin Yemen’e askerî olarak sürüklenmesi halinde ortaya çıkabilecek sonuçları düşünelim.
Bir tarafta Suudi Arabistan’ın güvenliği.
Diğer tarafta İran.
Bir tarafta Husiler.
Diğer tarafta İsrail.
Bir tarafta ABD.
Diğer tarafta bölgedeki başka güçler.
Peki Türkiye nerede?
Tam ortada!
İşte benim itirazım tam da buradadır.
Türkiye, başkalarının kurduğu Ortadoğu denkleminde kullanılan ülke olmamalıdır.
Türkiye kendi denklemini kurmalıdır.
Çünkü tarih bize gösterdi ki Ortadoğu’da başkasının savaşına giren ülkeler çoğu zaman savaşın nedenini değil, bedelini taşırlar.

Türk kanı Yemen çöllerinde akmamalıdır

Türkiye’nin Yemen halkıyla düşmanlığı yoktur.
İran halkıyla da düşmanlığı yoktur.
Arap halklarıyla da düşmanlığı yoktur.
Türkiye’nin meselesi, kendi millî güvenliğidir.
Türk askerinin görevi, başka devletlerin jeopolitik hesaplarını gerçekleştirmek değildir.
Türk askerinin kanı ucuz değildir.
Türk milletinin evlatları, Washington’un, Tel Aviv’in, Riyad’ın veya Tahran’ın hesabında birer araç değildir.
Türk kanı Yemen çöllerinde yeni bir Ortadoğu hesabının bedeli olmamalıdır.

Mekke’yi korumak başkadır, savaşa girmek başka

Mekke’nin güvenliğine karşı yapılan her saldırı elbette kınanmalıdır.
Nitekim Türkiye de bunu yapmıştır.
Fakat kınamak başka şeydir.
Diplomatik destek başka şeydir.
Savunma işbirliği başka şeydir.
Yemen’e asker göndermek ise bambaşka bir şeydir.
Türkiye’nin önündeki asıl mesele budur.
Kutsal toprakların güvenliği bahanesiyle Türkiye’nin Ortadoğu’nun yeni savaşına çekilmesine izin verilmemelidir.
Çünkü Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir savaş değil, güçlü bir diplomasi ve bağımsız bir dış politikadır.

İran’la Türkiye’yi karşı karşıya getirecek, Yemen’de Türk askerinin kanını akıtacak, Türkiye’yi Kızıldeniz’deki çatışmanın içine çekecek her girişim karşısında Ankara’nın son derece dikkatli olması gerekir.

Türkiye kimsenin taşeronu değildir

Türkiye büyük bir devlettir.
Büyük devletler başkalarının hazırladığı senaryolarda rol almaz.
Kendi senaryosunu yazar.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la dostluğu olabilir.
Pakistan’la ortaklığı olabilir.
ABD ile ilişkileri olabilir.
İsrail’le diplomatik ilişkileri olabilir.
İran’la komşuluğu vardır.

Ama bütün bu ilişkilerin üzerinde bir şey vardır:
Türkiye’nin millî çıkarları.
Ve Türkiye’nin millî çıkarı, Ortadoğu’nun bitmeyen savaşlarına yeni bir cephe olarak eklenmek değildir.

Bugün sorulması gereken soru şudur:
Mekke’yi koruma iradesi ile Türkiye’yi Yemen savaşına sokma ihtimali birbirinden ayrılabilecek midir?

Benim cevabım şudur:
Türkiye kutsal toprakların güvenliğini savunabilir.
Türkiye Suudi Arabistan’ın güvenliğini diplomatik yollarla destekleyebilir.
Ama Türkiye’nin evlatları, başkalarının Ortadoğu hesaplarının bedelini ödememelidir.

Ne Washington’un savaşına Türk askeri!
Ne Tel Aviv’in hesabına Türk kanı!
Ne Tahran’la gereksiz bir savaş!
Ne de Yemen çöllerinde yeni Türk mezarları!

Türkiye’nin yeri savaşın ortası değil; barışın, diplomasinin ve kendi millî iradesinin yanıdır.

Previous Post

Haldun’dan Rousseau’ya: Rousseau ve Roma’nın çözülüşü (3)

Next Post

Demokrasi ve toplum geriliyor

Next Post
Demokrasi ve toplum geriliyor

Demokrasi ve toplum geriliyor

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

imunify-bot-check