No Result
View All Result

Mora’dan Sevr’e, Sevr’den “Çerçeve Yasa”ya: Etnik siyaset (1)

Muharrem Yellice by Muharrem Yellice
15 Ağustos 2026
in GÜNLÜK
0
Mora’dan Sevr’e, Sevr’den “Çerçeve Yasa”ya: Etnik siyaset (1)

Tarih tekerrür etmez; fakat milletlerin hafızasına benzer sorular bırakır.

Osmanlı Devleti’nin son iki yüzyılına baktığımızda Mora’nın, Girit’in ve Balkanların kaybını yalnız askerî yenilgilerle açıklayamayız. Milliyetçilik hareketleri, büyük devletlerin müdahaleleri, reform ve özerklik talepleri, ekonomik ve askerî zayıflama, birbirini besleyen süreçler hâlinde gelişmiştir. Sonunda Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması’yla Anadolu’nun dahi parçalanmak istendiği noktaya sürüklenmiştir.

Sevr’in yıldönümünde tartışılan “Terörsüz Türkiye” süreci ve bunun hukukî zeminini oluşturması düşünülen “çerçeve yasa”ya tarihî hafızayı bütünüyle dışarıda bırakarak bakamayız.

Bugünün Türkiye’si elbette 19. yüzyıl Osmanlı Devleti değildir. Tarihte hiçbir olay diğerinin bire bir tekrarı olmaz. Fakat kimliklerin siyasallaştırılması, iç meselelerin uluslararası arenaya  taşınması,  dış güçlerin müdahalesi, silahlı örgütlerin siyasî hedefleri ve devlet egemenliğinin tartışmaya açılması bakımından, tarih bize üzerinde düşünülmesi gereken örnekler sunmaktadır.

Mora İsyanı’nın uluslararası meseleye dönüşmesi

Mora İsyanı 1821’de başladı. Mora, Osmanlı Devleti’nin daha sonra defalarca karşılaşacağı bir mekanizmanın erken örneğini oluşturdu. Aynı oyunlar, benzer sebepler oluşturarak devam etti.

Rum milliyetçiliği, yalnız Osmanlı Devleti ile Rum tebaa arasındaki bir mesele olarak kalmadı. Avrupa’daki Helen hayranlığı, Rusya’nın Ortodoks siyaseti ve İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’deki çıkarları, meseleyi uluslararası sorun haline getirdi.

1827’de Navarin’de Osmanlı-Mısır donanmasının İngiliz, Fransız ve Rus donanmaları tarafından tahrip edilmesi, meselenin artık yalnız Osmanlı’nın iç işi olmadığını açıkça gösterdi.

Sonuçta bağımsız Yunanistan ortaya çıktı.

Mora’nın tarihimizde bıraktığı temel soru şudur:

Bir devletin kendi vatandaşlarıyla ilgili meselesi yabancı devletlerin jeopolitik müdahale alanına dönüştüğü zaman, hak meselesi nerede biter, egemenlik meselesi nerede başlar belirsiz hale gelir. Bu belirsizlik, devamlı çatışma alanı doğurur.

Devleti bir arada tutma arayışı

1839 Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’ni ayakta tutmak için Mustafa Reşit Paşa tarafından hazırlanan, Namık Kemal, Şinasi ve Ziya Paşa tarafından edebî olarak geliştirilip kamuya mâl edilen bir ıslahat hareketidir. Osmanlı Devleti’nin iç bünyesi ve dış dinamikler bunu gerektiriyordu. Tanzimat reformunu batılı devletlerin Osmanlı’ya dayatması olarak değerlendirmek eksik olur.

Osmanlı’nın askerî, idarî ve ekonomik sorunları vardı. Bu sorunları akli manada çözme fikri III.Selim’le başlamıştır. II. Mahmud döneminde devam ettirilmiştir. Tanzimat, bu modernleşmenin devamıydı.

Tanzimatla; can, mal ve namus güvenliği, vergilerin belirli esaslara bağlanması ve askerlik düzeninin yeniden oluşturulması hedefleniyordu. Tanzimat, aynı zamanda farklı din ve topluluklardan oluşan Osmanlı tebaasını yeni bir hukuk düzeni içerisinde bir arada tutma arayışıydı.

