Türkiye artık sadece ekonomik bir kriz yaşamıyor.
Türkiye aynı zamanda derin bir adalet, güven ve devlet ciddiyeti krizi yaşıyor.
Yıllardır artan hayat pahalılığı, durdurulamayan enflasyon, her geçen gün eriyen maaşlar, işsiz kalan milyonlar ve geleceğe dair umutlarını kaybeden gençler toplumun ruhunu ağır biçimde yormuştur. Üniversite mezunu gençlerin kendi ülkelerinde gelecek göremediği, emeklilerin yaşam mücadelesi verdiği, orta direğin tamamen çöktüğü bir tablo ortaya çıkmıştır.
Vatandaş, artık yalnızca geçim sıkıntısından değil; hukuksuzluk duygusundan, adaletsizlik hissinden ve devlet kurumlarına olan güven kaybından dolayı da bunalmaktadır.
Bugün Türkiye’de insanların önemli bir kısmı, yargının bağımsızlığı konusunda ciddi endişeler taşımaktadır. Siyasetin yargı üzerindeki etkisine dair tartışmalar toplumun her kesiminde büyümektedir. İnsanların düşüncelerinden dolayı soruşturmaya uğradığına dair algının güçlenmesi, ifade özgürlüğü konusundaki kaygıları artırmaktadır.
Torpilin liyakatin önüne geçtiği, sadakatin ehliyetten üstün tutulduğu, biat kültürünün normalleştirildiği yönündeki eleştiriler artık sadece muhalefetin değil; toplumun geniş kesimlerinin ortak serzenişi haline gelmiştir.
Ekonomide gelir dağılımındaki uçurum derinleşirken; bir avuç ayrıcalıklı çevrenin büyüyen serveti ile geçim mücadelesi veren milyonlar arasındaki fark vicdanları sarsmaktadır. Millet, alın terinin değil bağlantının kazandırdığı bir düzen görüntüsünden rahatsızdır.
Fakat bardağı taşıran son damla, muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar, gözaltılar ve özellikle Cumhuriyet Halk Partisi üzerinde yürütülen sert siyasi tartışmalar olmuştur. Toplumun önemli bir kesimi, Türkiye’nin kurucu siyasi geleneğini temsil eden CHP’ye yönelik ağır ithamların siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştirdiğini düşünmektedir.
Bugün gelinen noktada seçmen, siyasi partilerin önüne geçmiş durumdadır. Halk, artık klasik muhalefet reflekslerinden daha büyük bir birliktelik arayışındadır. Sokakta oluşan toplumsal psikoloji, “partiler üstü bir demokratik mutabakat” fikrini giderek güçlendirmektedir.
Çünkü vatandaşın derdi makam kavgası değil; adaletin yeniden tesis edilmesidir. İnsanlar artık huzur, güven, hukuk ve ekonomik nefes almak istemektedir.
Bu nedenle toplumun geniş kesimlerinde “millî mutabakat” fikri yüksek sesle konuşulmaktadır. Partili ya da partisiz milyonlarca seçmen, Türkiye’nin yeniden hukuk devleti çizgisine dönmesi için ortak demokratik zeminin oluşmasını istemektedir.
Milletin verdiği mesaj nettir:
“Türkiye’de artık kavga değil, adalet; kutuplaşma değil, ortak akıl; baskı değil, hukuk egemen olmalıdır.”
Siyaset kurumunun önünde duran tarihi gerçek budur.
Ve görünen odur ki artık seçmen, siyasetçileri milli mutabakata zorlamaktadır.
Ali AÇIK
Emekli akademisyen
Siyaset Bilimi uzmanı

