Amerikancı faşist darbenin üzerinden tamı tamına 45 yıl gibi bir süre geçmiş… Bu zaman zarfında dünyada ve Türkiye’de olup bitenleri, yaşanan somut gelişmeler ve istatistiki veriler ışığında yeniden değerlendirmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
1970’lerin sonlarına doğru dünya ve siyasi formasyonlar
Dünyanın geri kalanından kopuk bir Türkiye siyasi okuması yapmanın birçok yönden eksik hatta yanlış yönlendirici olacağını takdir edersiniz.
Kapitalizm doğası gereği mahkum olduğu kriz nöbetlerini belirli aralıklarla yaşatmakta, her nöbetinde genel siyaset ve doğal olarak toplumlar üzerinde yeni tahribatlar ortaya çıkarmaktaydı. Bugün dahi başta Orta Doğu olmak üzere birçok yerde ciddi sorunların başında gelen İsrail yayılmacılığı, Araplara son darbeyi 1973 yılında vurduktan sonra Suudi Kralı Faysal önderliğinde petrol ihracatçısı Arap ülkeleri bunu da gerekçe göstererek İsrail’e destek veren ülkelere petrol ambargosu ilan ettiler. Hemen ardından tüm OPEC ülkeleri fiyat arttırmaya başladı ve 1973 sonlarına doğru Petrol Krizi patlak verdi.
Petrolün birkaç ay içinde dört misline fırlaması henüz Çin ekonomisinin bugünkü devasa boyutlara varmadığı dünyada kapitalist Batı sanayii için ciddi sonuçlar doğuracaktı. Enflasyonist baskıya üretimdeki daralma da eşlik edince işsizlik artmaya başladı.¹ Bu zaten var olan ve önceki on yıllardan gelen sorunları hem merkezde hem de çevrede daha aşırı seviyeleri taşıdı.
ABD emperyalizmi Vietnam’da yenilmiş ama başka yerlerde benzer yöntemlerle saldırgan politikalarına devam etmekteydi. Bilhassa Latin Amerika’da (Kendi tabirleriyle muz cumhuriyetleri) başkanlık saraylarını bombalayacak ve insanları topluca stadyumlarda katledecek boyuttaki vahşi askeri darbelerin önünü açmışlardı.
Fakat yine de işler yolunda gidiyor sayılmazdı; NATO müttefiklerinden Yunanistan’ın nereye savrulacağı belirsiz, Türkiye’nin ise durumu kuşkuluydu. Bunlar kadar önemli olan İran’da ise fırtına öncesi bir sessizlik hakimdi.
Avrupa buralara nazaran oldukça iyi durumda ve ABD’nin görece kabul edeceği seviyedeydi fakat yine de bu ülkelerin bazılarında aşırı solcu illegal oluşumlar günlük hayatı ve sistemi sabote eder nitelikte olabiliyordu.² Ayrıca sosyal demokrat ve sosyalist partilerin aldıkları bazı kararlar da ABD açısından oldukça aykırıydı. Üstelik kıtanın neredeyse yarıya yakını Varşova Paktı çatısı altında halen Sovyetler Birliği’nin siyasi hegemonyası altındaydı.
