Bugün konumuz dış politika.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman dün Mekke’de bir araya gelerek çok önemli bir anlaşmaya imza attılar. Aslında buna anlaşma demek de yeterli değil. Bu doğrudan doğruya bir pakt… Büyük savaşlar öncesinde kurulan paktlara benzer bir pakt. Hani şu “bu anlaşma hiçbir ülkeyi hedef almıyor, sadece savunma amaçlıdır” diye açıklanan ama tümünün sonucu Avrupa ya da dünya çapında savaşlar olan paktlardan. Hatta Türkiye-S. Arabistan-Pakistan Paktı’na yapıldığı yer itibariyle bir isim de verelim: Mekke Paktı. Muhtemelen bu isimle belki tarihe geçecek önemli bir olayla karşı karşıyayız.
Anlaşmanın kamuoyuna yansıyan ilk önemli maddesini şimdi sizinle paylaşalım:
“Anlaşma, her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır.”
Bu madde bile tek başına, Türkiye’ye çok önemli bir sorumluluk ve yükümlülük getirmekte. Yani buna göre; yarın İran, Suudi Arabistan’a saldırırsa ya da Yemen’deki Husiler aynı şeyi yaparsa biz bunu kendimize yapılmış olarak tanımlayıp ona göre tepki vereceğiz. Veya Pakistan, Afganistan’da Taliban’la yeniden çatışmaya başlarsa, hatta daha da beteri Hindistan’la on yıllardır bitmeyen çatışmalarından birini başlatırsa biz yine bunu da kendimize yapılmış bir saldırı olarak göreceğiz. Sadece diplomatik anlamda değil, askerî olarak da ona göre konumlanacağız ve muhtemelen savaşa gireceğiz.
Bu paktın arkasında doğrudan doğruya Amerikan eksenli bir teostrateji olduğunu saptamak mümkün. Paktın yapıldığı yerin Mekke olarak seçilmesi bile başlı başına büyük bir mesaj içeriyor. Pakistan, Sünni bir ülke ve özellikle de Selefîliğin bir türünün ağır bastığı bir coğrafya. Siyasal İslamcılığın en önemli teorisyenlerinden Mevdudi Pakistanlı. Hatta bunların da ötesinde, dünyada kendisini “İslam Devleti” olarak tanımlayan ilk örnek. Suudi Arabistan ise bilindiği gibi Vahabiliğin anavatanı.
AKP’nin böyle bir teostratejik paktı, tam da NATO zirvesi sonrasında kurmasının da bir tesadüf olmadığı ortadadır. İngiliz-ABD ekseninin iki İslamcı ülkesi ile AKP, elbette Trump’ın ilgi, onay ve himayesi olmadan bu işe girişmemiştir.
Bizim açımızdan ise sorulması gereken daha temel olan soru şu: Böyle bir pakt, Türkiye’yi daha güvenli bir zemine mi çeker yoksa daha büyük sorunların içerisine mi sürükler?
Somut düşünelim: Bir sabah uyandığımızda İran-Suudi Arabistan çatışmasının veya Hindistan-Pakistan çatışmasının bir tarafı olarak kendimizi bulma ihtimalimiz bu paktla beraber çok artmıştır. Bu, Türkiye için güvenlik değil tehlike getiren bir adımdır.
Türkiye’nin; Pakistan’ın, Suudilerin ve Trump’ın çıkarlarını korumak adına böyle ağır bir sorumluluk, yükümlülük ve riskin altına sokulması kabul edilemez. Şimdiden uyaralım…