Fakat Osmanlı’nın karşısındaki tarihî güç yalnız kendi iç sorunları değildi. Avrupa’da Milliyetçilik Çağı başlamıştı.

Eşitlikten uluslararası müdahaleye

1856 Islahat Fermanı’na gelindiğinde, Avrupa devletlerinin etkisi Tanzimat’a göre çok daha belirgindi.

Kırım Savaşı sonrasındaki uluslararası ortamda Osmanlı’nın Hristiyan tebaasının hukukî durumu, Avrupa diplomasisinin önemli meselelerinden birine dönüşmüştü.

Gayrimüslimlerin devlet hizmetine girmesi, eğitim ve mahkemelerdeki durumları, din ve mezhep ayrımının kaldırılması gibi hükümler getirildi. Halbuki Osmanlı tebaasındaki her vatandaş devlet hizmetine alınıyor, bakanların %70’i yakını gayrimüslimlerden oluşuyordu. Enderun’da yetişen gayrimüslim çocukları Osmanlı bürokrasisini oluşturuyordu. Bu rağmen Batı, azınlık hakları diye dayatıyordu. Aynen bugünkü Kürt sorunu denilen yapay sorun gibi.

Halk diline bunun “gâvura gâvur demenin yasaklanması” şeklinde yansıması hukuki düzenlemenin kaba bir özetidir.

Burada hukuk önünde eşitlik ilkesine itiraz edilemez.

Fakat asıl soru başkadır:

Osmanlı vatandaşının hukukunu Osmanlı Devleti mi belirleyecektir, yoksa yabancı devletler belirli toplulukların hamiliğini üstlenerek Osmanlı’nın iç işlerine müdahale hakkı mı elde edecektir?

Rusya Ortodoksların, Fransa Katoliklerin hamiliğini öne çıkarırken, İngiltere de kendi stratejik çıkarları doğrultusunda Osmanlı coğrafyasındaki gelişmelere müdahil oldu.

Buna karşılık, Anadolu’nun yoksul Türkmen’inin, Alevi topluluklarının veya Balkanlarda saldırıya uğrayan Müslümanların sorunları Avrupa diplomasisinde aynı ölçüde karşılık bulmadı.

Demek ki mesele yalnız insan hakları değildi.

Hak söylemi ile büyük devletlerin çıkar siyaseti iç içe yürüdü. Bu, bugün de farklı değildir.

1876: Eşitlik de var, devletin bölünmezliği de

1876 Kanun-ı Esasi’sini Namık Kemal, Ziya Paşa ve Mithat Paşalar hazırladı. Dış baskılar ve İmparatorlukta baş gösteren ayrılıkçı-milliyetçi unsurlar, Osmanlı aydınında Millet-i hakime’nin Türk unsurunu idrak vesilesi oldu. Anayasanın birinci maddesi, Osmanlı ülkesini “yekvücud” kabul ediyor ve hiçbir sebeple ayrılık kabul etmeyeceğini belirtiyordu. [1]

Aynı anayasanın 8. maddesi, Osmanlı tabiiyetinde bulunan herkesi din ve mezhep farkı gözetmeden “Osmanlı” sayıyor; 17. maddesi ise kanun önünde eşitlik ilkesini benimsiyordu. [1] Fakat Meclis’e giren Rum milletvekili Boşo, “Ben, Osmanlı Bankası kadar Osmanlıyım.” diyordu.

Osmanlı’nın ilk anayasası, iki temel ilkeyi birlikte savunuyordu:

Vatandaşların eşitliği ve devletin bölünmezliği.

Müslüman, Hristiyan ve Yahudi aynı anayasal düzen içerisinde yaşayacak; farklı topluluklar Meclis’te temsil edilecekti.

Fakat anayasal eşitlik, Balkan milliyetçiliklerini durduramadı.

Çünkü bazı milliyetçi hareketlerin hedefi, artık yalnız “eşit Osmanlı vatandaşı olmak” değildi.

Hedef, kendi siyasî egemenliklerini kurmaktı. Şimdi acaba PKK, kendi siyasi emellerinden vazgeçti mi acaba? Bu mümkün mü?