Sovyetler açısından da durum oldukça kötüydü. Çin ile ve daha öncesinde Yugoslavya ile başlayan soğukluk (yer yer düşmanca tutumlar) bu imparatorluğu sadece Doğu Avrupa’da işgalci, dünyanın en ücra noktalarda terörü finanse eden; içeride ise gitgide daha baskıcı ve izole bir rejim haline getirmişti. Aslında hemen hemen hiçbir şey kitaba göre ilerlemiyordu. Mark ve Engels’in üzerine eklemlenmiş Leninci doktrinler, daha çok da uygulayıcılarının yanlışlarıyla, dönemin dinamizmine ayak uyduramamaları neticesinde özgürlüklerin önünü açacakken, totaliter rejimlerin ve işgallerin önünü açmıştı. 1968’deki Çekoslovakya işgali, enternasyonal sol dünyada ciddi ayrışmalara yol açmıştı. Bu ayrışma doğal olarak Türkiye’deki sol fraksiyonlarda da yaşandı. Öte yandan Sovyetler, İran’daki devrimi mollalara kaptırmış, yılın sonlarına doğru ise bu sefer Afganistan’a girmişti. Şimdi ABD ve diğer NATO ülkeleri gibi SSCB’nin de gözü Türkiye’nin üzerindeydi…
12 Eylül’de kapı çalmak üzere
1980’e gelirken iki büyük kutbun mücadelesinde biraz öngörü sahibi olanlar, meselenin nasıl sonuçlanacağını az çok tahmin edebiliyorlardı ama henüz tam bir netlik de yoktu. 1980 aynı zamanda neoliberal dalganın da yükselmeye başladığı bir yıldı. Nitekim, Avrupa’nın lokomotif ülkelerinde sağ liberal ve muhafazakar partiler seçim zaferleri elde etmeye başlayacaklardı.
Soğuk Savaş’ın tam olarak nereye evrileceği kestirilememişti ve işte asıl bu ortamda Türkiye kendi haline bırakılamayacak kadar önemliydi. Kıbrıs müdahalesinin ardından devam eden çözümsüzlük, ABD’nin baskısına rağmen haşhaş ekim yasağının kalkması, ambargolar; bunların sonucu olarak yükselen Anti-Amerikancı aşırı sol unsurlar ve anarşi eylemleri darbe için zaten yeteri kadar müsait bir ortam oluşturuyordu.
Ancak ne olursa olsun 12 Eylül 1980’e giden bu süreci tamamen komplo teorileriyle açıklamaya çalışmak da hatalı olacaktır. Ortada ciddi bir beceriksizliğin daha doğrusu ideolojik körlüğün olduğunu da kabul etmemiz gerekir. Elbette toplum birbirini takip eden anarşik olaylar, kronikleşmiş enflasyonla stokçuluk-karaborsacılık pençesinde batmış ekonomi karşısında en ufak bir uzlaşı sağlayamayan siyasi aktörler yüzünden artık bir yerden sonra bunalmaya başlamıştı. Müdahale bekleniyordu, hatta bazı çevrelerde epeyce zamandır beklenen o tamamlayıcı darbenin sol tandanslı olması gerektiği yönünde bir beklenti de vardı, fakat 12 Mart’ta olduğu gibi yine sağdan gelmişti.
Geniş halk kitleleri nazarında bu hesapların bir önemi yoktur, o nazarda önemli olan şey anarşinin sona ermiş olmasıdır. Bugünden bakarak darbeyi kınamak ve ordunun 12 Eylül öncesi duruşunu eleştirmek kolay ama halkın Kenan Evren ve arkadaşlarına olan ilgisi, ona neredeyse “İkinci Atatürk” gibi değer vermesi esasen gayet anlaşılır bir durumdur.
12 Eylül’den sonra günümüz tablosu ne ifade ediyor?
“O günlerden bugüne ne değişti?” diye sormak gerekiyor. En sonunda söyleyeceğimiz şeyi en başta söyleyelim. Türkiye’nin ilerleme kaydetmek ve durumunu korumak bir yana dikkatlice bakıldığında gerilediği bile görülmektedir. Yine darbeden bir yıl öncesine, anarşinin ve kıtlığın tavan yaptığı, boykotların ve bilinçsiz grevlerin hayatı durma noktasına getirdiği, döviz yokluğu ve akaryakıt zamları yüzünden traktör kullanmanın bile lüks sayıldığı 1979 yılını mercek altına alalım. Dünya Bankası verilerine göre ekonominin reel olarak büyüyemediği o yılda bile Türkiye’nin sıralamadaki yeri 18.’liğin altına düşmüyor. Tabii Türkiye o günlerde anca 18.’liğe kadar düşebiliyorken bugün baskılanan döviz kuruna rağmen daha alt sıralarda. Kişi başı gelir o yıl 2000 dolar civarı ve bunu dolar enflasyonundan arındırıp bugüne indirgediğimizde 9000 dolara yakın bir değerde.
