Orta Doğu’da yaşanan krizlerin büyük bölümü enerji, jeopolitik ya da dış müdahalelerle açıklanıyor olsa da meselenin özü çok daha derindedir. Bu coğrafya, hâlâ “meşruiyetin kaynağı” sorusuna ortak bir yanıt üretememiştir.
İran, Suudi Arabistan ve Türkiye örnekleri bu açmazı berrak biçimde ortaya koyuyor.
İran’da 1979 Devrimi, yalnızca bir rejim değişikliği değil; Batı merkezli modernliğe karşı İslamî siyasal alternatif üretme iddiasıydı. “İslam Cumhuriyeti” kavramı, halk egemenliği ile ilahi egemenliği uzlaştırma iddiası taşıyordu. Ancak geçen kırk beş yılın sonunda görüldü ki iddia edilen uzlaşma sağlanamıyor.
Çünkü egemenlik iki kaynaktan beslenemez; ya halk belirler ya da ilahi yorumu temsil eden bir zümre. İran’da bu ikilik, sandığı işlevsizleştiren, hukuku ideolojik yoruma bağlayan ve toplumsal muhalefeti bastıran bir yapıya dönüştü. Bugün İran sokaklarında itiraz edenler yalnızca rejime değil, dinin siyasal araçsallaştırılmasına da itiraz ediyorlar.
Suudi Arabistan ise farklı bir yol izliyor. Rejim, hiçbir zaman halk egemenliği iddiasında bulunmadı. Hanedan–Vahhabi ittifakı üzerine kurulu bu yapı, son yıllarda dikkat çekici bir “yumuşama” sürecine girdi; kadınlara sınırlı haklar, kamusal alanda dinî baskının kısmen gevşetilmesi, ekonomik rasyonalite vb. iyileştirmeler yapılıyor; ancak bu dönüşüm, demokratikleşme değildir ve öyle bir iddiası da yoktur.
Suudi Arabistan, dini siyasetten çıkarmıyor; dini iktidarın denetimine alarak yeniden düzenliyor. Bu nedenle sistem istikrar üretebiliyor olsa da özgürlük üretemiyor.
Bu iki örneğin karşısında, Atatürk dönemi Türkiye’si farklı bir model olarak duruyor. Orta Doğu ülkelerinden farklı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu tercihi nettir: Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir. Din, devletin meşruiyet kaynağı olmaktan çıkarılmış; bireyin vicdan alanına bırakılmıştır.
Cumhuriyet Devrimi, Orta Doğu’da ilk kez din ile devleti kurumsal olarak ayıran, yurttaşlığı esas alan bir siyasal yapı inşa etmiştir.
Bugün geriye dönüp baktığımızda şu sonuç kaçınılmaz olarak önümüze çıkmaktadır:
İslam Cumhuriyeti, kimlik üretir ama özgür yurttaş üretemez.
Teokratik monarşi, düzen sağlar ama adalet üretemez.
Laik, demokratik, özgür ve eşit yurttaşlık esasına dayalı anayasal hukuk devleti, geleceği olan tek modeldir.
Orta Doğu’nun ihtiyacı yeni bir kutsal söylem değil; hukuk, eşitlik ve akla dayalı bir siyasal düzendir. Örneği, Atatürk’ün Cumhuriyeti ve ilkeleridir.
Orta Doğu konulu yazılarıma bir süre daha devam edeceğim; Çünkü, Orta Doğu’daki yapısal sorunlar bilinmeden Atatürk’ün Cumhuriyeti’nin kıymeti anlaşılamayacağı gibi; Orta Doğu’da demokratik devlet yapıları kurumsallaşamasa, Türkiye rahat edemez; bir gözü sürekli o bölgede olur.