Reformdan özerkliğe, özerklikten kopuşa

Girit, bu tarihî sürecin üzerinde özellikle durulması gereken örneklerinden biridir.

Önce reform talepleri vardı. Sonra mesele uluslararası arenaya taşındı. Büyük devletler devreye girdi. Özerklik geldi.

Fakat özerklik son durak olmadı.

Girit, sonunda Osmanlı egemenliğinden çıktı ve Yunanistan’a bağlandı.

Ayrılıkçı siyasî hedef devam ediyorsa, kardeşlik vs. lafları nihai çözüm değildir.

Girit örneği buna bir güzel örnektir.

Balkanlar ve unutulan Türk dramı

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Berlin Antlaşması ve ardından gelişen Balkan milliyetçilikleri, imparatorluğun çözülmesini hızlandırdı.

1912-1913 Balkan Savaşları’na gelindiğinde, mesele artık yalnız kültürel hak değildi.

Topraktı. Egemenlikti. Sınırdı.

Osmanlı Devleti yalnız toprak kaybetmedi. Yüz binlerce Müslüman ve Türk yerlerinden edildi, öldürüldü veya Anadolu’ya göç etmek zorunda bırakıldı.

Kemal Karpat’ın nüfus, göç ve Balkan milliyetçilikleri üzerine çalışmaları, bu büyük demografik dönüşümün, Osmanlı’nın son dönemini ve Cumhuriyet Türkiye’sinin toplumsal yapısını anlamak bakımından önemini ortaya koymaktadır. [2]

Fahir Armaoğlu’nun siyasî tarih çalışmaları ise büyük devletlerin Osmanlı coğrafyasındaki mücadelesini uluslararası güç dengeleri içerisinde değerlendirmemize imkân vermektedir. [3]

Mesele artık hak değil topraktı

10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’nin önüne Sevr konuldu.

Sevr’i Tanzimat’ın veya Islahat Fermanı’nın doğrudan sonucu olarak göstermek tarihî bakımdan doğru değildir.

Zamanın şartlarına göre, Osmanlı toplumu yıkıma evrildi.

Bu arada Osmanlı-Rus savaşları, Balkan milliyetçilikleri, ekonomik bağımlılık, büyük devletlerin paylaşım politikaları, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisi vardır.

Fakat yaklaşık yüz yıllık Şark Meselesi’nin sonunda gelinen nokta düşündürücüdür.

Başlangıçta Osmanlı Devleti’nden belirli topluluklara reform ve hak isteyen büyük devletler, 1920’de artık Osmanlı coğrafyasının nasıl paylaşılacağını tartışmaktadır.

Mesele artık hak değildi.

Topraktı ve egemenlikti.

Millî Mücadele’nin tarihî anlamı burada ortaya çıktı.

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları Sevr’e karşı başka bir imparatorluk kurmaya çalışmadılar.

Bağımsız ve millî bir devlet kurdular. Enver Paşa ve ekibi, Osmanlı devleti büyüklüğünde bir Turan hayali için mücadele verdi. Atatürk gerçekçiydi. Türk’ün bağımsızlığı için mücadele etti.

Lozan, bu mücadelenin uluslararası hukuk belgesidir.

Bilge Kağan’dan Cumhuriyet’e

Türk devlet düşüncesinin kökleri, Cumhuriyet’ten çok daha eskidir.

Orhun Yazıtları’nda Türk kağanlarının devlet kuruculuğu anlatılırken:

“Başlıya baş eğdirdim, dizliye diz çöktürdüm.” [4] ifadesi kullanılır.

Fakat bu ifadenin arkasındaki iki kavram daha önemlidir: İl ve töre.

İl, siyasî teşkilatlanmayı ve devleti; töre ise, bu devletin hukuk ve düzenini ifade eder.

Türk devlet anlayışında devletin görevi; ilini tutmak, töresini korumaktır.

Modern devlet dilinde bunun karşılığı: Egemenlik ve hukuktur.

Cumhuriyet’in “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi de millî devlet anlayışının temelidir.

“Kürt sorunu” mu, PKK sorunu mu?