Biraz daha iyi fikir vermesi açısından altın üzerinden de bir kıyaslama yapılabilir. O günkü 2000 dolarla 150 gram altın alabiliyorken bugünkü 15000 dolar sadece 130 gram altına karşılık geliyor.³
Satılan onca yollara, köprülere, dağa taşa ve suya rağmen böyle oluyor..!
Ayrıca 1979’da cebinizdeki pasaportla Avrupa ülkelerinin tamamını vizesiz gezebiliyorken bugün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının konsolosluklarda ve gümrük kapılarında nelere maruz kaldığı da hepinizin malumudur. Sanırım hiçbir millet bu kadarını hak etmiyordu… O günlerde bir iş bulabilmek amacıyla gitmek bir fırsat iken bugün daha vahim bir şekilde beyin göçü veriyoruz, nitelikli iş gücünü kaybediyoruz!
Bunlara ek olarak 1979’da 40 milyona yaklaşmış nüfus içerisinde 2 milyon sendikalı çalışan var iken bugün nüfus neredeyse ikiye katlamış ama sendikalı sayısı 2 milyonu biraz geçebilmiş durumda.⁴
Ve bu tabloya rağmen patron sınıfı ile rejim, suçu halka ve işçi sınıfına atarak beceriksizliklerini örtmeye çalışıyor.
Öte yandan Yunanistan, Türkiye vetosu yüzünden NATO’nun askeri kanadına dönemiyordu ve bunun da çözülmesi önemliydi. Darbe sonrası önce NATO’ya dönebildiler, daha sonra da adı o yıllarda “Ortak Pazar” olan Avrupa Birliği’ne tam üye oldular. Bu husustaki zincirleme ihmal ve hatalar 2004’e kadar sürdü ve 2004’te Kıbrıs Rumları da AB’ye üye oldu. Bunlara rağmen Türkiye hâlâ çözümsüzlüğünün sebebi gösteriliyor.
Ve yine hiç şaşırtmayacak biçimde tüm dönemlere rahmet okuturcasına süren bir istibdat döneminde rejim ve bileşenleri, o günlerde olduğu gibi bugün de sadece rakiplerinin altını oymaktan ve satış yapmaktan ülkeyi idare etmeye vakit bulamıyorlar.
Dipnotlar:
1) Stagflasyon: Yüksek enflasyonun ve artan işsizliğin aynı anda yaşandığı durum.
2) En bilinenleri Almanya’daki Baader-Meinhof/RAF, İtalya’daki Kızıl Tugaylar, Yunanistan’daki 17 Kasım Örgütü ve Fransa’daki Action Directe. Bu aşırı grupların eylemleri (özellikle suikastler) o yıllarda çok ses getirmişti.
3) 1979 ve 2025 yıllarının 2 Temmuz günleri Dolar/Ons spot fiyatları ölçü alınmıştır. (XAUUSD)
4) Sigortasız olduğu halde sendikalı olanlar ve çift sendikalı olanlarla beraber 1980 öncesi 5,7 milyon sendikalının olduğu belgelenmiştir. Ancak bu sayı abartılıdır ve sağlıklı bir bilgi vermez.
Daha farklı kaynaklardan 1980 öncesi için yaklaşık sayının 2 milyon civarı olduğu tespit edilebiliyor.
Kaynakça:
* Türkiye Cumhuriyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (ÇSGB) –İşçi Sendikaları İstatistikleri
* TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) –Türkiye’de Sendikalaşma ve Toplu İş İlişkileri raporları
* Tekgıda-İş Sendikası–“Türkiye’de Sendikalaşma Gerçeği”
* Avcıoğlu, Doğan –Devrim Üzerine (1971)
*Atlantic Council —Iran’s economic performance since the 1979 Revolution
* Countryeconomy.com: Turkey GDP – Gross Domestic Product https:///gdp/turkey?year=1979&utm_source
* Macrotrends–https://www.macrotrends.net/global-metrics/countries/tur/turkey/gdp-gross-domestic-product?utm_source
* Dünya Bankası – https://data.worldbank.org/indicator/1979, 1978, 1977