Bugün tartışmanın düğümlendiği noktalardan biri “Kürt sorunu” kavramıdır.

Ben daha önce yayımladığım çalışmalarımda Kürt kimliği, Kürtçe adı verilen dilin oluşumu ve bu meselenin tarihî-siyasî arka planı hakkındaki görüşlerimi ayrıntılı biçimde ortaya koydum. Bu makalede aynı tartışmayı tekrar etmeyeceğim.

Buradaki sorumuz farklıdır:

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu mesele etnik bir sorun mudur, yoksa silahlı örgüt ve egemenlik sorunu mudur?

Benim cevabım açıktır:

Kürt vatandaşla bizim bir sorunumuz yoktur. Türkiye’nin PKK sorunu vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşları hukuk önünde eşittir.

Fakat PKK, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı onlarca yıl silahlı faaliyet yürütmüş bir örgüttür.

Bu iki kavramın birbirine karıştırılması, PKK’nın siyasî taleplerinin bütün Kürt vatandaşların talepleriymiş gibi sunulması yanlıştır.

Milyonlarca vatandaşın siyasî iradesi, silahlı bir örgütün tekeline bırakılamaz.

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in kamu yönetimi, yerelleşme, bölgeselleşme ve üniter devlet üzerine görüşleri, bu tartışma bakımından önemlidir. [5]

Güler’in üzerinde durduğu temel meselelerden biri, bölgeselleşme politikaları etnik siyasetle birleştiğinde üniter devlet üzerinde yaratabileceği sonuçlardır. Nitekim Güler, bölge yönetiminin federal yapılanmaya, etnik temelli siyasetin ise millet bütünlüğünün parçalanmasına dönüşebileceği uyarısında bulunmaktadır.

Yerel yönetim başka şeydir, federasyon başka şeydir.

Kültürel farklılık başka şeydir, etnik temelde bölgesel siyasî egemenlik başka şeydir.

Bu kavramları birbirine karıştırdığımız anda idarî düzenleme tartışmasından çıkar, devletin kuruluş yapısını tartışmaya başlarız.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın dahi Suriye için federalizmi reddederek merkezî devlet içinde bütünleşmeyi savunması dikkat çekicidir. Barrack, ABD’nin geçmişte Irak ve Suriye’de oluşturduğu yarı özerk Kürt yapılarını “parçalanmış federalizm” olarak nitelemiş ve bu politikanın Ortadoğu’yu “Balkanlaştırdığını” söylemiştir. Öyleyse aynı tarihî coğrafyada Türkiye’ye etnik temelli federasyon, özerklik veya egemenlik paylaşımı önerilmesinin hangi gerekçeyle savunulabileceği ayrıca sorgulanmalıdır. Zaten Terörist başı da aynı anlama gelen laflar söylemiştir.
Fakat Üniter Devlet yapısını tahrip edecek ikinci dil bahsinde ısrarcı olmaları, nihai amaçlarını ifade etmektedir.

(Devam edecek…)

KAYNAKLAR

[1] Kânûn-ı Esâsî (1876), md. 1, 8, 17 ve 18; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi, “1876 Kânûn-ı Esâsî”.

[2] Kemal H. Karpat, Balkanlar’da Osmanlı Mirası ve Milliyetçilik, Timaş Yayınları.2.baskı., İstanbul.2012.

[3] Fahir Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasi Tarihi (1789–1914).Türk Tarih Kurumu.Ankara.1997.

[4] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul. 1995.

[5] Birgül Ayman Güler. Yeni Sağ ve Devletin Değişimi: Yapısal Uyarlama Politikaları; ayrıca üniter devlet, bölgeselleşme ve etnik siyaset üzerine makaleleri.

Previous Post

Ülkeyi kimler yönetiyor?

Facebook Twitter Instagram

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.

No Result
View All Result
  • TÜRKSOLU
  • GÜNLÜK
  • HAFTALIK
  • ARŞİV
  • İLERİ YAYINLARI KİTAPLIĞI

TÜM HAKLARI SAKLIDIR © 2022 TÜRKSOLU, ATATÜRKÇÜ, MİLLİYETÇİ, SOLCU GAZETE.